53
YAZARIN PUANI

Netflix’in son yıllardaki altın madeninin true-crime eserleri olduğu söylenebilir. Modern izleyicide tuhaf bir karşılık bulan seri katil “belgesellerinin” düzenli olarak platformun en çok izlenen içerikleri arasında yer alması, yapımcıları daha fazlasını finanse etmeye de teşvik etmiştir şüphesiz. Ted Bundy, Jeffrey Dahmer ve Ed Stein gibi seri katiller tükenmiş olacak ki, sıra seri katilden çok teröriste yakınsayan, FBI’ı en çok uğraştırmış isim olan Unabomber, namıdiğer Ted Kaczynski‘ye gelmiş.

53
YAZARIN PUANI

Filmin Kaczynski’nin güncel popülerliğinden faydalanmak istediği ortada. Zira, 2017’deki Manhunt: Unabomber dizisiyle modern izleyiciler arasında popülerlik kazanan Kaczynski’nin Netflix’te 4 bölümlük Unabomber: In His Own Words adında bir belgeseli bulunuyor. Dolayısıyla, başrollerini Russell Crowe ve Jacob Tremblay gibi iki yetenekli aktöre emanet etmiş bir filmin başarısız olması pek de mümkün değilmiş gibi görünüyor.

Unabomber-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Janus-Metz-Jacob-Tremblay-Russell-Crowe-Shailene-Woodley-Annabelle-Wallis

Başarısız Bir Kopya

Kendisini bir teröristten ziyade devrim lideri olarak gören Kaczynski’nin hikâyesi, 16 yaşında girdiği Harvard’daki günleri ve manifestosunu gazetelerde yayınlattığı 1995 yılındaki soruşturma arasında git gellerle anlatılıyor. Hikâyenin 1995’te geçen kısmı, Unabomber’ı neredeyse hiç göstermeyerek çoğunlukla bu film için yaratılmış kurgusal FBI ajanı Joanne Miller’ın kurum içinde maruz kaldığı cinsiyetçiliğe odaklanıyor. Bu yönüyle The Silence of the Lambs’deki Clarice Starling’i çağrıştıran karakterin yazımı, maalesef öncülüne sunulan derinlikten bir hayli uzak. Shailene Woodley, bu tek yönlü karakteri izlenebilir kılmak için elinden geleni yapsa da, hikâyenin günümüze yakın kısmı basit bir soruşturma kesiti olmaktan öteye gidemiyor. Tek bir fikre odaklanan karakterimiz, kimseyi dinlemeden ısrarla fikrinin peşinden gidiyor ve sonuca ulaşıyor. Buna karşın, David Fincher’ın Zodiac’ının ustalıkla yansıttığı, böylesi bir soruşturmayı sürdürmenin işin içindeki bireylere bindirdiği yüklere karakterin yolculuğu esnasında pek değinilmiyor.

1958’de başlayan Harvard günleriyse Kaczynski’yi daha naif bir yerden alıp daha sonra dönüştüğü radikal kişiliğe götürmeyi hedefliyor. Fakat hem 1995 kesitlerinde Kaczynski’yi hiç görmeyişimiz hem de karakterin geçirdiği değişimin tek bir olaylar serisine bağlanması, bu bağlantıyı fazlasıyla zayıf bırakıyor. Kaczynski’nin geçirdiği değişimi, dönemin Harvard profesörü Henry Murray’nin düzenlediği tek bir deneyin kötü giden sonucuymuş gibi göstermek, yoğun bir politik ajandası olan Unabomber’ı basit bir kurbana dönüştürme riskini taşıyor. Bunların yanına bir de 2023 yılındaki intiharına kadar mental durumu sürekli tartışma konusu olmuş, bugün bile hâlâ üzerinde bir uzlaşıya varılamamış karaktere filmin düşüncesizce yapıştırdığı “şizofreni” tanısı eklenince hikâyenin basitliği iyice tadınızı kaçırıyor. Filmin aşırı uzatılmış bir montaj sekansı gibi işleyen Harvard kesitleri, yine Russell Crowe’un başrolünde oynadığı A Beautiful Mind’ın başarısız bir tekrarı olmanın ötesine ne yazık ki gidemiyor.

Unabomber-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Janus-Metz-Jacob-Tremblay-Russell-Crowe-Shailene-Woodley-Annabelle-Wallis

Etkileyici Başrol Performansları

Senaryo yazımındaki başarısızlık, Tremblay ve Crowe’un performanslarını gördüğünüzde iyice canınızı sıkıyor. Çünkü iki aktör de karakterlerine hak ettiklerinden fazlasını verebilmek için ellerinden geleni yapıyor. Russell Crowe, yaşıyla gelen oturaklı karizmasını tatlı dilli bir manipülatöre aktarmayı çok iyi başarıyor. Filmi izlerken oynadığı karakterin 16 yaşında etkilenmeye açık bir matematik dahisini ne kadar kolaylıkla pençesine alabileceğini net bir şekilde görebiliyorsunuz. Jacob Tremblay de monolog ağırlıklı performansına gerekli incinmişliği her sahnede verebiliyor. Unabomber üzerinizde biraz olsun duygusal bir etki bırakacaksa, bu da üstün performansıyla karakterinin geçirdiği trajik dönüşümü böylesine saf gösterebilen Tremblay sayesinde.

Fakat tüm bu performanslar, filmin kurduğu basit neden-sonuç ilişkisi ve Sam Chalsen ile Nelson Greaves ikilisinin derinliksiz senaryosunu kurtarmaya yetmiyor. Ayrıca belli sahnelerden gerilim sağabilmek için aşırı çaba gösteren müzikler ve kurgu tercihleri, izlediğiniz şeyi ciddiye almanızı iyice zorlaştırıyor. Unabomber’ın Amerika’yı dehşete düşüren yanı, herhangi bir kargo paketinin ölümcüllüğüydü ve bu başlı başına yeterince gerilim yaratabilecek bir konsept. Fakat film, bu potansiyeli olabilecek en banal şekilde aşırı yakın plan kullanımları ve “Şimdi gerilin!” diye bağıran müzikler aracılığıyla mahvediyor. Geriye yalnızca yarım dikkatle izlenebilecek bir yayın platformu “içeriği” kalıyor.

Janus Metz’in filmi, Unabomber gibi tartışmalı bir figürün derinliğini yansıtmaya maalesef yetmiyor. Yaklaşabileceği onlarca açıyı elinin tersiyle itip hikâyeyi basit bir olay örgüsüne sığdırması, günün sonunda elimizde herhangi bir yayın platformu filminden fazlasının kalmamasına neden oluyor. Kaczynski’nin geçirdiği dönüşümü hakkıyla incelemeyi başaramayan film, Crowe ve Tremblay’nin başarılı performanslarına da ihanet ediyor. Basit bir patlamış mısır filmi olarak izlenebilir fakat türün iyi örneklerine yakın bir deneyim sunmasını beklemeyin.


Tuncer Haydarlar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

The Whisper Man: Korkunun Fısıldayan Bir Soyadı Var

The Last House: Shyamalan Tarzında Lovecraftvari Gizem

Tuncer Haydarlar
Bilimkurgu, fantazya ve korku edebiyatı tutkunu. Sinema sever. Çizgi roman çevirmeni, editörü ve okuru. Çakma YouTuber.

Filmekimi 2026 Kaçırılmaması Gereken 15 Film Önerisi

önceki yazı

Yorumlar

Yorumlar kapatıldı.

Bunlar da ilginizi çekebilir