Bir fotoğrafa bakarken gerçekten geçmişi mi özleriz, yoksa bugünden memnun olmadığımız için mi geçmişte özleyebileceğimiz yeni bir şey yaratırız? Arthur Harari’nin The Unknown’ı, daha ilk anlarından itibaren bu sorunun etrafında dolaşıyor. David’in geçmişte fotoğraflanmış Paris ve çevresindeki banliyö mekânlarının bugünkü karşılıklarını araması, zamanın değiştirdiği şeylerle değiştiremediği şeyleri aynı kadraj içerisinde buluşturuyor.
Yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafla bugünkü görüntü yan yana geldiğinde mekân çoğu zaman şaşırtıcı biçimde yerinde duruyor; çevresine yalnızca başka bir zamanın insanları, tabelaları, araçları ve motifleri eklenmiş oluyor. Fakat insan eski bir fotoğrafa baktığında gördüğü şey hiçbir zaman yalnızca mekân olmaz. “O zaman daha mı mutluydum?” sorusu, fotoğrafın içerisinden bugüne sızar. Cevabını bilmek ise mümkün değildir; çünkü fotoğraf geçmişteki mutluluğumuzu kanıtlamaktan çok, bugünkü halimizi çözemediğimiz zamanlarda geçmişe anlam yükleyebileceğimiz donmuş bir görüntü sunar. İnsan ise öyle değildir, geçmişten günümüze farklı bir varlığa dönüşür.
David’in meselesi de biraz budur. Bir yere, bir zamana, hatta kendi hayatına ne kadar ait olduğunu artık tam olarak bilemeyen bir adamdır. Fotoğraf aracılığıyla hayatın belirsizliğini yorumlamaya çalışırken Eva’yla karşılaşır. Onu tanımaz; geçmişini, düşüncelerini, hayatını bilmez. Fakat yüzünde çok şey vadeden büyük bir mutsuzluk görür. Sanki kendi mutsuzluğuyla bu yabancı kadının mutsuzluğu birleştiğinde büyük bir mutluluk patlaması yaşanacaktır.
İnsan bazen karşısındakini değil, onun hakkında hiçbir şey bilmemesinin yarattığı ihtimalleri arzular. David de ötekileşmiş, arzulanma ihtimali giderek azalmış bir erkek olarak gizemin yanıltıcı etkisine kapılır. Başka bir insanın bilinmezliği, kendi hayatının fazlasıyla bildiği boşluğundan daha heyecan vericidir. The Unknown, yani “bilinmeyen” de tam olarak burada doğmaya başlar: Henüz ortada beden değiştiren insanlar yokken bile David kendisinden kaçabilmek için başka bir insana anlam yüklemeye başlamıştır.

Boşluğun Bulaşıcı Hali
The Unknown’daki bilinmeyen yaratığı yalnızca bedenler arasında dolaşan fantastik bir organizma olarak görmek, filmin kurduğu dünyayı fazlasıyla küçümsemek demektir. Harari’nin yarattığı şey, insanın kendi içerisindeki yok olma düşüncesinin vücut bulmuş halidir. Üstelik bu ruh hâli, insandan insana seks aracılığıyla geçmektedir. İnsan yeni birisiyle birlikte olduğunda mutlu olacağını, hiç değilse o gecenin sonunda yalnızlığından birkaç saatliğine kurtulacağını düşünebilir.
Tek gecelik ilişkileri çekici kılan şey, biraz da sonuçlarını düşünmemekten geçer. İnsan kendini hiçbir yere ait hissetmiyorsa, yeni birisini keşfetmenin kendisine iyi geleceğini düşünür. Fakat sabah olduğunda beklenti karşılanmadıysa, ruh hâli daha da kötüleşebilir. The Unknown, bu duyguyu fantastik bir mekanizmaya dönüştürerek seksi yakınlaşmanın değil, boşluğun bir insandan diğerine geçmesinin aracı haline getiriyor.
Filmin beden transferi matematiği de bu noktadan itibaren zekice işlemeye başlıyor. Orgazmın ardından Eva’nın bedeninde uyanan David’in ilk yaptığı şey yeni bedenini incelemek oluyor. Yeni bedeninde cinsel organını, göğüslerini, dişlerini incelemeye başlıyor; adeta daha önce gitmediği bir ülkeye gelmiş turist gibi kendisini yeniden keşfe çıkarıyor. Bu ilk bakışta erkek merakının komik bir uzantısı gibi görünse de, David açısından daha temel bir anlamı vardır.
Hayatı o kadar sıradanlaşmış durumdadır ki, başkasının bedenine transferi merak duygusunu yeniden harekete geçirir. Bu değişim, onun için bir çeşit seyahate dönüşür ve belki de bu yüzden yeni durumuna adapte olması beklenenden daha kolay olmaktadır. Malia’nın deneyimi ise bunun tam tersidir. Genç kadın, kendisini kırk yaşında bir erkeğin bedeninde bulunca keşfedilecek yeni bir coğrafya değil, içerisinde hapsedildiği yabancı bir et görür. Bedeninden öylesine iğreniyordur ki, onu görmemek için duş bile almaz. Malia için bu durum neredeyse istismar edilmek ile eş değer hissedilen bir işgal duygusu hâline gelir.

Gençliğin Hiç Bitmeyeceği Yanılgısı
Malia’nın yaşadıkları, filmin zamanla kurduğu ilişkinin merkezinde durur. Gençken gençliğin bir gün biteceğini biliriz ama buna gerçekten inanmayız. Yaşlanmak teorik olarak başımıza gelecek bir şeydir, pratikte ise hep uzak gelecekteki başka bir insanın problemidir. Bu bağlamda Malia’nın bir gecede yaklaşık yirmi yıl yaşlanmasının ona en çok dokunan şey olması, bir gencin tepkisiyle eş değerdir.
Evlilik arifesindeyken gittiği konseri son özgürlük alanlarından biri gibi gören genç bir kadın, birkaç saat içerisinde yalnızca bedenini değil, yaşayacağını varsaydığı yılları da kaybeder. Bir gecelik ilişkinin sunduğu “şimdi”yi yaşamak isterken, bütün geleceğini tüketmesi bir kâbusun yansıması gibidir. Yine insan, gençken zamanın kendisine ait olduğunu düşünür. Malia ise zamanın asla kendisine ait olmadığını acımasız bir yoldan öğrenmek zorunda kalır.
Filmin özellikle genç seyirciler tarafından “sıkıcı” bulunmasında da ironik biçimde Malia’nın yaşadığı deneyimin bir benzeri saklı olabilir. Harari, beden değişimini hızlı çalışan bir tür sineması numarasına çevirmek yerine, hikâyesini slow burn bir anlatı içinde kurmaktadır. Seyirciden beklemesini, ayrıntıları toplamasını ve karakterlerin boşlukları içerisinde bir süre dolaşmasını istemektedir. Ancak cep telefonu çağında, görüntüyü birkaç saniye içerisinde tüketmeye alışmış genç seyirci açısından bu bekleyiş doğal olarak zorlayıcı olabilir.
Bu bağlamda The Unknown’ın yansıttığı bazı duygulara ulaşabilmek için olgun bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Gençliğinin hiç bitmeyeceğini düşünen bir seyircinin, Malia’nın kaybettiği yirmi yılın ağırlığını kavramakta zorlanması ile; Malia’nın o yılların gerçekten kaybolabileceğine inanamaması arasında istemeden kurulmuş tuhaf bir paralellik vardır. Filmi izlerken zamanı dert eden seyircinin, aslında zamanın elinden alınmasını anlatan bir filmi izliyor olması The Unknown’ı daha da ironik hale getirmektedir.

Başkalarının Gözünde Kendin Olmak
Harari’nin beden değişimini yalnızca fiziksel bir yabancılaşma olarak görmemesi, filmin kimlik meselesini daha da ilginç hale getiriyor. Eva’nın bedenindeki David’in kendisiyle aynı deneyimi yaşamış insanlara ulaşmaya çalıştığı sırada karşılaştığı kadın, bunun en belirgin örneğidir. Başına gelenleri anlattığı için yıllarca deli ve şizofren muamelesi gören kadın, sonunda toplumun kendisine biçtiği kimliği kabul ederek huzura kavuştuğunu zanneder. Ancak yüzündeki nevrotik huzursuzluk bunun gerçek bir kabullenişten çok, mücadele etmekten vazgeçmek olduğunu düşündürür. Kendi bedeninin nerede olduğunu bile bilmeyen bir insan için başka seçenek de kalmamıştır.
David’in ortaya çıkması ise bastırdığı eski gerçekliği yeniden hatırlatması nedeniyle kurduğu düzeni tehdit eder. Harari böylece “Ben kimim?” sorusunu insanın kendi başına cevaplayabileceği romantik bir mesele olmaktan çıkarır. Çünkü kimlik biraz da başkalarının bizi tanımasıyla ayakta kalır. İnsan kendisinin kim olduğunu bilebilir; fakat ailesi, çevresi ve geçmişinden kalan hiç kimse karşısındaki bedende onu göremiyorsa, kendi gerçeğini ne kadar süre tek başına taşıyabilir?
Malia’nın trajedisi de tam olarak burada ağırlaşır. Gençliğini kaybetmesinin yanında, kendi hayatının artık ona ait olmadığını görmek zorundadır. Harari, onu bir noktada geçmişinin katılımcısı olmaktan çıkarıp seyircisine dönüştürür. Bu durum, filmin başındaki fotoğraf fikriyle de doğrudan ilişkilidir. İnsan eski bir fotoğrafa baktığında oradaki kişinin kendisi olduğunu bilir ama artık o insan değildir.
Malia ise bunun çok daha acımasız ve fiziksel bir biçimini yaşamaktadır. Üstelik insan, kimliğine dair bütün toplumsal işaretleri kaybettiğinde en temel aidiyetine, ailesine dönmek ister. Fakat bir başkasının seni herkesten iyi tanıması bile, başka bir bedenin içerisindeyken seni tanıyabileceği anlamına gelmez. Böylece Malia’nın gençliğin hiç bitmeyeceğine dair yanılgısı, giderek insanın geçmiş hayatına istediği zaman dönebileceği yanılgısıyla birleşir.

Geri Dönüş Bileti Olmayan Bir Yolculuk
Filmin seksle kurduğu ilişkinin bir diğer yansıması da “geri dönüşsüzlük” hissidir. Başlangıçta başka bir insanın içerisinde mutluluk aramanın yolu olan cinsellik, ilerleyen süreçte kaybedilmiş benliğe geri dönebilmenin ihtimali haline gelir. Hatta Harari, bu fikri David’in kendi bedeniyle cinsel ilişkiye girmesi kadar absürt ve varoluşsal açıdan ironik bir noktaya taşır.
Başka birisinde kendisini arayan adam, sonunda kelimenin gerçek anlamıyla kendisiyle karşı karşıya gelir; fakat bu karşılaşma bile onu eski haline döndürmeye yetmez. Çünkü insan geçmişte bıraktığı kendisine, aynı yolu tersten yürüyerek ulaşamaz. Seks başka bir bedene geçiş sağlayabilir ama geri dönüş yolunu geçersiz kılar. Tıpkı David’in fotoğrafladığı mekânlarda olduğu gibi aynı noktaya yeniden ulaşmak, aynı zamana geri dönmek anlamına gelmez.
Filmin sonlarına doğru Harari’nin odağı da bu nedenle değişmeye başlar. Artık mesele yalnızca “Ben kimim?” sorgulaması değildir. “Eski benliğimden geriye ne kaldı?” sorusuna evrilen bir dönüşüme tanıklık ederiz. İnsan; yüzünü, bedenini, geçmişini ve başkalarının tanıdığı görüntüyü kaybettiğinde tamamen yok olmamak için kendinden kalan en küçük parçaya bile tutunabilir.
David’in yolculuğunun başka insanlarda kendini aramaktan kendinden geriye kalanları korumaya doğru yönelmesi, filmin karanlığının içerisinde beklenmedik bir yaşam dürtüsü yaratır. Başlangıçta iki ayrı mutsuzluğu birleştirerek mutluluk yaratacağını düşünen David, sonunda mutluluğun başka bir bedende bulunabilecek gizemli bir nesne olmadığını anlamak zorunda kalır; filmin varoluşçu bakışının temeli de burada yatar.

Dönüşsüzlüğün Verdiği Kabullenme Duygusu
The Unknown’da Harari nereye gideceğini bilmeyen insanların hikâyesini oldukça bilinçli bir senaryo matematiğiyle kurmaktadır. David geçmişte anlam arıyor, Eva ölüm üzerinden hayatındaki boşluğu doldurmaya çalışıyor, Malia ise geleceğinin zaten kendisine ait olduğunu varsayıyor. Üçünün de yanılgısı, zamanın ve kimliğin sabit olduğunu düşünmekten kaynaklanıyor. Fotoğraf, tam da bu nedenle filmin başında duruyor: Zamanı dondurup insana bir şeylerin hâlâ aynı kaldığı yanılsamasını veriyor. Oysa insan fotoğraf değildir. Zaman içerisinde başka birine dönüşür ve bazen eski haline ulaşmaya çalışması, geçmişte çekilmiş bir fotoğrafın içerisine girmeye çalışmak kadar imkânsızdır.
Finalde esen rüzgârı da bu nedenle filmin başlangıcındaki fotoğrafın karşısına koymak mümkün. Fotoğraf geçmişi olduğu yerde tutmaya çalışırken, rüzgâr hiçbir şeyin yerinde kalmasına izin vermez. Harari’nin rüzgârı; Tanrı’nın David’e biçtiği yeni rolü kutsayan bir dokunuş olarak mı, yoksa yalnızca hayatın devam ettiğini gösteren sıradan bir doğa olayı olarak mı esiyor bilmeyiz. Zaten The Unknown’ın bilinmeyene dair bütün meselesi de cevap vermekten çok insanın cevapsızlıkla ne yaptığıyla ilgilidir. David’in artık geçmişe dönemeyeceğini anlaması, önündeki uzun yolu ilk kez gerçekten görebilmesini sağlar. İnsan bazen kim olduğunu yeniden keşfederek değil, artık eskiden olduğu kişi olamayacağını kabul ederek yaşamaya devam eder.
The Unknown, insanın hayatındaki boşlukları sürekli başka ihtimallerle doldurma çabasının, bir noktadan sonra yeni boşluklar yaratabileceğini gösteren bir filmdir. Bir yabancının gizemi, tek gecelik bir ilişkinin heyecanı, geçmişte daha mutlu olduğumuza dair inancımız ya da gelecekte başka bir hayat yaşayacağımıza duyduğumuz güven… Bunların hepsi, insanın mevcut halinden uzaklaşabilmesi için yarattığı küçük kaçış alanlarından başka bir şey değildir. Harari’nin fantastik fikrinin gücü ise bu kaçışı mecazi olmaktan çıkarıp, fiziksel hale getirmesinde yatmaktadır.
Harari; kaybetmenin karşısına kazanmayı, mutsuzluğun karşısına mutluluğu koyarak kolay bir denge yaratmaya çalışmadığından dolayı anlaması zor bir filme imza atar. İnsan ancak kendine dair her şeyi kaybettiğinde kendi değerini biçebilir; çünkü çoğu zaman sahip olduklarımızın hayatımızdaki yerini onları kaybetmeden anlayamayız. Belki de bu yüzden insan, artık geçmişe dönemeyeceğini anladığında onu gerçekten özlemeye başlar. The Unknown ise insanın kendini bulmasının değil, kendisinden geriye kalanlarla yaşamayı öğrenmesinin çok daha zor olabileceğini hatırlatır.
Haktan Kaan İçel‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar