50
YAZARIN PUANI

Sinema yalnızca yaşananları kaydeden bir araç değil, aynı zamanda onları anlamlandıran ve daimi kılan büyülü bir medyum. Aynı insan hafızası gibi, sanat da hayal ederek ve geçmişi değiştirerek kendi gerçekliğini buluyor. Bambaşka dönemlerden insanlar, yine bir o kadar yabancı öykülerin içinde ortak bir alanda buluşabiliyor. Böylece geçmişin gölgesi her zaman günümüzü karanlıkta bırakmıyor, yepyeni ihtimallere kapı aralayarak yeryüzüne dayanmayı mümkün kılıyor.

50
YAZARIN PUANI

AJ Dungo imzalı In Waves (Dalga Dalga) çizgi romanı, tam olarak bu büyülü kesişimlere sığınan sahici bir aşk hikâyesi anlatıyordu. Bir çiftin sörf üzerinden birbirlerine yakınlaşması, söz konusu sporun tarihçesi üzerinden tekrar hayal edilerek sakin bir melankoli sunuyordu. Son derece sade çizimler, katmansızlığı sayesinde bir anlam üretirken, okuyucu olarak yalnızca kendinizi bırakmanızı istiyordu. Bu arayışın gerekçesi belirginleşmeye başlayınca ise öykünün sessiz fırtınaları arasında ayakta kalmaya çalışıyordunuz. Phuong Mai Nguyen‘in yönettiği aynı isimli animasyon, bu süzülme halini ilginç animasyon tercihleriyle yakalamaya çalışırken, uyarlandığı eserin yaman rüzgârlarını arkasına almayı ihmal etmiyor.

In-Waves-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Phuong-Mai-Nguyen-Rio-Vega-Lyna-Khoudri-Paul-Kircher-Birane-Ba

Yasın Gelgitleri Arasında

In Waves, gücünü sıradanlığından alan bir anlatıma sahip. AJ Dungo, kitapta sörf tarihine dair ansiklopedik bilgilerden yararlanarak otobiyografik anlatıyla aramıza bir mesafe koysa da, günün sonunda varacağımız yeri öngörmemek bir hayli zor. Yazar, kanserle mücadele eden sevgilisi Kristen’in kaderini bize en baştan söylüyor ve tüm anlatıyı onun anısını yaşatmak üzerine kuruyor. Yas duygusunu anlamlandırmaya yetmeyen çizgiler ile yaşamın buruk gerçekliğinin birbirleriyle bilinçli bir tezatlık oluşturduğunu görüyoruz. Zira, yazar için gerçekleri ne unutmak ne de sadece onlara dayanmak bir çare oluyor. In Waves, bu noktada odağınızı şaşırtarak yalnızca oradan oraya savrulduğunuz, zamanların ve insanların birbiri içinde çözündüğü bir dalga yaratıyor. Okuyucuya düşen şey ise dengeyi kaybetmemek, rüzgârın uğultusunu duymak oluyor.

Phuong Mai Nguyen imzalı animasyonda da benzer bir açılış görüyoruz. Eski bir Hawaii kabilesi, okyanusa doğru yavaş adımlarla yürüyüp ilginç bir ritüel gerçekleştiriyor. Onları anlamamızı sağlayan gerekçeden mahrum bırakılarak yalnızca dalgaların bir ileri bir geri gidişini seyrediyoruz. Aslında AJ ve Kristen‘ın öyküsü de böyle gelgitlerle dolu. Hayat onları baş edemeyecekleri kadar acı gerçeklerle kuşattığında, kendilerini sörf tahtasının üstünde buluyorlar. Onları ayakta tutan şey ise, en haşin dalgada bile o savrulma ihtimalini kendi lehine çevirebilmeleri oluyor.

Film, yumuşak kurgusu ve hareketli görselliği ile karakterlerin “güçlü durma” çabasını layığıyla yansıtıyor. Bu esnada kitabın yabancılaştırıcı anlatısından koparak kronolojik akışa yaslanan, zaman değişimlerini minimuma indiren lineer bir anlatıcılığı tercih ediyor. Farklı sanat dalları arasındaki geçişin doğal bir gerekçesi olan bu kararın sonuçları ise biraz karmaşık. Nitekim, anlatının daha akıcı hale geldiğini görürken, onun spesifik anlara ve güvenli koylara muhtaç kaldığını fark ediyoruz.

In-Waves-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Phuong-Mai-Nguyen-Rio-Vega-Lyna-Khoudri-Paul-Kircher-Birane-Ba

Güvenli Sular, Sığ Duygular

In Waves, benzerlerini sıkça gördüğümüz bir dram öyküsünden yola çıkarken, karakteristik yönlerinden de taviz vermemeye çalışıyor. Örneğin, statik arka planları dolaylı olarak hareketlendiren karakter modellemeleri bir hayli ilgi çekici. 3D temelli olan ancak el çizimi estetiği kazandırılmış animasyonları seyrederken, diyalogların dolduramayacağı o enerjik atmosferi sonuna kadar hissediyorsunuz. Yüz modellemelerindeki sadelik ise gereksiz detayları aradan çıkararak yalnızca duygulara odaklanmanızı mümkün kılıyor.

Şahsen en talihsiz bulduğum çelişkilerden biri tam olarak burada yaşanıyor. Zira film, animasyonların incelikli dinamizmini nasıl görsel bir anlatım aracına çeviriyorsa, senaryo konusunda bir o kadar hoyrat davranıyor. Yaşamın, sevginin, kaybın ve daha nice şeyin tavizsiz bir keşfine dönüşmesi gereken anlatı, seyirciyi en kolay yakalayabileceği anlara yöneliyor. Gözyaşlarınız teninizde küçük birikintiler oluştururken suyun daha derinine dalmak istiyorsunuz. Ancak film, bu gri alanları kapının dışında bırakarak mümkün olduğunca risk almamayı seçiyor.

Bu kontrollü anlatım tercihinin tek kusuru, derinlikli bir hikâyenin önünü kapatması değil. AJ Dungo, kendi çekincelerini ve ruhsal dalgalanmalarını kitapta açıkça ortaya dökerken bunun okuyucu için hazırlanmış bir eser olmadığını fark ediyordunuz. Anlatı, asıl odağını belirli aralıkla değiştirerek ortaya meditatif bir zihin akışı çıkarıyordu. Bunun, dalgalara hükmeden bir anlatıcının değil, onun üstünde kendi hayatını anlamlandıran sıradan bir sörfçünün ağıtı olduğunu anlıyordunuz. Film ise hafızayı çok daha hesaplı yollarla aralamaya çalışıyor. Nitekim ardı ardına gelen dokunaklı anlar, nadiren karakterleri tanımamızı daha mümkün kılıyor. Bu nedenle, senaryo sizi hep aynı yerlerden dağıtmayı amaçlayan tekrarcı ve sığ bir hâl alıyor.

Her şeye rağmen, In Waves‘in etkisiz bir film olduğunu iddia etmek güç. Sadece durup bekleyen o sıradan anlarda – animasyonların ve müziklerin de etkisiyle – kendinizi zor bir dalgaya göğüs gererken bulabiliyorsunuz. Ancak geri kalan kısımlarda, izlediğimiz aşk öyküsünü idealist bir çerçeveden çıkaramayan fazla korunaklı bir anlatı görüyoruz. Öyle ki, karakterler hiçbir gerçek dertleri olmayan, sadece belirli bir kontrast oluşturmak için gerekli araçlar gibi hareket ediyor. Sadece bu da değil. Diyaloglar her zaman öyküye hizmet ediyor, rastgele ve hayatın içinden anlar yaşanmıyor, duyguların sönmesine hiç izin verilmiyor… In Waves, AJ Dungo‘nun anılarına saygıda kusur etmeden derli toplu bir anlatı kursa da, onu bir adım öteye taşımak için gereken cesareti gösteremiyor. Fazlasıyla sıkıştırılmış formu nedeniyle henüz suya alışamadan kenara dönüyor, içinde sakladığı potansiyeli tam anlamıyla dışa vuramıyor. Rüzgârı arkasına alıp öylece süzüldüğü o aşkın halini ne yazık ki hiç göremiyoruz.


Tunahan İbiş‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

The Diary of a Chambermaid: Kaybedecek Zinciri Bile Yok

Bitter Christmas: Almodóvar’ın Kendisiyle Hesaplaşması

TUNAHAN İBİŞ
Gündüzleri bilgisayar mühendisi, geceleri sinema yazarı ve editör.

The Diary of a Chambermaid: Kaybedecek Zinciri Bile Yok

önceki yazı

Nimrods: Akorların Arasında Büyümek

sonraki yazı

Yorumlar

Yorumlar kapatıldı.

Bunlar da ilginizi çekebilir