Dünya, her geçen gün değişiyor. Bu değişim; bireyleri, yaşam tarzlarını, endişelerini, ihtiyaçlarını etkiliyor. Kimileri için hayat kolaylaşırken kimileri içinse çok daha karmaşık hale geliyor. Meslekler, tıpkı vahşi yaşamda nesli tükenen canlı türleri gibi, yeryüzünden yok olup gidiyor. The Only Living Pickpocket in New York, dijitalleşen dünyaya adapte olamayan, geleneksel yöntemlerle hayatta kalmaya çalışan insanların hikâyesini anlatıyor. Anlatım yöntemi çok başarılı değil, senaryo ise herkesin aklına gelebilecek seviyede yaratıcılık içeriyor. Buna rağmen, film yer yer barındırdığı komedi unsurları ile izleyiciyi eğlendirmeyi başarıyor. Filmin süresi kurguda ekstra bir çaba gerektirmeyecek uzunlukta. Senaryosu, karakter tasarımları ve diyaloglar bir lise talebesinin kaleme alabileceği türden, yüzeysel. Benzerleri ile karşılaştırıldığında vasatın altında kalan filmin belki de tek iyi yanı oyuncu kadrosu.
Seyir deneyiminden bahsedecek olursak, John Turturro’yu izlemek her zaman insana keyif veriyor. Eşlikçileri Giancarlo Esposito ve Steve Buscemi de bulundukları her sahneyi doyasıya dolduruyorlar. New York’u merkezine alan film, çoğu sahnede şehri ekrandan taşırıp canlı bir hale getirmeyi başarıyor. Aynı zamanda filmin içerisinde Guy Ritchie’nin Snatch ve Lock, Stock & Two Smoking Barrels’ından Safdie Kardeşler’in Uncut Gems’ine kadar pek çok esinti hissedeceksiniz.

Artık İhtiyaç Duyulmayan Beceriler
Hikâyenin odağı, dünyanın dijitalleşme hızı üzerinden ilerliyor. Yankesicilik mesleğinden yola çıkarak dijital çağın acımasızlığı, bazıları için kolaylaşan hayatın kimileri için ne kadar karmaşıklaştığı anlatılıyor. Harry Lehman (John Turturro) karakteri türünün son örneği bir hırsız. Çaldığı cüzdanların içinden hiç nakit çıkmıyor çünkü artık herkes kredi kartı kullanıyor. Saat çalmak – eğer çok pahalı bir markanın özel bir serisi değilse – artık son derece lüzumsuz çünkü mikrodalga fırınlarda bile saat göstergesi var.
Ana karakterimiz, günün birinde “yeni nesil” bir çete üyesine denk gelir. Sert taşa çarptığını başlarda anlamayan Harry, zamanla kendi hikâyesinin sonuna yaklaştığını fark edip ödenmesi gereken kefaretlerle yüzleşir. Şunu söylemek gerekiyor ki, bu kefaret ödeme sürecine ikna olmakta zorlanabilirsiniz. Zira, Harry’nin zeki biri olduğuna bizi ikna etmeye çalışan yönetmen Noah Segan, bazı kısımlarda karakteri aptal durumuna düşürebiliyor. Aynı şekilde filmin başından itibaren gülünç unsurlarla süslediği ana karakteri ve çevresindeki dünyayı, son on beş dakikada karizmatik bir tabloya dönüştürmeye çalışıyor. Bunlar belki kâğıt üzerinde yazara mantıklı gelmiş olabilir fakat yalnızca seksen sekiz dakikalık seyir için kurulmuş bir dünyada bu kadar tutarsızlık seyircide huzursuzluğa neden olabilir.
New York, artık Harry’nin bildiği şehir değil. Hırsızlar yalnızca bilgisayar kullanarak, beyaz yakalıların en sevdiği tabirle, evden çalışıyorlar. Nakit kullanımının neredeyse bittiği, yeni nesil telefonların kolayca takip edildiği ve şehrin tüm sokaklarının kameralar tarafından didik didik izlendiği bu devirde yankesici olmak zor iş. Düşününce, dünyanın artık sizin becerinize ihtiyaç duymadığını kabullenmek eminim ki çok zordur. Bu filmi izlerken, özellikle de yapay zekanın hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olduğu bugünlerde, kendi mesleğiniz ve dünyadaki yerinizle ilgili düşüncelere dalmanız muhtemel.
Her şeye rağmen Harry hayatını kazanmak zorunda. Eşinin bakıma muhtaç olması, Harry’nin emekliliği için büyük bir engel. Başlarda karakter, kurduğu düzende zorlanmadan ilerleyebiliyor. Gündüzleri metroda veya sokakta çaldıklarını arkadaşı Ben’in (Steve Buscemi) rehin dükkanına satıp, eşi Rosie’nin (Karina Arroyave) bakımı ile ilgilenip günü noktalıyor. Karakter düzenini o kadar temiz kurmuş ki, New York’ta denk geldiği dedektiflerle bile muhabbeti var. Hatta bir noktada başı sıkışınca, Dedektif Warren’dan (Giancarlo Esposito) yardım bile istiyor. Elbette hırsızlık nasıl eskiyorsa, polislik de eskiyor. Warren’a ayrılmış küçük bir sekansta bunu öğreniyoruz. Ne yazık ki bu düzen; kılığıyla, kıyafetiyle, hareketleriyle insana birazcık bile endişe vermeyen genç bir çocuğun müdahalesiyle son buluyor.

Mafyanın Son Sürümü
The Only Living Pickpocket in New York filminin en rahatsız edici detayı, Will Rice’ın canlandırdığı Dylan karakteri. Dylan, ailesinin zenginliğinin her bir kuruşundan faydalanan, soyadı olmasa bu dünyada ancak bir pet şişe kadar yer kaplayacak biri. Klasikleşmiş New York kötülerinin yanından geçse bacakları titreyecek bir çocuk aslında. Filmin içinde şehrin, paranın, zamanın nasıl değiştiğini görmekle kalmıyor, bu kötülerin nasıl evrildiğini de izliyoruz. Onlar da artık teknoloji çağına uyum sağlıyor ve ellerinde puro değil, elektronik sigara taşıyorlar.
Çağın bütün yeniliklerine karşın, ana karakterimiz Harry’nin ne kadar eski kafalı bir hırsız olduğunu görüyoruz. Bir sahnede USB’yi çalmak yerine çöpe atıyor demek isterdim fakat Harry teknolojiden – USB’nin virüs kapmasını, hastalanmak zannedecek kadar – uzak olmasına rağmen özellikle USB’yi çalıyor. Daha sonra Dylan ve ekibi tarafından tutsak edilen eşini kurtarmak adına, ürünü sahibine iade etmek için yola koyuluyor. Bu yepyeni dünyanın içine bir anda düşüveren Harry, ne yaparsa yapsın o çok sevdiği eski New York’a geri dönemiyor.
USB’yi ararken Harry yalnızca şehrin içinde değil, kendi geçmişinde de geziniyor. Ancak karakteri biraz daha yakın mercekten gösteren bu sahneler pek başarılı sayılmaz. Özellikle kızı ile olan diyaloglarında, karakteri bu kadar anlayışsız ve akılsız göstermeleri oldukça can sıkıcı. Gayet sağlıklı bir şekilde şikayette bulunan bir kadının karşısında, ne diyeceğini bilemeyen bir adam dikilmiş ağlıyor; ayrıca ihtiyacı varmış gibi kadına para teklif ediyor. Bu sahne, irite edici olmasının yanında, Harry karakterine duyulan sempatiyi de zayıflatıyor.
Öte yandan, derinleşmeye son derece müsait bir fikri oldukça sığ bir hikâye ile anlatıp üstüne fazlasıyla klasik bir final seçimiyle sonlandırmak, The Only Living Pickpocket in New York‘i aşağı çekiyor. Film boyunca yeni olanın eski ile mücadelesini “Teknoloji kazandı ve hepimiz kaybettik.” gibi çıkarımlarla takip ederken, film tam tersi bir hamleyle sonuçlanıyor. Bu; nihayetinde kimsenin aklında iyi bir film olarak yer etmeyecek, yalnızca keyifli olmakla yetinen bir yapım. “Eğlencesi için izlenmez mi?” diye soracak olursanız, bunun yerine pek çok alternatif bulabileceğinizi söyleyebilirim. Umarım bu filmde eski New York’a veda ettiğimiz gibi, sinemada da bu tip demode anlatımlara veda ederiz.
Mehmet Tezcan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar