Gerçek ustaların her eserlerinde aynı şeyi anlattığı söylenir. Benzer dinamikler arasında süzülürken kendilerini ne kadar güncellediklerine göre mirasları bir o kadar kalıcı olur. Bu spesifik dertlerin neyden kaynaklandığı ise çoğunlukla meçhuldür. Ortada her zaman kişisel bir odak bulunsa da, bu güvenli alanlar bazen anlamsız bir ısrara dönüşebilir.
Bahsettiğim tutulma, kendini bazen sektörel boyutta da gösterebilir. Yapımcılar, sevilen temaları farklı yorumlarla tekrarlayarak sürekli dolaşımda tutar. Ancak bu trend, bir zamanlar yalnızca alt tür esinlenmelerinden ibaretken, günümüzde spesifik duygulardan beslenir oldu. Sanıyorum ki, bunun son zamanlardaki en büyük örneği “yas” teması. Rastgele anlarda ve dokunaklı şekillerde vuku bulan bu sürecin dramdan korkuya kadar birçok türde yinelendiğini gördük.
Artık neredeyse ezbere sahnelerle kontrol edilen bu duygunun – kendi doğasının aksine – yapay ve zorlama bir izlenim uyandırmaya başladığı bir gerçek. Yaylı müzikler ve ağlama nöbetleri ile çevrelenmiş bu temanın sunduğu her türlü formülü reddeden Sandra Wollner imzalı Everytime, tam olarak bu nedenden dolayı değerli bir film. Zira, yönetmenin yaklaşımında asla kolay cevaplar ya da manipülatif çözümlemeler yok. Bekleyen, seyreden ve kalıbından taşarak perdeye yansıyan büyülü bir filmle karşı karşıyayız.

Görünmez Köprülerdeki Hayaletler
Cannes’daki prömiyerinden beri kulaktan kulağa duyulan Everytime için belirli bir tanım yapmak zor. Wollner, öylesine gösterişsiz bir tasvir kullanıyor ki, beklenilen duygusal patlama asla öngörülebilir şekillerde gelmiyor. Aksine, Everytime zamanla demlenen, izledikten sonra bile anlamsız anlarda sizi avlayan bir film. Son yıllarda nerede ne hissetmemiz gerektiğini doğrudan söyleyen yapımlardan sonra, Wollner‘in bu yaklaşımı gerçekten benzersiz bir deneyim vadediyor.
Film, yas tutma eyleminin zamansızlığından yola çıkarak, üstesinden gelemediğimiz duyguların bizi ele geçirmesine dair bir keşfe çıkıyor. Öncelikle, yaşanan kaybın ya da onunla yüzleşilen anların beklendik şekillerde gerçekleşmediğini söylemek gerek. Nitekim, ortada mantıksal zemine oturtulmuş bir senaryo yok. Everytime, birbirlerinden tamamen alakasız ögelerin bile beklenmedik bir ahenk kurduğu bir hikâyeye sahip. Bu görünmez köprülerin nerede durduğu ise tamamen size ve izleme deneyiminize bağlı.
Wollner, bekar bir annenin büyüttüğü iki çocuklu ailenin yaşadıklarına karşı asla peşin hükümlü davranmıyor. Aksine, kaybı anlamlandırma arayışlarını adeta bir hayalet hikâyesine dönüştürüyor. Aile; gittikleri mekanlarda, tanıdıkları insanlarda, dokundukları nesnelerde, kısacası denk geldikleri her şeyde “onu” arıyor. Bazen bir dronun kontrollü hareketleri bazense öylesine salınan bir balonun hafifliği kaybı anımsatıyor; gerçek olması umulan bir göz temasına yol açabiliyorlar. Her ne olursa olsun, film bu çaresizliği hem gündelik halleriyle hem de büyülü anlarıyla resmediyor.
Everytime‘ın tasarımını iki parçaya ayırmak mümkün. İlk iki perdede o acı günü hatırlamak ile tekrarlamak arasında gidip gelen sıradan bir rutini takip ediyoruz. Bu esnada, karakterler arasında yapılan yumuşak geçişlerle, yasın farklı formları arasında dolaşıyoruz. Kimisi “onunla” olan eski alışkanlıklarını koruyarak, kimisi “onu” hatırlatan şeyleri etrafında tutarak, kimisi ise o acı günü “onun” gözlerinden yaşayarak bu kaybı anlamlandırıyor. Ancak gerçek olanın uçuculuğu karşısında ne yapsalar derman olmuyor. Anılar yavaşça silinip giderken, ölüm kendine dijital bir ruh yaratıyor.

Dijital Ruhların Mirası
Sandra Wollner‘in en yaratıcı fikirlerinden biri, insan hafızasının geçici tesellisini kalıcı bir dijital miras ile kuşatması. Öyle ki, filmde “ona” dair en güvenilesi anılar; amatör video kamera görüntüleri, duvara asılı fotoğraflar ve yarım kalan mesajlaşmalardan oluşuyor. Aile, hafızalarını tazelemek istediklerinde bu dijital ögelere geri dönerek belirli anılara anlam yüklemeye başlıyor. Kimi sahnelerde ardı ardına sıralanan bu hatırlatıcıların sıradanlığı ise filmin son blokta terk-i diyar edeceği gerçekliği soluklaştırıyor.
Hayat bazen o kadar ağır geliyor ki, insan yalnızca süzülüp gitmek istiyor. Bedeninden, çevresindekilerden, beklentilerden, olmayanlardan ve elbette olanlardan… Everytime, gerçeklikten soyutlanma anına dair birkaç muazzam tasvirde bulunuyor. Ancak belki de en akılda kalanı; herkesin evlerine çekildiği, camlarını kapadığı, sadece rüzgâr sesinin ve yaprak hışırtılarının uğuldadığı o hissizlik anı oluyor. Filmde sadece iki kez yaşanan bu an, bazen hiçbir nedeni olmaksızın öylece yapayalnız hissedilen boşluğun bir izdüşümü haline geliyor. Seyirci olarak gerçekliğe dönmek, tüm o tehlikeli düşüncelerden uzaklaşmak için kendinizi çimdiklerken film o anı büyülü bir şekilde ölümsüzleştiriyor.
Zamandan ve mekandan azade olan bu kaçış hissinin bir başka örneği ise, gariptir ki Minecraft oyunun ta kendisi. Wollner, genç neslin hayatında büyük bir yer kaplayan, çeşitli modlarla gerçek hayattan bile daha katlanılabilir hale gelen bu oyun hakkında son derece tuhaf bir paralellik kuruyor. Zira karakterler, oyun haritasında öylece dolaşıp serbest kamerayla etrafı geziniyor. Oyun dünyasında hayatta kalmak için – çoğu kişinin aksine – ağaç bile kesmiyor, çabasızca etrafı seyrediyorlar. Bu oynanış sahnelerinin manasız rahatlığı ise gerçek hayatın acı verici yerçekimiyle bir tezatlık oluşturuyor. Collision (çarpışma sınırı) bulunmayan modellerin içinden geçip haritanın çeperini aşan karakterler, belki de baş edemedikleri o fazla gerçek dünyadan ve duygulardan bu şekilde kaçıyor.

Zamanı Kıran Büyülü Gerçekçilik
Tüm bu ilgi çekici kurulumlara ve beklenmedik kesişimlere rağmen, Everytime‘ın asıl alametifarikası son perdesinde yatıyor. Bir tatil beldesinde geçen bu kısım, o ana kadar sığınılan her türlü alanın birbiri içinde çözündüğü gerçeküstü bir anlatı sunuyor. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, her şeyin “ona” dönüştüğü ve karakterlerin anlam arayışının bir karşılık bulduğu final bloğu hakkında pek çok şey söylenebilir. Buna karşın şahsen en kayda değer bulduğum dönüşüm, filmin görece ketum davrandığı büyülü gerçekçi dokunuşların finale doğru bir bütün oluşturmaya başlaması oldu.
Gitgide silikleşen anılar ve bir o kadar net dijital hatıralar, bir süre sonra karakterler tarafından yapay ama iyileştirici bir gerçekliğe dönüşüyor. Film, bunun madde etkisinden dolayı yaşanma ihtimalini bir kenarda tutuyor ama kendi aşkın anlatıcılığını asla gerekçelendirmiyor. Böylece, her izleyende farklı bir noktada anlamlı hale gelecek, ustalıklı detayları ve olağanüstü görselliği ile mest eden bir final yaşanıyor. Var olmanın bile acı verdiği gerçeklik, yönetmenin ve seyircinin hayal gücü sayesinde katlanılabilir hale gelirken, karakterler ise yıllardır sineye çektiği duygularını tam anlamıyla yaşamaya başlıyor. Başka bir deyişle, zamanda bir kırılma yaratan “o an” adeta ” her zaman” haline geliyor ve gittikçe yayılıyor. Dolayısıyla, izleme deneyimini mümkün kılan tüm paydaşlar ortak bir yalana inanıyor; ne yapıp etseniz de bir şekilde bu yeni gerçekliğe teslim oluyorsunuz.
Everytime, hakikaten çok özel bir film. Şimdiden Aftersun (2022) ile karşılaştırmaya başlanmasına rağmen, eminim zamanla kendi kimliğini ispatlayan bir eser olacak. Her filmin öyle ya da böyle bir öncülünün olduğu ve kendi konfor alanlarını yarattığı günümüzde Wollner gibi yönetmenlere ihtiyacımız var. Bize kolay bir çıkış kapısı sunmadığı ve daima seyircinin aktif katılımını beklediği için kimilerince el üstünde tutulmayacak olsa da, Everytime bir noktada başyapıt statüsüne ulaşabilecek kadar incelikli bir yapım. İzleyenlerin katkılarıyla hak ettiği değeri gördüğü bu “yeni gerçekliği” dört gözle bekliyorum.
Tunahan İbiş‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar