Romantik komedinin öldüğünü söylemek artık biraz kolaycılık gibi geliyor. Tür hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Asıl mesele, onun uzun zamandır aynı kalıpları tekrar eden, giderek daha risksiz, tahmin edilebilir ve yaratıcılıktan uzak bir alana sıkışmasıydı. Özellikle dijital platformların yükselişiyle birlikte romantik komedi varlığını sürdürse de sinemadaki eski ağırlığını ve “olay” olma hissini büyük ölçüde kaybetmişti. Bu yüzden son birkaç yılda bu türün yeniden büyük perdeye dönmesi, yeni yıldız çiftleri yaratması ve seyircide tekrar heyecan uyandırmaya başlaması açıkçası bizi gerçekten mutlu eden bir gelişme.
Üstelik her romantik komedinin kendi türünü baştan yaratmasına da gerek yok. Bazen iki çekici insanı yan yana koyup aralarındaki zamanla gelişen elektriği izlemek bile gerçekten yeterli olabiliyor. Zaten romantik komedinin en temel zevki biraz da burada yatıyor. Daha ilk sahneden sonunu az çok tahmin ettiğiniz iki insanın oraya nasıl varacağını izlemek. Ama oradan biri çıkıp tanıdık olan bu formülün üzerine gerçekten garip, hatta biraz saçma bir fikir eklediğinde işler ister istemez daha heyecanlı hale geliyor.
One Night Only, tam da bu noktada ilgimizi çeken bir film oldu. Çünkü film sadece “iki insan tanışıyor ve birbirlerinden hoşlanıyor” fikrinde tıkılıp kalmıyor. Bunu, evlilik öncesi cinselliğin yasak olduğu, bekar insanların yılda yalnızca bir gece özgür bırakıldığı tuhaf bir dünyanın içine yerleştiriyor. Daha filmi izlemeden bile insanın kafasında onlarca ihtimal belirebiliyor: Bu kadar baskı, bu kadar geri sayım ve bu kadar büyük bir toplumsal kuralın ortasında romantik komedi nasıl işleyecek? Bir de işin başında romantik komedi konusunda usta bir isim olan Will Gluck varken. Easy A, Friends with Benefits ve Anyone But You filmlerini yönetmiş birinden söz ediyoruz. Demek istediğim şey, yönetmenin iki çekici insanı birbirine yaklaştırmayı, onları önce birbirinden uzaklaştırıp sonra tekrar aynı noktada, bu kez daha şehvetli bir şekilde buluşturmayı gayet iyi bilen biri olması. Bu yüzden One Night Only, henüz filmi izlemeden bana hem tanıdık hem de yeni bir şey vadetti. Açıkçası film konusundaki beklentimi yükselten şey tam olarak buydu: Gluck’ın bildiğimiz romantik komedi reflekslerini, bu kez çok daha tuhaf ve biraz daha tehlikeli bir dünyanın içine bırakacak olması.

Bu Kadar Çılgın Bir Fikir Neden Bu Kadar Uslu?
Filmin merkezindeki çiftimiz Owen ve Allie. Owen evlenme teklifi etmek üzere olduğu üç yıllık ilişkisinden yeni bir deneyim yaşamak bahanesiyle terk edilmiş, Allie ise yılın o meşhur gecesinde karşısına gerçekten hoşlanabileceği ve bağ kurabileceği bir partnerin çıkmasını umut eden biri. İlk bakışta ikisi de romantik komedi filmlerinden tanıdığımız tiplere yakın duruyor, ama bizce onları seyirci tarafından sevilebilir yapan şey tamamen kusursuz olmamalarından geçiyor. Özellikle Owen’ın klasik ideal sevgili kalıbına sokulmaması dikkat çekici. Film, onu her doğru şeyi söyleyen, her kadının anında âşık olması gereken kusursuz bir adam gibi sunmuyor. Bazen yanlış şeyler söylüyor, bazen kendini rezil ediyor, bazen kıskanç oluyor ve bazen de fazlasıyla çaresiz görünüyor. Yani film bize “Bakın, bu adam mükemmel, Allie neden bunu göremiyor?” gibi fikirler düşündürtmüyor. Owen’ın çekiciliği yavaşça ortaya çıkıyor. Onu sevmeye başladığımız anlar, romantik komedinin kahramanı olmaya çalışmadığı anlar oluyor. Pizza dükkanında Allie ile konuşurken, onun kahve tercihini hatırladığında ya da yanında biraz daha savunmasız olabildiğinde, karakter bir anda daha sıcak geliyor. Bize kalırsa Callum Turner bu karakter için mükemmel bir seçim olmuş. Owen’ı gereğinden fazla parlatmadan sempatik bir karakter olarak canlandırmayı başarmış.
Hikayenin Allie tarafında ise, Monica Barbaro filmin enerjisini ciddi biçimde yükseltiyor. Karakterin yaşadığı yaklaşık on beş saatlik bir zaman dilimi boyunca ne istediğinden tamamen emin olamaması, bir yandan romantik bir bağ ararken bir yandan da gecenin baskısına kapılması oldukça doğal hissettirdi. Ama filmde en sevdiğim anlar kesinlikle Allie’nin kafasında kurduğu hayallerdi. O sahnelerde film bir anda kendi zincirlerini kırarak daha seksi, daha komik, daha heyecanlı, daha özgür ve daha tuhaf hale geliyor. Karakterin zihnine girdiğimiz o kısa anlarda, filmin geri kalanında eksikliğini hissettiren bütün enerji ortaya çıkıyor. Açıkçası birkaç kez “Keşke bütün film biraz daha bunun kadar cesur olsaydı” diye düşünmeden edemedim. Çünkü filmin en büyük çelişkisi tam burada yatıyor: Elinde çok yüksek sesle çalışan bir fikir var, ama film çoğu zaman fısıldamayı tercih ediyor.
İnsanların yılda yalnızca on iki saatliğine özgürce cinsel deneyim yaşayabildiği bir gece, bize göre daha kaotik ve taşkın olmalıydı. Böyle bir gecede şehir kontrolü daha çok kaybetmeliydi, insanlar daha çok paniklemeliydi ve herkesin kafasındaki geri sayım saati daha yoğun hissedilmeliydi. Filmdeki reklam panoları, özel kampanyalar, kalan son prezervatif için verilen mücadele gibi detaylar bu dünyanın potansiyelini gösteriyor. Özellikle bu nesnelerin paradan daha değerli hale geldiği anları çok eğlenceli bulduk. Bunlar, tam olarak bu dünyanın gerçekten de böyle olabileceğini düşündüren küçük fikirlerden biriydi. Ama mesele sadece filmin yeterince çılgın olmaması değil, One Night Only bir yandan insanların cinsel özgürlüğünü sınırlayan bir düzeni eleştirirken, diğer yandan da kendi anlatımında cinselliğe mesafe koyuyor. Bu yüzden zaman zaman karşı çıktığı muhafazakarlığın bir kısmını kendi içinde yeniden üretiyormuş gibi hissettiriyor. Asıl eksik olan daha fazla açık sahne değil, filmin kendi fikrinin gerektirdiği özgürlüğü ve taşkınlığı gerçekten kucaklayamaması.

Yarasa ve Deniz Feneri
Bütün bunlara rağmen filmi gerçekten sevdim. Bunun en büyük nedeni ise Owen ve Allie. İkisi de izleyicilerin bağ kurmasına çok açık olan karakterler ve bu, romantik komedi için küçümsenecek bir şey değil. Daha ilk karşılaşmalarından itibaren, insanların onların birlikte olmasını istemesinin sebebini sadece ikisinin de çekici olmalarına bağlamak haksızlık olur. İkisinde de çok hafif yalnızlık, biraz hayal kırıklığı ve biraz da “bu gece bari bazı şeyler doğru gitsin” duygusu var. Bu yüzden sürekli yeniden karşılaşmaları bir noktadan sonra yalnızca tesadüf gibi gelmemeye başlıyor. Sanki gece, onları istemeden de olsa sürekli birbirlerine geri gönderiyor. Başlarda bu tekrarlar biraz abartılmış senaryo numarası gibi görünse de, film ilerledikçe fikrimiz değişti. Owen ve Allie sürekli birbirinden uzaklaşmaya çalışıyor ama her karşılaşmalarında aralarındaki kıvılcım biraz daha büyüyor. Bir bakış, bir laf, küçük bir utanç, başka biriyle yaşanan kötü bir deneyim… Bize göre filmin romantizmi, büyük jestlerden çok küçük birikimler üzerine kurulduğunda çok daha iyi çalışıyor.
Yine de keşke onları daha erken bir zamanda ciddi bir şekilde konuşurken görebilseydik. Çünkü bu ikili, ilk ve uzun anlamlı konuşmasını neredeyse filmin son sahnesi denebilecek bir noktada yapıyor. Pizza dükkanındaki sahnede Owen, gecenin anlam ve önemine ithafen Allie’ye seksin en sevdiği kısmının ne olduğunu soruyor ve kendisi sonraki andaki sakinlikten hoşlandığını belirtiyor. Allie ise asıl heyecanın öncesinde olduğunu söylüyor. Bunlar çok büyük laflar değil ama iki karakterin yakınlığa nasıl farklı yerlerden baktığını birkaç cümle ile anlatıyor. Daha önemlisi ise, ilk kez birbirleriyle gerçekten ilgilenmeye başlıyorlar.
Filmin sonunda asıl tema olan cinselliğin arka plana atılması önemli bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Başından beri herkesin bütün hayatını o tek geceye adadığı bir hikaye izliyoruz. “Yapacaklar mı, yapmayacaklar mı?” sorusu filmin üzerinde sürekli asılı duruyor. Sonrasında bu ikili gerçekten birbiriyle yakınlaştığında asıl meselenin bu olmadığı ortaya çıkıyor. Birbirlerini sevmeleri, tam olarak o anda daha da önemli hale geliyor. Belki bazıları için basit bir olaymış gibi gelebilir, ama bizce filmin kalbi tam olarak burada atıyor.
One Night Only kesinlikle olabileceği kadar iyi bir film değil. Çok daha cesur, tuhaf ve eğlenceli olma potansiyeline sahip bir yapım. Özellikle Allie’nin hayal kurduğu sahnelerde olduğu gibi, o özgür enerjisinin filmin tamamına yayılmasını görmeyi çok isterdim. Ama söz konusu eksikliklerin yanında, bu iki sempatik karakteri izlemekten oldukça keyif aldım. Her şeye rağmen iyi bir romantik komedide insanın istediği şey aslında çok basittir: İki karaktere de gerçekten kapılabilmek. Bizler bu ikiliye kapılmayı kesinlikle başardık.
Nil Su Çakmak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar