Çocukken bizi korkutan çoğu canavarın, ışıklar kapandığında yatağımızın altında olduğuna inanırdık. The Whisper Man ise canavar olanların yatağın altında veya kapının arkasında değil, nesilden nesile duyulan bir fısıltının içinde saklanabileceğine işaret ediyor. Alex North’un aynı adlı romanından uyarlanan The Whisper Man’in yönetmen koltuğunda James Ashcroft oturuyor. Bir polisiye yazarı, eski dedektif bir baba ve parçalanmış baba-oğul ilişkileri; yıllar önce yakalanan bir seri katil, taklitçisi ve kaybolan çocuklar ekseninde yeniden canlanmaya başlıyor.
Oyuncu kadrosunda Adam Scott, Robert De Niro, Michelle Monaghan ve Michael Keaton gibi isimleri barındıran film, 90’ların yavaş tempolu seri katil filmlerini yeniden ürettiğini gizlemeye çalışmıyor. Se7en, The Bone Collector, The Silence of the Lambs, L.A. Confidential gibi filmlerin mirasını taşıyan Netflix’in yeni filmi The Whisper Man; eski kasetlere kaydedilen sesler, kendi istekleriyle gecenin bir yarısı evi terk edip sırra kadem basan çocuklar, yeni alınan evin harabe bodrum katı, polis soruşturması, yıllar önce yakalanan ve dolayısıyla kapandığı düşünülen bir seri katil dosyası üzerinden oldukça bilindik ama etkili bir atmosfer kuruyor.
Bu yazı The Whisper Man filmi hakkında spoiler içerebilir.

Fısıltının Ardındaki
Sekiz yaşındaki oğlu Jack ile geçmişinden uzaklaşmak için Amerika’nın küçük bir kasabasına yerleşen Tom Kennedy, yeni bir başlangıçtan çok, geçmişin yeniden hortlamasıyla beraber kasabada çocukların kaybolması ve taklitçi bir seri katil ile karşı karşıya kalır. Kayıp çocuklar ve yıllar evvel yakalanan seri katil Frank Carter arasındaki bağlantıyı fark eden kasabanın polis memuru Amanda Beck, geçmişin derinliklerine inmeye karar verir. Carter, kamuoyunda ve polis kayıtlarında çocukları kaçıran, onlarla konuşan ve bu konuşmaları kasetlere kaydettikten sonra onları öldüren “Whisper Man” olarak tanınmaktadır. Uzun yıllardır hapiste olan Carter’ın yeni bir cinayet işlemesi mümkün olmadığından Beck için geriye tek bir ihtimal kalmaktadır: Ya Carter’ın daha önce yakalanamayan bir suç ortağı yeniden ortaya çıkmıştır ya da Carter’ın bir taklitçisi vardır.
Film, izleyiciyi çok da bekletmeden, yıllar önce Whisper Man’i yakalayan emekli bir dedektif olan Pete’in, Tom’un babası olduğunu açıklıyor. Böylelikle yeniden başlayan kayıplar, bozulmuş bir baba-oğul ilişkisiyle kesişiyor. Oğluyla işi gereği çocukluğundan beri istediği bağı kuramayan Pete ve babasının hayatının hiçbir döneminde yanında olmadığı fikriyle büyümüş olan Tom, Jake’in kaçırılmasıyla beraber yıllar sonra aynı tarafta olmaya çalışıyor. Söylemek gerekiyor ki, filmin güçlü olduğu en önemli nokta burası. The Whisper Man, yalnızca çocukları kaçıran ve onları öldüren bir seri katil ve onu kopyalayan bir taklitçinin hikayesini anlatmak yerine, babaların çocuklarına bıraktıkları miras üzerinden bir korku anlatısı inşa etmeye çalışıyor. Ancak ne yazık ki, film bu fikrin potansiyelini tam olarak kullanamıyor.
Robert De Niro, The Whisper Man performansında beklenin aksine oyunu büyük hareketlerle değil, sessizliği ile kuruyor. Pete, klasik korku sinemasında “emekli, başarılı bir dedektif geçmişten günümüze seken olaylar silsilesi için göreve yeniden dönüyor” klişesi üzerine kurulu bir karakter gibi görünse de; oğluyla kuramadığı baba-oğul ilişkisini, uzun yıllardır içinde biriktirdiği suçluluk duygusunu ve o geç kalmışlık hissini birkaç anlamlı bakış, kısa ama net cümleler üzerinden izleyiciye aktarıyor. De Niro’nun bu sade ama etkili performansı Adam Scott’a alan açarken, aynı zamanda karakterin sessizlik üzerinden inşa ettiği geçmişi yansıtıyor.
“Komedi oyuncusu” kimliğinden oldukça uzak bir karakteri canlandıran Adam Scott, oğlunu tek başına büyütmeye çalışan ve alkol problemleri olan eşini kaybetmiş yaslı bir baba olarak filmin duygusal yükünü çoğunlukla sırtlıyor. Scott’ın performansı, gerilimi yüksek tutmak için etkili bir şekilde kullanılmaya çalışılmış olsa da, filmin anlatısı karakterin korkularını izleyiciye anlatmakta silik kalıyor. Çünkü Tom Kennedy, sadece oğluna ne olduğu fikrinden değil, babası gibi bir baba olmaktan da korkuyor. Tom ve Pete arasındaki bu baba-oğul meselesi ne yazık ki derinleştirilmiyor. Bahsi geçen ilişkinin, filmin belki de en önemli dramatik unsurlarından biri olmasına karşın, yıllarca görüşmemelerinin ya da Tom’un duyduğu öfkenin sebebini bilmiyoruz. Bu önemli dramatik unsurun yokluğu, filmin duygusal finalinin ağırlığını bertaraf ediyor.

Zihinsel Bir Korku
Filmin tartışmasız en önemli silahı Michael Keaton. Frank Carter, hikayenin büyük bir bölümünde yer almamasına ve hapishanede olan bir karakter olmasına rağmen, filmin atmosferini belirleyen unsurlardan biri. Frank’i gördüğümüz sahneden itibaren, usta oyuncu filmin gerilim dozunu bir hayli yükseltiyor. Nitekim Keaton; Frank’ı karikatürize etmeden, tuhaf, rahatsız edici ve tahmin edilemez bir karakter olarak oynuyor. Pete ile yaptıkları görüşmelerde manipülasyon yeteneğini iliklerimize kadar hissettiriyor. Geçmişte işlediği cinayetlerin ardındaki nedenleri ya da psikolojik sebepleri açıklamaktan çok, Pete’in zihnine girmeye çalışan ve onu yönlendiren bir manipülatöre dönüşüyor.
Bu noktada Keaton’un sergilediği oyun oldukça önemli çünkü Frank korkutuculuğunu heybetli cüssesinden, fiziksel gücünden veya deliliğinden almıyor. Karakterin gücü, insanların kendisini dikkatle dinlemeye ve bakmaya zorlayarak kurduğu psikolojik üstünlükten geliyor. Anlatı, Frank’i tanıdık seri katillerden sıyırarak, çocukların hayatına sinsice sızan bir zehir gibi konumlandırıyor. Çocuklara fısıldayarak konuşması da bu noktada The Whisper Man’in fiziksel değil, zihinsel bir korkuya dönüşmesini sağlıyor. Ne var ki, film Michael Keaton’ın büyük bir ustalıkla yarattığı bu tuhaf ve rahatsız edici havayı uzun süre koruyamıyor ve Frank’in sahneleri bittiğinde gerilimin dozu da büyük ölçüde düşüyor.
Filmin belki de en karanlık anlatı fikri, Frank ve oğlu arasındaki ilişkide saklı. Francis Jr.’ın, babası Frank tarafından manipüle edilerek cinayetleri kendi neslinde de devam ettirmeye çalışması sadece bireysel bir tercih değil; nesilden nesile aktarılan bir travma miti olarak da okunabilir. Bu açıdan, filmin sonunda Frank’ın öldürdüğü belki de oğlu değil, oğlunda gördüğü kendi kırılgan yansımasıdır. Buna karşın film, anlatıyı çok daha derin bir psikolojik gerilime dönüştürebilecekken, tüm bu fikirleri yüzeysel bırakmayı tercih ediyor. Anlatı, bir noktadan sonra karakterlerin psikolojilerini göstermek yerine, bir sonraki olay hakkında ipucu vermeye ve izleyiciyi final sekansına hazırlamaya odaklanıyor. Maalesef ki, sonuç itibarıyla bunlardan hiçbirini finale taşıyamıyor.
Filmin gizemini korumayı başardığı tek unsur belki de mavi kazaklı kız.
Jake, babasıyla taşındıkları yeni evlerinde mavi kazaklı bir kızla konuşuyor ve onu gerçek bir insan olarak görüyor. Film boyunca var olup olmadığı muğlaklığını koruyan bu karakter seyirciyi ikilemde bırakıyor. Annesinin ölümünden sonra yaşadığı travmanın etkisiyle yaratılan hayali bir arkadaş da olabilir, taklitçiye yardım eden bir kişi de. Ancak filmin sonunda, Tom’un yeni kaybettiği eşinin gençlik fotoğraflarında, Jake’in tarif ettiği gibi mavi kazaklı birinin fotoğrafını görmesi sis perdesini nispeten aralıyor. Mavi kazaklı kızın aslında Jake’in annesinin ruhu veya oğlunu korumaya çalışan bir nevi hayalet olabileceği ihtimali güç kazanıyor.

Fısıltıdan Fazlasını Duymalıydık
The Whisper Man’i izlerken benzer geçmiş filmleri hatırlıyoruz.
The Silence of the Lambs’in seri katil soruşturması, Se7en’ın karanlık atmosferi, The Bone Collector’ın suç dünyası ve Prisoners’ın çocuk kaçırılma hikâyesinin bir birleşimi gibi olan The Whisper Man, dikkat çekici tüm bu unsurlara rağmen kendisi için yeni bir anlatı geliştiremiyor. 90’lara ve 90’lar korku sinemasına duyulan özlem bu tercihin başlıca sebebi olsa da, film bu mirası kendi anlatı dilini oluşturmak için kullanamadığından çoğu zaman yalnızca öncüllerini tekrar ediyor. Sonuç olarak, kendi sesini bulmakta oldukça zorlanan bir yapım izliyoruz.
The Whisper Man, zayıf bir fikirden yola çıkan bir film değil. Aksine, arkasında oldukça sağlam bir roman, güçlü bir oyuncu kadrosu ve sinematografik açıdan kullanılabilecek birçok iyi fikir var. Ancak film, sahip olduğu potansiyelin altında kalıyor. Michael Keaton’ın sade ama etkileyici performansı, De Niro’nun sessiz ama derin oyunculuğu, Scott’ın şaşırtıcı derecede ciddi ve duygusal performansı filmi ayakta tutmayı başarıyor. Mavi kazaklı kız aracılığıyla yaratılan ikircikli durum ise filmin üzerine düşünmeye değer nadir unsurlarından biri. Ancak tüm bu ögeler; dağınık senaryonun, giderek tahmin edilebilir hale gelen hikayenin ve dakikalar geçtikçe zayıflayan anlatının önüne geçemiyor.
The Whisper Man’in belki de en başat sorunu, izleyici germek için elinde oldukça fazla malzemesi olmasına rağmen bunları kullanmayıp, seyirciye sürekli ne hissetmesi gerektiğini söylemesi. Çocukların kendi rızalarıyla evlerinden çıkıp kaybolduğu, yıllar önce başarılı bir dedektif tarafından yakalanan seri katilin hikayenin merkezine oturduğu, babalarından çocuklarına aktarılan buruk miras ve ölen bir annenin hayaletinin görülüyor olabileceği fikrinden çok daha rahatsız edici ve klişeleri iğdiş eden bir film çıkabilirdi. Ancak The Whisper Man ise birçok açıdan 90’lar korku sinemasının güvenli alanında kalmayı tercih ediyor.
Berk Ful‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar