Yolda olmak, yalnızca varmayı düşündüğümüz o yere ulaşmayı beklemek değil; bilakis, bir devinimdir. Bu devinimin içinde olmak ise asıl iftihardır. Anthony Bourdain’in bizlere bıraktığı en büyük miras tam olarak buydu: yolculuğun kışkırtıcı güzellikleri arasında kaybolmak. Tony, kuşkusuz ki Beat Kuşağı’ndan aldığı ilhamla, söz konusu kayboluşun içerisinde bir arayış içerisindeydi. Sunduğu televizyon programlarında ise, dönemin toplumsal beklentilerinin aksine, kendi hayatında var olmaya çalıştığı personasını ekrana yansıttı. Kırılgan, duyarlı, karizmatik ve derin gerçekliğiyle içimizden biriydi. Hassas insanlar için karşı konulamaz bir eziyet olan dünyamızın ağırlığına dayanamadan 2018 yılında aramızdan ayrıldı.
Anthony Bourdain’in bir filminin çekilmesi fikri ise 2024 yılında hayat buluyor. The Holdovers (2023) filmiyle akıl almaz bir çıkış yapan Dominic Sessa’ın kadroya katılmasıyla hikâye az çok şekillenmeye başladı. Yönetmen koltuğunda Matt Johnson’ın oturduğu, A24 yapımı filmde deneyimli oyuncu Antonio Banderas’ın yanı sıra Emilia Jones ve Leo Woodall gibi yeni kuşağı temsil eden oyuncuları da görmek mümkün.
Tony, çeşitli kadrosuyla bizlere Anthony Bourdain’in hayatından bir kesit sunuyor. Uyarladığı dönem ise bir hayli manidar. Hayatımızı bir parabol gibi düşünürsek, bu fasıl Bourdain için parabolün başladığı nokta olacaktır. Çünkü bizi No Reservations ve Parts Unknown programlarından öncesine, hatta dünyaca ünlenmesini sağlayan The New Yorker makalesi Don’t Eat Before Reading This’ten de öncesine götürüyor. Yemeğin birleştirici gücünün henüz farkında olmayan genç bir adamın Provincetown’da geçirdiği günleri konu alan bir 70’ler yazındayız.

Kervan Yolda Düzülür
Hayat, beklemediğimizi beklemektir. Perdemiz, yazar olma motivasyonuyla savrulan genç Tony’nin gözünden açılıyor. Başvurduğu burs programının verdiği kıvançla etrafa caka satan bir Bukowski, aynı zamanda Tanrı’nın bir gün kendisini ödüllendireceğinden bir o kadar emin bir Salinger olarak karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını düşünemeyecek kadar da toy olduğunu görüyoruz.
Tony, başvurduğu yazarlık burs programından ret almasıyla birlikte hayatını bağladığı güçten yoksun kalıyor. Bu yoksunluk, onu reddedilemez bir amaçsızlığa sürükleyeceği anda yola çıkmaya karar veriyor. Battı balık yan gider hesabıyla plansız, programsız ve parasız yolculuğuna başlıyor. Çünkü Tanrı’nın yarattığı ilk şey yolculuktur. Sonunda ve başında olduğumuz insan ise aynı kişi değildir. Onu bu yolculuğa dürten ise hayvanlarla insanları aynı tutan şey, yani libidonun ta kendisi. Üniversiteden hoşlandığı Nancy’nin peşinden Provincetown’a yol almasıyla hikâye asıl kalıbına girmeye başlıyor.
Seyri boyunca okuduğu On the Road romanından, kendisine Anthony yerine Tony diye seslenilmesini istemesinden tutun, Provincetown’a vardığı zaman bahsettiği istiridye hikâyesine kadar fan service‘lerle donatılmış yavan bir hikâye olabileceğinden korku duymuştum. Fakat Tony, Anthony Bourdain’in olduğu kişinin iki uç noktasını alıp bunları filme çok iyi bir şekilde yansıtmış. Avare, marjinal imajını filmin ilk bölümünde çizerken diğer kısmında ise kolektivist, kapsayıcı bir kişilik olarak konumlandırmış bir eser ile karşı karşıyayız.

Kötü Mizacım, Çarpık Zihnim
Nancy’i bulma umuduyla Provincetown’da orası senin, burası benim dolaşan Tony, gecenin sonunda sarhoş olarak postalandığı mekânda beklenmedik bir varış noktasına ulaşıyor. Burada Sal (Leo Woodall) ve şef (Antonio Banderas) ile tanışmasıyla öykünün rotası belirlenmiş oluyor. Tony’nin olmak istediği karakterin tezahürü olan Sal; hırçın, atılgan ve umursamaz biri olarak resmediliyor. Güç ilişkileri bakımından da Tony’nin Sal’in etrafında pervane olması, bu sebeple kaçınılmaz oluyor.
Sal’in etrafında şekillenen hikâyede Anthony Bourdain, kuşağının sınırlarını ve kabullerini aşan, dalgın ve narin bir portre olarak çiziliyor. Ağustos böceği gibi rahat, anaokuluna giden bir çocuk gibi aklı bir karış havada olan birisi. Seyir boyunca pek çok defa kişiliğinin bu özelliklerine dikkat çeken yapıt, Çehov’un tüfeğinden hareketle sırf var olmak için kendisini kıvrandırmıyor. Tony, ilgi ve isteklerini şekillendirmek konusunda aciz, bir yalanın peşinden gidebilecek kadar da açgözlü biri olarak çiziliyor.
Yavaş yavaş ikinci faslın örülmeye başlandığı sırada, şef karakterinin görünürlüğü de artmaya başlıyor. Sal ile müthiş bir tezatlık gösteren şefi, hayatta ait olduğu konumu bulmuş, çok daha oturaklı biri olarak görüyoruz. Şef, birçok tuhaf marifetinin yanı sıra Tony için bir güç ilişkisinden çok, bir lider olarak hayatına tesir etmiş bir figür. Ayrıca, tutkusunu yarım kilometre öteden hissettirebilecek kadar da karizmatik.

Clambake
Antonio Banderas’ın karakteri, görünürlüğü artmaya başladığı andan itibaren filmi ablukaya alıyor. Onu, Tony’i izlerken etkilenmemenin elde olmadığı bir “sahne çalan” olarak tanımlayabiliriz. Anthony Bourdain de bundan nasibini pek tabii alıyor. Yemeğe olan tutkusunu, François Vatel’in portresinin anlamlandırılmaya çalışıldığı sahnede görüyoruz.
Vatel’e ayrı bir paragraf açmak gerekirse, XIV. Louis’in onuruna verilen bir ziyafetten sorumluydu. Disiplini, onu sorumluluk bilinci yüksek bir mertebede tutmuş ihtiraslı biriydi. Bu davet için verdiği teslimatın gecikmesinden dolayı o kadar mahvolmuştu ki, hayatına son vererek acısından kurtuldu. Vatel’in – Japon edebiyatından fırlamışçasına – yaptığı işe duyduğu saygı, şef karakterinin yalnızca bir parçası olarak Tony’ye tesir ediyor.
Şefin baskın olarak gösterdiği bir diğer parçası ise müşterek bilinç. Dayanışma içerisinde ne kadar güzel olduğumuzu gösteren mizansenlerden aldığımız haz; – kompozisyon, ses ve renklerin dışında – armoniye renk katan birlikteliğimizdi. Anthony Bourdain’in programlarında da görebildiğimiz bu tutum, belki de içgüdüsel bir samimiyeti ifade ettiği için hatırımızda bu kadar ilahi kalıyor.

İstiridye
Film, Anthony Bourdain’in hepimizden farksız, parmakla gösterilmeyen biri olduğu yılları merceğine alıyor. Yazarlık kariyerinin dalgalandığı o aylak zamanlarını Provincetown’a uzanan plansız yolculuğu üzerinden dolduruyor. Bununla beraber, ilerleyen yıllarda onu tanımlayacak kapsayıcı, duyarlı ve insanları bir araya getiren kişiliğini Sal ve şef karakterleri arasındaki karşıtlık üzerinden biçimlendiriyor. Yolculuk boyunca yemek, yalnızca anlatının bir parçası olmaktan çıkarak, insanların ortak bir paydada buluşmasını sağlayan bir araç hâline gelirken; şef karakteri ise Bourdain’in ileride dönüşeceği kişiliğin ve yemeğe duyacağı tutkunun habercisi olarak önlerde yerini buluyor.
Tony, seyahatin bizlere neler sunabileceğini gösteren bir anlatıya sahip. Radikal bir aydınlanma anıyla ilgilenmiyor çünkü yolun sonunda edindiğimiz değerler çoğu zaman önemi bir anda çıkagelmiyor. Mamafih, bir yaz tatilini izlediğimiz Anthony Bourdain’in hayatı sadece iki saate sığdırılabilecek kadar yetersiz değil. Tony’nin amacı da bunu doğruluyor, zira bize sadece ilerlemeye başlamak için bir adım atmak gerektiğini gösteriyor. Seyahatin başında, ortasında veya sonunda olanlar şöyle haykırıyor: Hareket edin. Yaşadığınız o anlara sahip çıkın. Yeni yerler keşfedin. Yemeğe, insana ve kültüre saygı duyun.
“Seyahat sizi değiştirir. Bu hayatta ve bu dünyada ilerledikçe bir şeyleri biraz değiştirirsiniz, ne kadar küçük olursa olsun arkanızda izler bırakırsınız. Ve karşılığında, hayat ve seyahat üzerinizde izler bırakır.”
― Anthony Bourdain
Ömer Faruk Edremit‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar