20
YAZARIN PUANI

Usta yönetmen Ridley Scott, The Dog Stars ile üretmeye tam gaz devam ediyor. Kısa aralıklarla Napoleon (2023) ve Gladiator II (2024) gibi filmlerle karşımıza çıkan Scott, bu kez ölümcül bir pandemi sonrasında geçen post apokaliptik bir hikâyeyi ele alıyor. Amerikalı yazar Peter Heller’in aynı isimli romanından uyarlanan filmin senaryosunu Mark L. Smith ve Christopher Wilkinson üstleniyor. Ülkemizde 28 Ağustos tarihinde vizyona girecek olan filmin oyuncu kadrosunda ise Jacob Elordi, Margaret Qualley, Josh Brolin, Guy Pearce, Benedict Wong gibi isimler yer alıyor.

20
YAZARIN PUANI

Fransız Yeni Dalgası’nın öncü isimlerinden Claude Chabrol, sinema için “Dalgalar yoktur, yalnızca okyanus vardır.” der. Sinema tek bir dalgayla savrulmaz. Pürüzsüz bir su gibi de karşılamaz bizi. Sadece dalmak isteriz içine. Daldığımızda dibini görmeyi deneyen bir dalgıç hüviyetinde kayboluruz. Yukarısı masmavi iken zemin karanlıktır. Mesele hangi rengin bize nasıl yansıdığıdır. Duyduklarımız suyun içinde gizlenenlere aittir. Bu” okyanus” zamanla her şeyin üstünde bir mevki edinir. Kudreti ve hacmiyle üzerinde hareket edenlere yön verir. Kendisini var edenlerle koordine olmak zorundadır. Yoksa suyun derinliklerinde kaybolmak an meselesidir.

Öyle ya, kimileri kaybolmak için girer suya; kimileri ise yalnızca yüzeyden kendi yansımasını izlemek için. Suyun altında kaybolmayan ve yönünü koruyan bir insan için derinler sürprizlerle doludur. Bulduklarımız, merak ettiklerimiz ve anladıklarımızla daha fazlasını keşfetmek isteriz. Zamanla okyanusun her yerinde benzer sulara rastlamadığımızı anlarız. Her dalışın da aynı derinliğe inemediğini öğreniriz. Gün gelir kimi akıntılar bizi yüzeyde kalmaya zorlar, başka bir gün gelir bizi suyun dibine iter. Eğer sinema bir okyanussa birbirinden ayrılan akıntılar onun hacmini belirler.

Ridley Scott, The Dog Stars ile post apokaliptik bir dünyayı resmetmek ister. Suyun üzerindeki akıntıların farklılığından, çeşitliliğinden faydalanmayı arzular. Zira, sinemadaki hacmiyle bulunduğumuz suyun içerisinde büyük bir alanı kaplamaktadır. Ona yeniden yön vereceğini umar. Fakat bu kez seçtiği akıntılar birbirine karışmaz. Aynı alanda durmaksızın birbirine çarpıp durur. Okyanusun amansız derinliği yitirilmiş, hayran bırakan savuruculuğu ortadan kalkmıştır. Suyun içinde gözlerimizi açtığımızda gördüğümüz şey; yıllarca akıntıya yön vermiş bir yönetmenin artık kendi akıntısına karşı yüzmekte zorlanıyor olduğudur. Ne yazık ki The Dog Stars, bir an önce karaya ulaşmak için çırpınan bir ustanın hikayesi.

The-Dog-Stars-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Ridley-Scott-Jacob-Elordi-Margaret-Qualley-Josh-Brolin-Guy-Pearce

Birbiri Ardına Yok Olanlar

The Dog Stars, insanlığın neredeyse tamamen yok olduğu bir grip salgınının ardından 2035 yılında geçiyor. Eski bir pilot olan Hig’in sevimli köpeği Jasper ve korkusuz dostu Bangley’in mücadele dolu hayatını takip ediyoruz. Scott, ilk saniyeden itibaren duygusal ritmi distopik atmosferin önüne koymaya çalışıyor. Uzun bir süre boyunca da temel bir hikâye arkından bağımsız olarak ilerlemeyi tercih ediyor. Yaşanan olaylara yalnızca tanıklık etmekle yetiniyoruz. Yönetmen; neden burada olduğumuzu, kimlerle yola çıktığımızı ve ne yaptığımızı bize derinlemesine anlatmayı tercih etmiyor. Karakterlerin hislerini genellikle diyaloglar aracılığıyla değil, ekrana sıkıştırdığı sekanslarla yansıtmayı planlıyor. Bu yüzden, neden ve sonuçlar genellikle belirginleşmiyor.

Metin, karakterlerin harekete geçeceği alanların bir öncesini ifade etmeye yararken geri kalan unsurlar Harry Gregson-Williams’ın besteleri aracılığıyla güç devşirmeye çalışıyor. Western sinemasından aşina olduğumuz folk esintili gitar sesleri, tekinsizliği ve ıssızlığı dillendirmenin derdinde. Melankoli ve huzurun çetrefilli ilişkisi, filmin duygusal yoğunluğunun belirsizliğine ve uyumsuzluğuna neden oluyor. Hig’in kaybettiği eşiyle ilgili öğrendiğimiz sınırlı bilgiler ve tekrarlayan flashback sekanslar, duyguyu büyütmek yerine ters yüz ediyor. Zira, Hig’in zihninde olduğu gibi bizim için de görünüp kaybolan basit birer anıdan ibaret kalıyorlar.

Scott, esasında post apokaliptik bir his sineması yaratmayı hedefliyor. Buradaki temel sorun ise arzulanan hissin izleyiciye aktarılırken yeterli fikirlerle çevrelenmemesi. Derinleşmeyen karakterler ve ifade edilmeyen duygularla güçsüz bir hissin ortasına saplanıyoruz. Hig’in akustik gitar ritimleri eşliğinde ıssız kanyonlarda ve ovalarda uçağıyla dolaşmasının Scott‘ın iç dünyasında bir karşılığı olabilir. Ancak konu izleyiciye nasıl geçtiği ise metnin bir hayli yetersiz kaldığını söylemekte fayda var.

Ekranda durmaksızın beliren pastoral bir romantizm var. Bizse ilk saniyeden itibaren bunun neden işe yaramadığından haberdarız. Hatta oyuncuların ününü düşününce yeri geldiğinde bir SNL skecinde gibi hissediyoruz. Diyalog yazımı hakkında karakterlerin ilişkileri için de oldukça eski, körelmiş bakış açılarıyla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Scott, aksiyon sahnelerinde vahşiliği ve atmosferin sertliğini yansıtmak istiyor. Fakat bu sertliğin düzeyi, birkaç şarjörün sıkılmasından ibaret kalıyor. Daha çok teknik alanda sesin kullanımıyla bir farklılık yaratmaya çalışılıyor. Senaryo kolaylığı adına çabucak çözülen sorunlar, hızlıca var olup sönen antagonizmalar ya da apar topar gelişen ikili ilişkiler… Scott’ın hayalini kurduğu birkaç manzara sekansının haricindeki her şey, sadece yok olmakla sınırlı kalıyor.

The-Dog-Stars-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Ridley-Scott-Jacob-Elordi-Margaret-Qualley-Josh-Brolin-Guy-Pearce

Kimin İç Dünyası? Kimin Hayal Gücü?

Melankoli duygusunun post apokaliptik bir hikayeyle birleşmesi, ilk duyulduğunda kulağa fena gelmeyen bir fikir. Aslında bu fikri büyütmek için gerekli olanlar, izlediğimiz karakterlerin diğer hangi duygulara sahip olduğu. Bu duyguları hangi bağlamlar ve paylaşımlarla elde ettikleri… Eğer bugünün perspektifinden farklı bir düzleme ilerliyorsak, haklı olarak aradaki boşlukta neler olduğunun anlatılmasını bekleriz. The Dog Stars, aradaki boşlukları vurgularken bunu kısıtlı sekanslarla geçiştirmesiyle, psikolojik açıdan da neredeyse hayalperest bir denkleme oturuyor.

Scott, terazinin bir kefesine duygusal çatışmaları eklemek istiyor. Buna karşın, milyonlarca insanın ölümünün ardından insanın belki de en ilkel başa çıkma dürtüsü olan “öfkeyi” ekranının hiçbir noktasına eklemiyor. Tüm yaşananların ardından karakterlerin çözümsüz bir melankoliye saplanması, pürüzsüz bir içselleştirmeyi ortadan kaldırıyor. Scott’ın aktarımı, felakette yakınlarını kaybeden insanların ters duygulardan bağımsız var olduklarına şükretmesi gibi dolaylı bir sonuca çıkıyor. Karakterlerin motivasyonları da beklenmedik noktalarda değiştiği gibi, sadece anlık refleksler ölçüsünde anlaşılabiliyor.

Ridley Scott’ın sinema külliyatı içerisindeki bulunduğu konum yadsınamaz bir büyüklükte. Bu bağlamda, yönetmenin gerek oyuncu seçimleri gerekse planladığı bir fikri gerçekleştirmesi konusunda her ne olursa olsun eli biraz bol. Zira, film boyunca yönetmenin hayal ettiği bir anı beyaz perdede göstermeyi derinlikli bir hikâye anlatmaktan daha öne koyduğunu görmek mümkün. Başka bir deyişle Scott, bazı spesifik anların etrafını nasıl geçiştireceğine biraz fazla odaklanmış gibi gözüküyor. Kendisine etkileyici gelen görüntüleri sineması üzerinden eşlediği bir tatmin olma haliyle birleştirmek istiyor. Gerek müzik gerekse sahne kurulumu olarak planlanan bazı sekansların filmin akışı içerisinde bağlamından kopuk durması ise bu arzunun bir sonucu gibi geliyor. Yönetmen, bulunduğu konumla birlikte, seyirciye bir dünyayı anlatmaktan ziyade kendi sinemasında gösterdiği parçalardan keyif çıkarmakla ilgileniyor. Bu yüzden The Dog Stars’ın en büyük sorunu, sinemanın çeşitli yapı taşlarını yaratmış bir ismin kendi hayal dünyasının duvarları ardında kalıp, sadece ona iyi gelen manzaraları hedefliyor olması.

Daha önce bahsettiğim gibi, belki de ucu bucağı görünmeyen bu okyanusun içerisinde kaybolmak, yönünü kaybetmekten ziyade bir insanın kendi akıntısının dışına çıkamamasıyla ilgili. Yoksa bir dönem suların hâkimi olan bir ismin kendi hayal dünyasına olan bu saplantılı gayesi doğrudan başka bir akıntının hikayesi. Bu yüzden The Dog Stars, ne yazık ki derinlere inmeyi reddeden bir ustanın suyun üzerinde kendi yansımasını görmeyi arzuladığı bir anlatı yalnızca.


Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

The Invite: Mükemmel İlişki Yanılgısı

Insidious: Out of the Further: Cehennem Evimizde

Ahmet Duvan
Psikoloji bölümü öğrencisi. Sinema üzerine blog yazarı. Film eleştirmeni.

The Invite: Mükemmel İlişki Yanılgısı

önceki yazı

Coyote vs. Acme: Mahkemede Çakallık Yapılmaz

sonraki yazı

Yorumlar

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir