100
YAZARIN PUANI

Büyürken bir şeylerin eksik kaldığını hisseden insanlar, çocukluk çağlarını anımsatan filmleri daha çok sever. Sizi mavi önlük giydiğiniz günlere götürebilen; seneler önce yaşadığınız heyecanları, endişeleri, korkuları hatırlamanızı sağlayan filmlerden bahsediyorum. Ayağımıza taş değdiğinde daha çok canımızın yandığı o en masum günlerimizi hatırlamak, şüphesiz hikâyenin içinde daha kolay yer edinmemizi sağlıyor. Böylece, resmedilen duyguları deneyimlerken zorlanmıyor, karakterler ile kuvvetli bağlar kurabiliyoruz. Her şey çok tanıdık, çok daha güvenli geliyor.

100
YAZARIN PUANI

Bir filmin hikâyesi; insanın büyürken aldığı darbeleri, “büyümek” dediğimiz şeyin içimizde neden olduğu tahribatı anlatabilir. Bu tip anlatılar, izleyenlere büyürken aldığı tatları ve kokuları anımsatır. Bazı hikâyeler ise alışkın olduğumuz kalıpların dışında yazılır. İnsan hayatına daha hassas noktalardan dokunan çok daha gerçek hikâyelerdir bunlar. Zamanı ve insanı samimi bir dille betimler ve seyircisine asla yalan söylemez.

Büyümek, aslında tanınan gerçekliğe teslimiyettir. Zamanla körelip, çocuksu yaratıcılıktan ve üretkenlikten uzaklaşmaktır. Zamanla ebeveynlerimize benzemek, benzer başarımlar ile gururlanıp kendimize benzer çocuklar yapmaktır. Bu zorunluluk sürerken, ihtiyaç duyduğumuz anlarda sığınabilmek için çocukluğumuzu saklarız. İnsanın çocukluğu, büyürken biriktirdiği hisleri saklı tuttuğu kara kutusudur. Yetişkinlik ise bu kutuyu her seferinde daha derine itip, içindeki duyguları azaltarak bırakmaktır.

Şanslıyız ki, bazılarımız alışılmışın dışında büyüyor. Louis Clichy, bizim bildiğimiz yetişkinlerden değil. Çocukluğunu hiç köreltmemiş; ailesine olan sevgisini, hayatındaki renkleri, ilk aşkını, sanatla tanıştığı ilk anı hiç unutmamış. Hayatı boyunca hissettiği tüm duyguları benimsemiş, onlardan bir an bile utanmamış. Mutluluğun da üzüntünün de her tonunu ezberlemiş. Hayatındaki tüm renkleri biriktirmiş ve bugüne dek, bizlere Iron Boy‘u sunabilmek için saklamış.

Iron-Boy-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Louis-Clichy-Gary-Clichy-Rod-Paradot-Dimitri-Colas-Aurelie-Vassort

Babalar ve Oğullar

Öncelikle, Iron Boy‘u irdelemek diğer filmlerden daha zor. Bu filmi kare kare özetlemek ve barındırdığı tüm mesajları tartışmak da mümkün, elbette. Fakat Iron Boy özelinde, bana kalırsa bunu yaparak filmin uyandırdığı duygulara haksızlık etmiş oluruz. Filmin içinde uzun uzadıya bahsedilecek birkaç detay var ki, bunlar üzerine konuşmak zaten filmin tüm alt metinlerini anlamamızı sağlayacaktır. Özellikle Christophe’un babası üzerine düşünmek gerekli. Christophe’un babasından ve “babaya dönüşme” sürecinin tüm evrelerini gözlemleyebildiğimiz üç kardeşten bahsedelim.

Iron Boy‘u izlerken, Clichy‘nin anlatımını daha iyi kavramak için biraz yaşanmışlık barındırmak gerekiyor. Genelde buna benzer duygusal metinler ile daha kolay bağ kurabilmek için geçmişimizdeki noksanlıklardan faydalanırız. Iron Boy özelinde değerlendirmek gerekirse; özlem, hasret gibi insanı eksik bırakan duyguların tetiklendiğini söyleyemem. Aksine, ana karakter ile babası arasındaki ilişkinin bize hissettirdiği, insanın dolup taşmasına neden olan öfke. Film; insan evladının illa babasıyla çatıştığı o belirli dönemlerden ziyade, yetişkinlik zamanlarımızda kendimize “Babam kendisine benzemediğim için benden nefret mi ediyor? ” diyebildiğimiz günlere götürüyor bizi. Bu durum, filmde en ince detaylarıyla ele alınıyor. Bir yandan Jean (Dimitri Colas) ile babanın bakış açısını deneyimlerken, öte yandan Christophe (Gary Clichy), abisi JB (Rod Paradot) ve en küçük kardeşleri ile çocukluktan yetişkinliğe insanın – hele ki işçi sınıfının evladıysan – nasıl tek tipleştirildiğini gözlemliyoruz.

Özellikle JB, karakter gelişimi açısından ders niteliğinde yazılmış. Karakterin filmin başından sonuna kadar değişimi ile babanın da bir zamanlar nasıl biri olduğunu ve bugün olduğu kişiye nasıl dönüştüğünü görüyoruz. Başlarda okumaya meraklı, neşeli bir çocuk. Annesini ve kardeşlerini güldüren, dans etmeyi seven biri. Hikâyenin ortalarında ekonomik sebeplerden dolayı okulu bırakıp babasıyla tarlada çalışmak zorunda kalıyor. Zamanla daha öfkeli, sabırsız birine dönüşüyor. Dönüşüyor derken, bu dönüşümü kendi rızasıyla yaşamıyor. Neşe sahibi olmanın zaman ve enerji gerektirdiğini keşfediyor diyelim. Filmin finalinde ise, sosyal okumalar yapmayı seven izleyiciler için, JB gözlemlemesi oldukça keyifli birine evriliyor. Hayattan yalnızca daha fazla ekmek ve daha büyük bir aile isteyen biri olduğunu görüyoruz, tıpkı babası gibi.

JB ile gerçek dünyaya adım atmış, çocukluğun son demlerinde hayatın ilk sillesini yemiş insanı tanıyoruz. Öte yandan, küçük kardeş bize en ilkel ve bilinçsiz insanın bitmez tükenmez neşesini hatırlatıyor. Ana karakterimiz Christophe ise henüz büyümemiş birinin zırh gibi kuşandığı hayal gücü ve silah gibi sarıldığı inadı ile mutlu olabilme ihtimalini nasıl koruduğunu gösteriyor. Yazar, üç kardeş ile büyümenin farklı evrelerini aynı anda anlatıyor.

Babaya gelecek olursak, Jean’ı iki kulvardan incelemek mümkün. Bunlardan biri, baba olmanın anlamı ve ağırlığı üzerine bir okumaya dönüşür. İkinci kulvarda ise kendimizi “sınıf kini” dediğimiz meselenin kucağında buluruz, ki bu bakış açısı incelemeyi filmin ekseninden oldukça kaydırır. Yine de kısaca bahsetmek gerekirse, en azından ilk kulvara girmeden, şöyle bir iki cümle ile özetlemek isterim. Jean karakteri, Iron Boy‘u “proletarya” kavramını en temiz anlatan eserlerden biri haline getiriyor. Temelinde herkesin “geçimini sağlamak için emeğini satmak zorunda olan işçi sınıfı” olarak bildiği proletarya, özünde bambaşka bir anlama sahip. Antik Roma’da, Latince “proletarius” kelimesi “mülkü veya serveti olmayan, devlete verebildiği tek şey çocukları (proles) olan kişi” anlamına geliyor. Aslında bu kelime, “yalnızca çocuğuna sahip olan insanlar” demek. İşte Jean, tam anlamıyla bu kişi.

Karakterin bu dünyada çocuklarından başka hiçbir şeyi yok. Sistemin dayattığı hayatı yaşarken, çocuklarına karşı son derece acımasız davranan ve ezberlenmiş ihtiyaçlara bağlı kalan biri. Zihnen bu sistemden çıkabildiği anlarda (bir şarkıya eşlik ettiğinde, yeniden ahşap işlemek istediğinde ya da içinden dans etmek geldiğinde) çocuklarının yontulacak odunlar değil, kendince şahsiyetleri olan bireyler olduğunu anlıyor. Bir yanda öz çocuklarını kurbanlık bir koyun gibi sistemin kucağına bırakmak var. Diğer yanda onlara gerçek manada sahip olmanın; sevgi, şefkat ve sonsuz güven ile mümkün olduğunu kabullenmek duruyor. Bu ikisi arasındaki o keskin çizgi, Jean’ın film boyunca içinde yaşadığı kavganın temel sebebi.

Iron-Boy-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Louis-Clichy-Gary-Clichy-Rod-Paradot-Dimitri-Colas-Aurelie-Vassort

Dünyayı Değiştirmek

Christophe’un korsesi; bir çocuğun, çocuk olmaya niyetlenirken yaşadığı tüm zorlukların sembolü. Hayatta ters giden bir şeyler olduğunu fark ettiğimizde, içimizde büyüyen karşı gelme isteğinin zamanla nasıl kırıldığını anlatıyor. Dünya, Christophe’a sürekli acımasız davranıyor. Bu yüzden, hikâye boyunca dünyasında bir şeyleri değiştirmeyi deniyor. Sonunda meselenin bu olmadığını anlıyor. Devamlı eğilip bükülen bu düzende, mühim olan devamlı dik durabilmek. Dünyayı değiştiremeyiz belki, evet. Fakat şu da bir gerçek; eğer istersek dünya da bizi değiştiremez.

Iron Boy, kısa bir sürede pek çok mesajı kuvvetli bir şekilde verebilen bir film. Yazar bunu çok az sayıda karakterle başarıyor, hayran olmamak elde değil. Sahip olduklarımızın kıymetini bize en ince nüanslarıyla anlatıyor. Neye sahip olamadığımızı, nelere geç kaldığımızı ise animasyonun sınırlarını aşarak gösteriyor. Nitekim, büyürken hepimizin enstrümanında eksik tuşlar vardı. Kimimiz kendi ellerimizle kırdık bazı şeyleri. Çoğumuz için o kırık tuşlar asla tamir edilmedi. Benliğimiz, bu haliyle de gittiğimiz yere kadar götürdü bizi. Fakat “Eksiksiz olsaydım, acaba ne kadar farklı biri olurdum?” sorusu, hep aklımızın bir köşesinde yer kapladı. Iron Boy, bizi “Nasıl olurdu?” diye düşündürmüyor. Beklediğiniz o sihirli anlatıyla ilgilenmiyor. Evet, yönetmen gerçeği değiştiriyor. Dünyayı sıkıcı gerçeklikten çıkarıp kendi kurallarıyla resmediyor. Ancak izleyiciye alternatifler sunarak, mutluluklarımızı ekranın arkasından izletmek yerine çok daha yaratıcı bir işe imza atıyor. Bize geçmişimizden, unutulmuş ya da bastırılmış acıları anımsatıyor. Zamanın telafisi imkansız, geri gelmesi mümkün olmayan bir şey olduğunu söylüyor. Perdenin önünde, hatta hemen yan koltuğunuzda, çocukluğunuzla el ele izliyorsunuz bu filmi.

Iron Boy, seneler sonra açılmış bir sandıktan yükselen naftalin kokusu gibi. İzlerken insana “keşkelerini” hatırlatan bir film. Bu yüzden animasyon tekniği, seslendirme kalitesi, müzikleri gibi konulara değinmek mümkün değil. Film bu hususlarda başarısız olduğu için değil, lütfen yanlış anlamayın. Bu meseleler her film için tartışılabilir. Sinema dünyasındaki tüm animasyonların seslendirme kalitesinden bahsedebiliriz. Teknik açıdan hangisinin kusursuz, hangisinin başarısız olduğunu tartışabiliriz. Ancak Iron Boy‘un insanda uyandırdığı hislerle her zaman karşılaşmıyoruz. Filmin alametifarikası, ailemize karşı beslediğimiz sevgi, öfke ya da özlemi ateşlemesi değil. Iron Boy, size kendi çocukluğunuzun başını okşama fırsatı verecek. İzlerken de, bu incelemeyi yazarken de duygulanmama sebep olan şey tam olarak bu.

Büyürken hepimizin demir korseleri vardı. Bazılarımız bunu kırdı, bazılarımız içinde mahsur kaldı. Ne yazık ki, özgürlüğün ne demek olduğunu bildiğimiz ve bunun için savaş verdiğimiz yaşlarımızı unuttuk. Bu film, o yaşlarımıza dönüp dünyaya aynı gözlerle bakmamızı sağlayacak.


Mehmet Tezcan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

In Waves: Rüzgârı Arkasına Alamayan Dalgalar

Everytime: Gerçekliğe Alışana Dek

Mehmet Tezcan
Arakat Mag'in sesi ve yazarı.

    Unabomber: Ters Giden Deney

    önceki yazı

    Heart of the Beast: Sadakat ve Kurtuluş

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Yorumlar kapatıldı.

    Bunlar da ilginizi çekebilir