Paweł Pawlikowski, Ida (2013) ve Cold War (2018) ile Avrupa’nın yakın geçmişine kendine özgü bir sinema diliyle bakmıştı. Geçmişi bugünün değerleriyle yeniden yargılamak yerine, o dönemin içerisinde sıkışıp kalan insanların hikâyelerine odaklanmayı tercih ediyordu. Fatherland de Łukasz Żal’ın muhteşem siyah beyaz görüntüleri eşliğinde bu sinemasal yolculuğun doğal bir devamı gibi görünüyor.
Pawlikowski, siyah beyaz estetiği yalnızca geçmiş duygusu yaratmak için kullanmıyor. Savaş sonrasındaki Almanya’yı, hem yabancı hem de tanıdık görünen bir yer haline getiriyor. Özellikle Thomas ve Erika Mann’ın arabayla şehre girdikleri sahne, Łukasz Żal’ın görüntü yönetiminin film boyunca ulaşacağı seviyeyi daha en başından gösteriyor. Şehri arabanın içerisinden izlerken binaların ve insanların kadrajdaki yerleşimi, neredeyse geçmişin fotoğraflarından çıkmış gibi hissettiriyor. Cannes’dan En İyi Yönetmen ödülüyle dönen Pawlikowski’nin 82 dakikalık filmi; genel itibarıyla yolculuklar, törenler ve resmi konuşmalar üzerinden ilerliyor. Bütün bu sakinliğin altında ise oldukça önemli bir soru var: Savaşın bitmesi, bir ülkenin gerçekten değiştiği anlamına geliyor mu?
Dünya büyük bir tutulmadan yeni çıkmış olsa da, herkes daha şimdiden bundan sonra kurulacak dünyanın nasıl olması gerektiğini tartışıyor. İnsanlar kendi fikirlerini diğerlerine kabul ettirme telaşındalar. On altı yıllık sürgünün ardından Almanya’ya dönen Thomas Mann da bu ortama yalnızca saygın bir yazar olarak dönmüyor, herkesin kendi tarafına çekmek istediği politik bir figüre dönüşüyor. Sovyetler komünist düzen hakkında güzel şeyler duymak, Amerikalılar kendi sistemlerinin üstünlüğünü onaylatmak, Almanlar ise ülkenin küllerinden yeniden doğduğunu göstermek için Mann’ın varlığından faydalanmak istiyorlar. Halbuki düşünceleri ve yazdıklarıyla var olması gereken bir adamın giderek düşüncelerinden bağımsız bir propaganda malzemesine dönüşmesi, filmin en güçlü ironilerinden birini oluşturuyor.
Mann’ın bir konuşmasının soru-cevap bölümünde dile getirdiği yaklaşım, bu nedenle önem kazanıyor: Daha iyi olduğuna inandığımız politik sistem bile diğer düşüncelerden bir şey almadığı sürece gerçek bir bütünlüğe ulaşamaz. Nazizm yenilse de insanın kendi hakikatini mutlaklaştırarak başkasına kabul ettirme arzusunun ortadan kalkmadığı vurgulanıyor.

Babanın Ülkesi, Kızın Sürgünü
1949’un Goethe Kutlamaları, bu açıdan filmin tarihsel arka planından çok daha fazlasını ifade ediyor. Almanya, Goethe üzerinden kendisine yeniden hümanist ve kültürel bir kimlik kurmaya çalışırken, bunun içerisinde rahatsız edici tarihsel çelişkiler bulunduruyor. Goethe’nin Weimar’ı ile Buchenwald aynı coğrafyanın parçalarıdır. Peki Goethe’ye sahip olmak, Buchenwald’ı yaşamış bir ülkenin kendisini yeniden medeniyetin doğal temsilcisi ilan etmesine hak verir mi?
Fatherland bu soruyu doğrudan sormasa da Mann’ın Frankfurt’tan Weimar’a uzanan yolculuğu boyunca sürekli arka planda tutuyor. Üstelik Goethe’ye yapılan ile Mann’a yapılan arasında da garip bir benzerlik ortaya çıkmaktadır. Bir ülke, geçmişiyle bütünüyle hesaplaşmak yerine büyük yazarlarını kendi ahlaki temizliğinin kanıtları olarak kullanmaya başladığında, edebiyatın kendisi de düşünce üretmekten çıkıp bir merasimin dekoruna dönüşmektedir.
Nitekim, yeni Almanya’nın ne kadar yeni olduğu da bu açıdan oldukça tartışmalı bir konudur. Bir insanın yaşam koşullarından şikâyet etmeye başladığı anda yaka paça dışarı çıkarılıp susturulması, filmin uzun politik konuşmalardan çok daha sert anlarından birine dönüşür. Hatta bu sahne sayesinde film kendi kendini anlatır. Pawlikowski, burada yeni düzen ile Nazi Almanyası arasında basit bir eşitlik kurmaktan kaçınırken, rejimler ortadan kaldırıldıktan sonra onları mümkün kılan davranışların aynı hızla ortadan kalkmadığını vurgulamaya çalışmaktadır.
Bayraklar, yönetimler ya da meydanlarda konuşulan konular değişebilir ama rahatsız edici gelen sesler, geçen zamana rağmen susturma eğilimiyle devam eden karanlık bir reflekse dönüşerek devam etmiştir. Erika’nın Almanya’ya bakışındaki öfkenin altında da biraz bu vardır. Babasının yıllar sonra geri dönmeye karar verdiği ülke, onun açısından romantik bir vatan olmaktan çıkarak, kaçmak için yıllarını verdikleri ve şimdi yeniden medenileşmiş gibi davranmaya çalışan sorunlu bir coğrafyadır. Fatherland başlığı, böylece Erika’nın gözünden bakıldığında sevgi dolu bir “anavatan” ifadesinden çok, hafif alaycı bir biçimde “babamın ülkesi” anlamına gelmeye başlar.

Değişmeyen Gerçekler
Thomas Mann bütün bu politik karmaşanın ortasında yeniden gözde olmanın yarattığı ilgiden belli ölçüde keyif alırken, Erika birkaç adım geride ailenin başka bir hesabını taşımaktadır. Klaus’un gölgesi baba ile kız arasındaki ilişkinin içerisine sürekli sızarken Erika, babasına bir çocuğun yalnızca büyük bir ismin parçası olmadığını hatırlatmaya çalışır. Thomas’ın bütün insanlığa söyleyecek sözleri olmasına rağmen, kendi oğlunun ihtiyaç duyduğu desteği verip vermediği çok daha tartışmalıdır. Bu açıdan, Fatherland ismen bir baba-kız filmi hissi verse de, aslında kamusal kimliğin özel hayatta bıraktığı kör noktalarla ilgilenen bir film. Dünya Thomas Mann’ın ne söyleyeceğini merak ederken kızının derdi ise bu kadar insan tarafından dinlenen bir adamın, kendi ailesinin içerisindeki bazı sesleri neden yeterince duyamadığıdır.
Erika’nın “Almanya’ya asla dönmeyecektin, nasıl döndün?” sorusuna karşı kendi dönüşünü neredeyse babasının peşinden sürüklenmek olarak görmesi de, filmin “ev” meselesini tartışmaya açar. Çünkü insanın ait olduğu yer ile ev diyebildiği yer bir bakıma aynı olmak zorunda değildir. Mann ailesi, Almanya’dan uzaklaşarak Nazizmden kurtulmuş fakat Alman olmaktan kurtulamamıştır. Başka bir ülkede kurdukları hayat da geçmişlerini otomatik olarak silmez.
Amerika’yı evi olarak seçen bir Alman, Nazi karşıtı olsa bile bir başkasının gözünde önce Almanlığıyla ve dolayısıyla henüz çok taze olan bir tarihsel suçun gölgesiyle rahatsız edilebilir. Bu yüzden Thomas’ın kızına yönelttiği “Senin evin neresi?” sorusunun kolay bir cevabı yoktur. İnsan doğduğu ülkeyi artık evi olarak göremeyebilir, yaşadığı ülkeye ise hiçbir zaman bütünüyle ait kabul edilmeyebilir. Sürgünün asıl ağırlığı da belki ülkesiz kalmaktan çok, bir süre sonra hiçbir yerin insanın zihnindeki ev fikrine tam olarak karşılık gelmemesidir.

Geçmişin Ruhları Arasında
Pawlikowski, bu tip derin varoluşçu konuları büyük tarihsel hesaplaşmalar üzerinden okumak istemediği için bunun yerine yolculuklar, resmi seremoniler, otel odalarının kasveti üzerinden hikayesini anlatmayı tercih eder. Łukasz Żal’ın olağanüstü kadrajlarının içerisine sıkıştırdığı geçmişe yönelik bu gözlemler, Fatherland’in biraz da meraklısına hitap eden bir film olmasına neden olur.
Thomas Mann’ın tarihsel konumunu, savaş sonrası Almanya’nın bölünmesini ve dönemin ideolojik atmosferini bilmek filmin küçük hareketlerini çok daha anlamlı hale getirecektir. Pawlikowski’nin sinemasının gücü, yine de tarih dersi olmaktan çok, geçmişin ruhlarını bugünün içerisine taşıyabilmesinde yatmaktadır. Basit gibi görünen eylemlerin arkasındaki görünür olma çabasını gözler önüne serer.
Filmin sonlarına doğru baba ile kızın bütün politik kimliklerden uzaklaşarak bir kilisede aynı manevi alanın içerisinde yan yana gelmeleri de bu yüzden ilginçtir. Belki de orası gerçekten özgür olabildikleri tek yerdir. Belki de özgürlüğün başka bir yanılsamasıdır. Fakat en azından o anda Alman, Amerikalı, Sovyet, komünist ya da kapitalist olmaktan önce herkesin aynı kırılgan insanlık içerisinde bulunduğu ihtimali seyirciye sunulur.
Fatherland, değindiği meseleler açısından son derece değerli olsa da, tarihsel arka planına ve Thomas Mann’a ilgi duyan seyirciye daha fazla seslenen bir film olduğu aşikar. Yine de, 1949 Almanya’sının penceresinden bugüne baktığımızda dünyanın iyileştiğini söylemek pek kolay değil. Savaşlar devam ediyor, politik kutuplaşmalar giderek artıyor ve herkes hâlâ kendi doğrusunu diğerine kabul ettirmeye çalışıyor.
Belki o zamandan bu zamana değişen en belirgin şey, edebiyatın sahip olduğu ağırlığı büyük ölçüde kaybetmiş olması. Thomas Mann’ın bir ülkeden diğerine geçişinin bile politik mesele haline gelebildiği bir dünyadan günümüzde artık eser yok. Ödüller ve kültürel merasimler giderek Fatherland’da gördüğümüz göstermelik seremonilere benzerken, politika ortadan kaybolmak yerine hayatımızın içerisine çok daha sinsi biçimlerle yerleşiyor. Geçmişin hangi hatalarını tekrarladığımızı anlamaya çalışırken, elimizde kalan ise belki de bu filmdekinin aynısı: Üçüncü Dünya Savaşı çıkmasın diye dua etmek…
Haktan Kaan İçel‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar