Günümüzün ödül sezonu dinamikleri her geçen yıl değişiyor. Demokratik bir orana yaklaşan jüriler ve akademi üyeleri sayesinde filmlerde aranan nitelikler de bir o kadar evrim geçirdi. Uluslararası festivallerde görücüye çıkmış yapımların daha çok değer gördüğü bu atmosferde birçok eski geleneğin terk edildiğini gördük. Bu durum, daha adil bir rekabet ortamına izin vererek görünürlük konusunda önemli bir adıma dönüştü. Ancak bazı beklentiler asla değişmedi. Ekranda devleşen oyuncular ve hırslı yönetmenler halen heykelciği kazanmak için en büyük adaylardı. Yaptıkları filmler ise onları yükselten rampalardan ibaret kaldı.
Beyaz perdede yıllardır imkansızı kovalayan Tom Cruise için “son film yıldızı” olduğu söylenir. Sadece ismiyle bile milyonlarca insanı salonlara çekebilecek sarsılmaz bir imajı vardır. Filmi satan yönetmen ya da başka bir faktör değil, bizzat odur. Bu yüzden yıllarca kendi sözünün geçtiği serilerde rol alıp kontrolü asla elinden bırakmadı. Ta ki Digger‘a kadar. Ünlü yönetmen Alejandro González Iñárritu‘nun yeni filminde başrolü üstlenen Cruise, fiziksel açıdan neredeyse tanınmıyor olmasına rağmen, yıllardır saygısını kazandığı akademi üyeleri tarafından nihayet görülmek istiyor. Bu, onun güvenli alanını terk ettiğini göstermesine rağmen, başarısız olduğu takdirde belki tekrar kabuğuna çekileceği riskli bir karar. Iñárritu ise kendi filminde arka plana düşmemek için elinden geleni yapacak bir başka iddialı sinemacı. Asıl soru, bu iki büyük egodan hangisinin galip geleceği.

Post-Truth Çağında Çaresizlik
Digger, son yıllarda Bong Joon-ho ve Paul Thomas Anderson gibi önemli yönetmenlerin de satirik bir dille odaklandığı Trump Amerika’sına dair bir film. Iñárritu‘nun gözü; gerçeğin günbegün anlamını yitirdiği, karizmatik liderlerin ve sinsi manipülatörlerin anlatıyı yönettiği post-truth döneminde. Başta küresel ısınma olmak üzere birçok felaketin sessiz sedasız yaklaştığı, yaklaştıkça da bir o kadar önemsizleştirildiği günümüzde, bize biçilen kadere razı gelmek hiç olmadığı kadar zor. Doğruya olan inancımızdan başka bir dayanağımız kalmamışken, gerçeğin mimarları ise onu tanıyamayalım diye ellerinden geleni yapıyor.
Tom Cruise‘un canlandırdığı Digger Rockwell, “naratifi yönetme” mücadelesi veren kurnaz bir petrol oligarkı. Kendi yarattığı felaket dünyanın sonunu getirmeden önce herkese bir kurtarıcı olduğunu kanıtlama derdinde. Destek aldığı federal hükümet üyeleri ise gerçek bir çözüm üretmek yerine yalnızca hedef saptırmakla ilgileniyor. Kısacası Iñárritu‘nun elinde, faşist ideolojilerini haklı çıkarma çabasıyla durmadan gülünç duruma düşen bir oda dolusu adam var. Buna karşın, referans verdiği Dr. Strangelove‘ın (1964) incelikli mizahını sahiplenmek yerine, politik hicvin son dönemdeki çiğ örneklerini hatırlatan cinsten bir tembellik sergiliyor. Hepimizin artık ezbere bildiği tiplemeler ve yergilerle dolu açılış bloğunda kendi imzasını asla ortaya koyamıyor.
Film, bu noktada ilginç bir ters köşe yapıyor ve kendi yalanlarına inanmakta üstlerine olmayan bu grubu meta bir katmana taşıyarak kırılgan hale getiriyor. Bu diğer katmanda, içlerinde bulundukları sahte dünyayı inandırıcı kılmaya çalışan bir başka grubu seyrediyoruz. Çarpık bir paralel anlatı kurmaya odaklanan senaryonun ihtiyaçları ise bir anda değişiyor. Çünkü artık o fazlasıyla karikatürize hiciv sekanslarını “oldukları haliyle” görmemeye başlıyor, arkalarındaki yaratım sürecini düşünüyoruz. Digger, bu değişime alışmaya çalıştığımız süre boyunca gerçekten elle tutulur bir şeye dönüşecek gibi duruyor. Ancak Iñárritu‘nun hamlesinin aslında bir anlatıcı olarak kendi zaaflarını aklamak olduğu çok geçmeden anlaşılıyor.

Sahte Bir Katarsis Arayışı
Yönetmenin filmografisine bakıldığında Digger‘ın yaşadığı kimlik karmaşasını anlamak zor değil. Iñárritu, Birdman (2014) sonrasında gitgide ısrarcısı haline geldiği “görkemli” sinema anlayışının son filminde geri teptiğini görmüştü. Otobiyografik esintiler taşıyan Bardo‘da (2022) yönetmenin en küçük kişisel dertleri bile anlamsız şekillerde yükseltiliyor, utanç verici bir narsisizm ile sunuluyordu. Seyircisine karşı en dürüst olması gereken anlarda bile kendi egosunu tatmin etmenin yollarını arayan Iñárritu‘nun artık biraz geri çekilmesi gerekiyordu.
Bu açıdan Tom Cruise gibi büyük bir isme yer vermesi, belki de yönetmenin kendi gölgesinden biraz olsun yorulmuş olmasından kaynaklıdır. Yanlış anlaşılmasın, ortada halen iddialı bir sinema anlayışı var; ancak filmin bu iki sanatçı arasından kime alan açtığı biraz daha değişkenlik gösteriyor. Meta anlatının getirdiği imkanlar tam olarak bu bakış açısıyla değerlendirilmeliydi diye düşünüyorum. Olayların sahne arkasına indiğimiz kısımlar, aynı Digger Rockwell gibi, hayatı boyunca ikna edici bir performans sunmanın yollarını aramış Cruise için bir keşif alanı sunarken; senaryonun katmanlı yapısı ise Iñárritu‘nun yaratıcılığını konuşturabileceği bir oyun alanı açabilirdi.
Gelin görün ki, seyir deneyimine kattığı birkaç nüans haricinde, bu meta anlatının vadettikleri asla gerçekleşmiyor. Film, uzun bir süre kaotik tartışma sahneleri üzerinden – halihazırda eskimiş – hicvini sürdürürken ne oyuncular ne de hikâye için yeni bir kapı aralayabiliyor. Yönetmen, daha çok seyirci olarak böylesine gri, sevimsiz ve her açıdan tanıdık bir anlatıya neden ihtiyaç duyduğumuzla ilgileniyor. Metinler arası geçiş yaptığı her anda şunu soruyor: Felaket haberlerini bir beyzbol maçı gibi izleyen, mahkemede savunma yapmaya adeta rodeo tezahüratları ile çağrılan bu sahtekarların acı çekmesini izlemek için neden yanıp tutuşuyoruz? Digger, bu beklentilerin hiçbirini karşılamayıp odağını seyirciye ve yapay katarsis arayışlarına çevirdiğinde, bu acı gerçeği görmekten gerçekten zevk alacak mıyız?

Kendi Ağırlığı Altında Ezilen Bir İddia
Bu umutsuz zamanlarda seyirciyi rahatlatmak yerine kendiyle yüzleştiren bir anlatı görmek elbette mutluluk verici. Ne yazık ki Iñárritu‘nun yaptığı ters köşe, kendini bu sahte arınmanın bir parçası olarak görmemesi nedeniyle, gerçek bir sorgulamaya dönüşemiyor. Daha çok, göründüğü kadar sıradan bir anlatıyla yetinmediği için takdir edilmeyi bekleyen bir sanatçının egosuyla baş başa kalıyoruz. Digger, bu nedenle yönetmenin sandığı kadar derin bir anlatıya dönüşemiyor ve parçaladığına inandığı dördüncü duvarın yalnızca yüzeyini eşeliyor.
Filmin karikatürize tarafı, “kasıtlı” oldukları ilan edildikten sonra biraz daha katlanılabilir hale gelse de, hâlâ büyük bir yer kaplamaya devam ediyor. Bu nedenle, oyunculara düşmesi beklenen o girift performans alanı bir türlü oluşamıyor. Abartılı rollere hapsolan oyuncuların büyük bir kısmı, her sahnede daha da silikleşerek bir süre sonra ayırt edilemez hale geliyor. Karşılıklı tiratlarla birbirlerine meydan okuyan Tom Cruise ve Riz Ahmed‘in kimyası dışında neredeyse hiçbir dinamik kalıcı olamıyor. Komik olmaktan son derece uzak diyalog yazımı da göz önünde bulundurulduğunda, filmin kalabalık oyuncu kadrosunun sıklıkla aleyhine çalıştığını söylemek gerek.
Digger, kendine birçok hedef seçen ancak günün sonunda hiçbirini tam anlamıyla tutturamayan bir film. Beyhude bir sanat eseri olarak günümüzde kapladığı yerden o kadar emin değil ki, bu kararsızlığını tiye almaktan başka bir çare bulamıyor. Bu bakımdan, filmde sıklıkla bahsi geçen inanç probleminin Iñárritu‘ya da sıçradığı rahatlıkla hissediliyor. Kariyerinin bu dönüm noktasında ne kendini geride tutacak kadar mütevazı ne de buluşlarını derinlemesine işleyecek kadar cesur olduğunu görüyoruz. Pişmemiş fikirlerin anlatıya ısrarla yamanmaya çalışılması, Cruise‘a düşen oyun alanını da şüphesiz aşağı çekmiş. Bu haliyle, Digger‘ın ne yaratıcı ekibine ne de seyircisine bir faydası dokunduğu söylenebilir. Ödül sezonundan beklediklerini alsalar bile, Iñárritu ve ekibinin bu gerçeği değiştirebileceğini sanmıyorum.
Tunahan İbiş‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar