Ana Urushadze imzalı Supporting Role, dünya prömiyerini Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde yaptı ve festivalden iki ödülle döndü: Tiger Competition Özel Jüri Ödülü ve FIPRESCI Ödülü. Ortak yapımcıları arasında Zeynep Atakan Özbatur’un da yer aldığı film, daha ilk gösteriminde yaşlılık, gurur ve geç kalmış farkındalık üzerine kurduğu sert ama mesafeli diliyle dikkat çekti. Rotterdam gibi yeni sinemanın nabzını tutan bir festivalde karşılık bulması tesadüf değil; çünkü Urushadze, bir oyuncunun düşüşünü anlatırken aslında bir insanın kendi hikâyesinden nasıl uzaklaştığını da gösteriyor.
Supporting Role, bir zamanların başrol oyuncusu Niaz’ın, genç bir yönetmenin filmindeki “yardımcı rol” için verdiği mücadeleyi izlerken, yer yer sinema sektörüne dair bir taşlamaya da imza atıyor. Filmin gerçek meselesi; hayatı boyunca kendini “başrol” sanmış bir adamın, aslında hiçbir yerde merkezde olamadığını fark etmesi sonucunda anlam arayışına girmesi. Bu bağlamda film; mesleki bir düşüş hikâyesi değil, varoluşsal bir çözülme sunuyor.

Bilgelik ve Kaybolmuşluk Arasındaki İnce Çizgi
Supporting Role ile La Grande Bellezza arasında belirgin bir akrabalık bağı görmek mümkün. Her ikisi de yaşlanmış bir adamın, geçmiş ihtişamının gölgesinde kendi hayatını tartmaya başladığı bir eşik anlatısı kurar. İki film de karakterlerini kalabalıkların içinden geçirir; eski dostlar, kayıp aşklar ve sönmüş hayallerle yüzleştirir. Ancak tonları ayrışır. Sorrentino’nun dünyası estetik bir gösteri üzerinden işler; bilgece bir ironiyle, güzelliğin içindeki çürümeyi teşhir eder. Urushadze ise gösterişten kaçınır; daha kuru, daha mesafeli ve daha çıplak bir yüzleşme önerir. Biri hayatı bir tablo gibi kurar, diğeri ise yarım kalmış bir taslak gibi hayatı özetler.
En temel fark, farkındalığın niteliğinde yatar. La Grande Bellezza’da Jep Gambardella, hayatın boşluğunu sezmiş ve onunla yaşamayı öğrenmiştir; bilgelik, hafif bir melankoliyle iç içedir. Supporting Role’da ise Niaz’ın farkındalığı geç gelir ve daha huzursuzdur. Jep, güzelliğin geçiciliğini kabul ederken; Niaz, kendi merkezden düşüşünü kabullenmekte zorlanır.
Sorrentino’nun karakteri hayatı estetize ederek anlam üretir, Urushadze’nin karakteri ise anlamı kaybettikten sonra onu telaşla arar. Biri geçmişi zarif bir hatıra olarak taşır, diğeri geçmişe tutunarak bugünü eritir. Bu yüzden biri bilgelik hissi bırakır, diğeri ise geç kalmış bir iç sıkıntısıyla karşı karşıya kalmamızı sağlar.

Büyük Oyuncu Olma Yalanı
Filmde genç yönetmenin Niaz’a yönelttiği basit bir soru vardır; okuma eylemine, hazırlığa, metne hâkimiyete dair bir soru… O an Niaz’ın elindeki kâğıtların eksikliği ortaya çıktığında mesele sadece birkaç sayfanın kaybolmuş olması değildir. Ortada, bütünlüğünü yitirmiş bir anlatı vardır. Niaz, bir şeyleri tamamlayamamış ama ipin tam olarak nerede koptuğunu hatırlayamayan bir adama dönüşmüştür. Bu durum dalgınlıkla açıklanamaz; daha çok, hayatın belirli bir noktasında yönünü şaşırmış birinin iç sıkıntısını taşır. Sanki hikâyesinin bazı bölümleri yazılmış, bazılarıysa taslak hâlinde kalmıştır.
Daha sonra gündelik bir mekânda, o kâğıtların sıradan bir işlevle karşılaşması filmin en incelikli ironilerinden birini oluşturur. Niaz’ın büyük anlamlar yüklediği şey, başkaları için yalnızca geçici bir malzemedir. O ise dağılmış parçaları bir araya getirmek için neredeyse telaşlı bir çabayla hareket eder. Bu durum yalnızca bir rolü toparlama refleksi değil; dağılmış benliğini yeniden kurma girişimidir. Ancak trajikomik olan şudur: Niaz hayatı boyunca da eksilen yerleri kabul etmek yerine, kopmuş parçaları birleştirerek bütünmüş gibi davranmayı seçmiştir.
Supporting Role, yaşlı erkek gururunu bağırarak değil, küçük temaslarla çözer. Niaz’ın kendi kuşağından bir isimle karşılaşması, dışarıdan bakıldığında sıradan bir sohbet gibidir; oysa alt metinde, yıllarca korunmuş bir mit çözülür. “Biz büyük oyuncularız.” cümlesi açıkça kurulmasa bile havada dolaşır. Bu; yeteneğin değil, statünün dili olarak karşımıza çıkar. Düşüşü kabullenmemek için icat edilmiş zarif bir savunma mekanizmasıdır.
Asıl sarsıcı olan ise genç kuşağın meseleye bakışıdır. Niaz için bir proje, varoluşsal bir ağırlık taşırken; genç yönetmenin bakış açısından sinema, yaratıcı bir alan ve hatta biraz da oyun gibidir. Burada kuşak çatışmasından ziyade anlamın yer değiştirmesi dikkat çeker. Niaz’ın ciddiyeti; sanat disiplininden değil, zamanın daraldığını hissetmesinden gelir. Rolü değil, geride kalacak izini ciddiye alır. Ve belki de ilk kez şunu fark eder: Büyük oyuncu olmakla büyük bir hayat yaşamak aynı şey değildir.

Deri, Beden ve Geç Kalmanın Sessizliği
Supporting Role, romantik ilişkileri birer hesaplaşma alanı olarak kullanmaz; daha çok, Niaz’ın duygusal gecikmişliğini gösteren aynalar kurar. Geçmişten bir kapıyı yeniden çalma cesareti gösterdiğinde, karşısında ne öfke ne de dramatik bir yüzleşme bulur; daha çok temkinli bir mesafeyle karşılaşır. Bu mesafe, bitmişliğin değil, korunmanın işaretidir. Sevgi ile güven arasında çoktan aşınmış bir duvar vardır. Niaz ise hâlâ hayatı bir prova gibi yaşar; çıkıp geri dönebileceğini, kırılmanın ertelenebileceğini sanır.
Eski eşle kurulan sessiz temaslarda ise konfor duygusu belirir. Niaz’ın zihni; geçmişteki onay anlarına, alkışa, saygıya sığınır. Hatırladığı şey çoğu zaman sevgi değil, görünürlüktür. Baba oluşu bile, içten bir bağdan ziyade toplum önünde kazanılmış bir kimlik gibi yankılanır. Oysa film, en sakin anlarda şunu fısıldar: İnsan en çok rol yapmadığı yerde gerçektir. Niaz’ın trajedisi ise tam burada başlar; çünkü gerçek olduğu anlar hep geçmişte kalmıştır. Kendi hayatının başrolünde dahi olamayan bir adam, filmlerde nasıl başrol oynayabilir ki?
Supporting Role‘ün finalini güçlü kılan şey, büyük bir dramatik patlama yerine sessiz ve yoruma açık bir kapanış tercih etmesidir. Niaz’ı kimliğinden arındırılmış bir hâlde, neredeyse sadece bedensel bir varlık olarak görürüz. Film; bu noktada karakteri geçmiş başarılarından, unvanlarından ve ilişkilerinden soyutlar. Geriye kalan, zamanın izlerini taşıyan bir beden ve o bedenin geçirdiği dönüşümdür. Bu dönüşüm açık bir sembol gibi görünse de, yönetmen Ana Urushadze onu kesin bir anlamla sabitlemekten özellikle kaçınır. Sahne, izleyiciyi belirli bir duygusal yöne sürüklemek yerine bir eşikte bırakır.
Filmin asıl gücü burada ortaya çıkar. Niaz’ın hikâyesi bir başarısızlık anlatısı değil, cesaret eksikliğinin portresidir. Hayatı boyunca merkezde olma ihtimaline yaklaşmış ama o merkezde kalmanın sorumluluğunu üstlenememiş bir adam izleriz. Finaldeki dönüşüm, bir yenilenme ihtimali taşıyor gibi görünse de, aynı anda bir vedaya hazırlık hissi de barındırır. Film, bu ikilikten bilinçli olarak vazgeçmez. Çünkü Niaz’ın hayatı da kesin cevaplarla değil, yarım kalmış seçimlerle şekillenmiştir. Urushadze, karakterin kaderini açıklamak yerine şu düşünceyi bırakır: Bazı insanların hikâyesi tamamlanarak değil, eksik kalarak anlam kazanır.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar