Sizi izleyen bir kadraj hayal edin. İşinizi kaybettikten sonra birlikte grev yaptığınız ve polis şiddeti sonucunda ölen iş arkadaşınızın cenazesindesiniz. Sessiz bir yas yaşıyorsunuz. Kimseye anlatamadığınız, kelimelere dökemediğiniz bir öfke var içinizde. Eşiniz yanınızda, acınızı paylaşmayı deniyor. Evi geçindirmek ve oğlunuza bakmak için maske fabrikasında çalışıyor. O bile eskisinden yabancı size. Tam bu sırada bir kamera beliriyor. “Anlat.” diyen, acını katman katman soyup seni çıplak bırakmak isteyen. Görmezden geliyorsun. Oysa eşin çoktan arkadaş olmuş kameranın arkasındaki kadınla. Hayatına burnunu sokan bu kamera, yaşadığın işten çıkarılmayı, uğradığın şiddeti anlatmanı, sessizliğini bozmanı talep ediyor. Hangi hakla orada? Ne cüretle? Kendine bile itiraf edemediklerini başkalarına nasıl anlatır insan? Yardımsever bir el gibi uzanan kameranın talebi masum olabilir mi sahiden? Yaşananları kayıt altına alması, acıyı azaltmak yerine içini boşaltırsa ne olur?
Burning’den sonra sinemaya sekiz yıl ara veren Lee Chang-dong’un yeni filmi Possible Love, gözetleyen bakışların altında anlamını yitirenlere bakıyor. 83. Venedik Film Festivali’nde ilk defa izleyici karşısına çıkan ve Altın Aslan için yarışan filmler arasındaki favorilerden olan Possible Love, festivalden Gümüş Aslan, Jüri Büyük Özel Ödülü ve FIPRESCI de dahil üç ödülle ayrıldı.
İsminin yanıltıcılığına rağmen, izleyiciyi kolayca yakalayan dünyası, Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin Dekalog dizisinden ilham alıyor. Kieslowski’ye adanan film, Dekalog’daki 10 emri doğrudan uyarlamak yerine, tematik olarak “başkasının malına göz dikmemeye” odaklanıyor. Possible Love ile sinemacı olarak yaptığı işi de sorgulayan Chang-dong‘un Oh Jung-mi ile birlikte yazdığı senaryonun esini gerçekte yaşanmış bir olaya dayanıyor.
Bu yazı, Possible Love filmi hakkında spoiler içerebilir.

İş Kaybının Yarattığı Kimlik Krizi
İnsanlar, Güney Kore gibi hem hızlı hem de mükemmel çalışma beklentisinin yaygın olduğu ülkelerde içselleştirilmiş baskıyla yaşar. Bu nedenle, iş hayatında şartları iyileştirme iddiasıyla yapılan her değişiklik lütuf gibi görünür. Örneğin Güney Kore hükûmeti, haftalık zorunlu çalışma süresini 52 saate düşürdüğünde olduğu gibi. Oysa sistem, bildiği gibi işlemeye devam eder. Yapının iliklerine kadar işleyen düzen, varlığını sürdürmenin yolunu bulur. Fazla mesai işe sadakatin bir göstergesi sayılır. İnsanlardan iş dışında da çalışma arkadaşlarıyla sosyalleşmeleri beklenir. Böylece yapılan iş ile kişi, ayrışması zor bir bütünlük kazanır.
Mi-ok (Jeon Do-yeon) ile Ho-seok’un (Sul Kyung-gu) evliliğinde de birçok Güney Koreli çiftinki gibi iş hayatı belirleyicidir. Bir sahnede Mi-ok, günler öncesinden haber verdiği üzere, işten belli bir saatte çıkmak ister. Ancak son dakikada talep edilen işler, iznini geçersizleştirir. Çıkmadan önce o işin nasıl yapılacağını başkasına öğretmesi istenir. Oysa bu talep bile başlı başına mobbing sınıfına girer.
Haksızlığa karşı bir araya gelmek, grev yapmak gibi yasal hakların önü kesilir. İşveren, grev kırıcıları ya da polis şiddetini hakkını arayan işçinin karşısına diker. Ho-seok’un yaşadığı durum tam olarak budur. Film boyunca varlığından sessizce bahsedilen ve zamanı gelince dile dökülmesi beklenen şiddet deneyimi, her şeyi gölgeler. Jeon Do-yeon‘un Mi-ok’a kazandırdığı neşeli ve temkinli mizaç ile Sul Kyung-gu‘un Ho-seok’a kattığı sessiz, karamsar hava evliliklerini biçimlendirir.
Mi-ok, Ho-seok’un öfkesinden korkar ve içkiden uzak durmasını ister. Eşinin duyguları hakkında konuşmaya hazır olmadığı için terapiye gitmemesini anlayışla karşılar ama yaşadıklarını unutmak için bilinçsizce uzandığı içki şişesini kabullenemez. Ye-ji (Cho Yeo-jeong) ve Sang-woo (Zo In-sung) ile gittikleri akşam yemeğinde eşine herkesin içinde çıkışır. Hatta Mi-ok, Ho-seok “Bir tane.” diye başlayıp içkiyi fazla kaçırdığında, onun kullanacağı arabaya binmeyi reddeder. Uygulamadan çağırdığı sürücü, eski iş arkadaşı olmasına rağmen Ho-seok’u yüz üstü bırakınca onuru kırılır. Mağdur olan, başına gelenlere rağmen devam etmesi gereken değil midir?

Aramızdaki O Büyük Fark
Kaydetmek istediğimiz, peşinden koştuğumuz hikâyeler bize dair önemli ipuçları taşır. Ye-ji’nin kameranın arkasına geçip Ho-seok’un çalıştığı fabrikada yaşanan işten çıkarmaları kayıt altına alması, başta masum bir girişim gibi görünür. Oysa bu varsayım gerçeği yansıtmadığı gibi, sınıfsallık kendini çeşitli sosyal statü sinyalleriyle belli etmeye başlar. Mi-ok, Ye-ji ile kafede oturduklarında masanın üzerinde duran çantanın fiyatını araştırıp 5.300 dolar olduğunu öğrenir. Böylece Ye-ji’yle farklı dünyalardan geldiklerini fark eder… Ne var ki, bu farkındalık kendisini Ye-ji ile kıyaslamasının önüne geçmez.
Mi-ok’un ailesiyle belgeseli için ilgilenen Ye-ji ise zenginlere özgü bilmezden gelme maskesini takar. Eşi Sang-woo, hali vakti yerinde bir iş insanı olmasına rağmen, filmi onun desteğiyle yapmamasını gurur vesilesi olarak anlatır. Sang-woo’un esasında pek de umursamadığı projesini, başka kurumlardan aldığı fonlar sayesinde hayata geçirir. Mi-ok ile Ye-ji hasbelkader bir araya geldiklerinde o kadar da derin olmayan uçurum, Sang-woo ve Ho-seok’un da resme dahil olmasıyla derinleşir.
İş arkadaşlarımızı seçemeyiz, pek azıyla sosyal hayatımızda rastlaşsak arkadaşlık kuracağımızı ise içten içe biliriz. Bu dörtlü arasında da bir tür iş arkadaşlığı gelişir. Normalde aynı sosyal çevrelere girip birlikte eğlenemeyecek insanların arasında sınıfları durur. İletişimleri gerçeklikten uzak, çiğdir. Mi-ok’un Sang-woo’yu Steve Jobs’a benzettiği yemek masası, sınıfsal özenmeyi gözler önüne serer. Yakışıklı, zengin ve eşinin aksine yıkık durumda olmayan bu güçlü ve parlak erkek onu cezbeder. Sang-woo, Steve Jobs’a benzetilmeyi önemsiz bulur ama Mi-ok’un üzerindeki etkisinin bir kanıtı olarak önem taşır.
Aynı gece, Mi-ok ile Ye-ji, birbirlerine hakaret sözcüklerini sevgi sözcüğüymüş gibi söyler. Sahte samimiyet, Mi-ok için arkadaşlık illüzyonu yaratır. Oysa Ye-ji kamerasının karşısına direnmeden geçen Mi-ok’un yerine Ho-seok’u yeğler. Anlatmaya hazır olacağı günü bekler. Mi-ok, eşi konuşmaya karar verene dek razı olduğu, anlatıdaki yardımcı roldür. Chang-dong‘un kamerası dörtlüyü izlerken ne kadar sahici anlar yakalıyorsa Ye-ji’ninki o kadar dram peşindedir. Özellikle duygusal anları kaçırmayan kadraj, diğer insanlara karşı kullanılan bir tür silah halini alır.

Bütün Mümkünlerin Kıyısında
Harvard Üniversitesi, 46 yıl boyunca 6.300’den fazla çifti inceleyerek erkeklerin iş kaybı yaşaması durumunda boşanma oranlarının %33 arttığını ortaya koydu. Güney Kore gibi ataerkil düzenin ağır bastığı ülkelerde de bu oran benzerdir. Zira işini kaybeden kişi gücünü ve hayat amacını da kaybettiğini hisseder. Mi-ok’un Sang-woo’ya gösterdiği ilgi, tam da Ho-seok’un kendi içine kapandığı zamana denk gelir. Zengin çift Ye-ji ile Sang-woo, Mi-ok ile Ho-seok’u yazlık eve çağırdıklarında bu ilgi giderek artar. Dördü birlikte sahilde yürüyüp ufka baktıklarında Sang-woo, denize her zaman çıplak girdiğinden bahseder. Çıplaklık eşitlikten öte, bir tür meydan okuma anlamı taşır.
Mi-ok, daha sonra Sang-woo ile deniz kenarına gider ve çıplak biçimde denize girer. Bu hamle flört etmenin bir yolu gibi gözükür. Sudan çıktıklarında ise meydan okumanın teslim olmak anlamına gelmediği, seyir zevki yüksek bir sahne gelişir. Mi-ok, üzerine tuttuğu giysilerle çıplaklığını örter. Sang-woo ise üstüne yürüyerek hem oyuna eşlik eder hem de aradaki engeli kaldırarak otoritesinin kabul edilmesini talep eder. Bütün mümkünlerin kıyısındaki bu sahne, umulanın tersine sınıfsal gerilimi görünür kılar. Üst sınıftan gelmenin doyumsuzluğu ile hamle eden Sang-woo, kendini savunmaktan başka çaresi kalmayan Mi-ok’tan beklediği karşılığı alamaz. Aileye kamerasını doğrultan Ye-ji’nin ailenin dramlarından kendine bir tür özdeşlik ve tatmin sağlayamaması gibi.
Diğer meydan okuma çok daha belirsiz biçimde gerçekleşir. Ho-seok, sarhoş bir şekilde tuvalete gittiğinde kapıyı kilitlemez. İşemek için klozetin başında dikilirken kontrolünü kaybeder ve tuvaletin her yerine işer. Nihayetinde küvetin başında sabit pozisyona geçer. O sırada içeri giren Sang-woo bunu komik bulur ve ona eşlik eder. Biri için cüret etmek, kalıpların dışına çıkmak anlamına gelen utanç veren bu davranış, diğerinin doğal bir hakkı, gündelik hayatının normalidir.

Benzerlerinden Daha Zarif
Karakterler birbirini tanıdıkça aralarındaki uçurum genişler. Mi-ok ile Ho-seok’un oğlu Cheol (Jung Seop), babasını andıran sessiz mizacıyla filmin büyük bölümünde görünmez kalır. Ye-ji, akranlarının arasında ayrık otu gibi sırıtan Cheol’u okul gösterisinde başarısız olduğunda da kaydetmek ister. Mi-ok, kendini açık etmeyi kabul etmesine karşın, oğluna karşı savunmacı davranır.
Yazlığa gittiklerinde Cheol, çalışanla arkadaşlık eder, onunla zaman geçirir. Olduğu yere uyum sağlamış görünür. Sang-woo’nun hizmetçiyi çağırmak için eve ilk gittiklerinde sesini duyduğu düdüğü kullandığını öğrenir. Ye-ji, kopan yaygaranın ardından evden ayrılmaya hazırlanan Ho-seok ile Mi-ok’a o düdüğü sorar. Yazlık evden başı dik şekilde ayrılan çifti yola düştüklerinde duydukları düdüğün sesi irkiltir. Choel, ebeveynlerinin cüret edemediği biçimde aileden çalar.
Possible Love, sona geldiğinde birçok mümkünü geride bırakır. Kamera iş kaybını kayıt altına almak isterken sınıfsal gerilimin sınırına dayanır. Ye-ji giderek amacından sapar ve çiftlerin tekrar yan yana gelemeyecek biçimde ayırılmasına neden olur. Bedenler arasındaki yakınlaşma vaadi böylece geride kalır. İsyan etmeyen, kapitalist sistem hakkında büyük cümleler kurmayan Possible Love, elimizdeki tek gerçeğin yaşamlarımız olduğunu söyler. Reddetmeden, inkâr etmeden olanı olduğu gibi gösterir.
Chang-dong, böyle bir kaybı resmederek yüzeysel olma kaygısı taşısa da özeleştirisini baştan yapar. Bu sayede Possible Love, kendi mümkünlerinin ötesine geçer. Sadeliği, izleyiciyi yakalayan oyunculukları, sahici diyalogları ve derdini görünen kadar görünenin ötesine taşıyan yapısıyla seyirciye “İşte, sinema tam da bu” dedirtir.
Bong Joon-ho‘nun Parasite’taki kapitalizm eleştirisini, daha doğal bir biçime sokar. Park Chan-Wook‘un trajikomik No Other Choice’uyla ortak temasını farklı bir çerçeveye taşır. Kendisinden önceki Güney Koreli sinemacıların örnek işlerini zarifleştirir. Üstelik Netflix’in finanse ettiği bir film olmasına rağmen, diğer yönetmenlerin yaşadığı müdahalelerin dışında kalmayı başarır. Yılın en heyecan verici yapımlarından biri olan Possible Love’ı Filmekimi’nde ya da 6 Kasım’dan itibaren Netflix’te izleyebilirsiniz.
Burcu Demirer’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar