Alexandre Koberidze, yaklaşık 4 senelik aranın ardından yeni uzun metrajı Dry Leaf ile karşımıza çıkıyor. Üretimi yıllar önce durdurulmuş Sony Ericsson W595’le çekilen film, günümüzün görsel beklentilerini darmadağın ediyor. Ekspresyonist bir tutumla algının ve imgelerin konvansiyonel tarafını yıkarak izleyiciyi gerçekliğin yarattığı bir yabancılaşmanın ortasına bırakıyor. Koberidze’nin hülyalı anlatısında yollar durmaksızın ilerliyor. Gölgeler karanlıkla birleşiyor. Puslu bulutların arasına gizlenen bu yolculuk, gözden kaybolanlar kadar hafızada birikenlerle de ilgili. Dünya prömiyerini 78. Locarno Film Festivali’nde gerçekleştiren Dry Leaf, sinemanın algısal tarafına dair üretilen son yıllardaki en önemli işlerden birisi.

Düşünürler, imgelerin algıladığımız belirli nesnelerin zihnimize kazıdığı izlere eşlik eden düşüncelerle var olduğunu söyler. Bellekler ise gerçekleşmeyen durumların yaftaladığı araçlardır. Gerçeğin kendisi zamanla belleğin içerisinden doğar. Hareketsizce büyür, yavaşça gerçeğin aslını bükmeye başlar. Geçmiş sessizce orada dururken bellek tüm edilgenliğiyle onu çevreler. Ardından rastladığımız imgelem bu noktada belirginleşir. O, esasında zihnin değirmeninden beslenen bir yeniden üretim sanatıdır. İnsan, dünya hakkında düşündükçe zihninde yeni anlamlar üretir. Bu durum aslında bir tür kolektif devinim hali gibidir. Yani insan, belleğini kullanarak algıladığı nesnelerin yeniden üretilebilmesini sağlar. İmgelemler, fikirler ve bilgiler belleğin yönlendirmesiyle büyürler. Ancak daha çetrefilli düşündüğümüzde imgeler yalnızca imgelerden ibaret değillerdir. Onlar anlamı taşırlar, sergileyecek bir yer ararlar.

Var olduğumuz evrende hiçbir şekilde tepki veya reaksiyon oluşturamadığımız nesneler, sanatın büyüleyici gücü sayesinde bir gerçeğe dönüşebilirler. Sanat, imgesel bir mücadeleden öte dışsal belleğin etrafında kültürel belleğin kapsamında kurulabilen bir imgesel performans olarak sayılabilir. Burada ayırıcı olan kısımlardan birisi sanatçının bakış açısıdır. Çünkü sanatsal gerçeklikler, nihayetinde amaçlanmış çeşitli duygulanımlara yol açabilir. Ayrıca belirgin bir hakikat olarak algılanabilirler. Öyleyse gerçekliğin kime ait olduğunu kim belirler? Bir görüntünün hakikate olan düşkünlüğü mü onu özel kılar, yoksa bakış açısı aslında kişisel biliş düzeyleriyle mi ilgilidir? Fransız düşünür Jean Baudrillard imgenin gerçeklikle olan ilişkisini dörde ayırır, bunlar sırasıyla; derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge, derin gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge, derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge ve gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan imgedir. Alexandre Koberidze, Dry Leaf ile bizi tam da bu dört aşamanın içerisine hapseder. İmgelerin gerçekliğini büker. Piksellerin arasında kaybolmamızı umar. Hafıza ile zaman, karanlık danslarını ederken gözlerimizi algıladıklarımızın esaretine düşürür. Görebildiklerimizin en az göremediklerimiz kadar gözden kaybolduğunu düşler. Zira, bu alanda her şey bir yolun üzerinde gözden kaybolanlarla ilgilidir. Hafıza, bilhassa zamanın içerisinde saklanarak hatırlanabilir. Koberidze de bu yolun üzerindeki imgelere zamanın sahibiymiş gibi hükmedenin nerede durduğunu hatırlatır.

Dry Leaf Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Aleksandre Koberidze Giorgi Bochorishvilli Irina Chelidze Vakhtang Fanchulidze

Umarım Karanlık Çökmez

Çoğumuz, hayatımızın bir noktasında “Net ol.” cümlesini bir şekilde işitmişizdir. Duyduğumuz anda ufak bir afallamanın içerisinde bulmuşuzdur kendimizi. Bu, bilişsel olarak yaşanan yabancılaşmanın neden olduğu bir tökezlemedir. Nitekim, doğası gereği insan genellikle keskin olanı pürüzlü olana tercih etmiştir. Maliyetleri yalnızca maddi olarak değil, insani olarak da düşürmek istemiştir. Bugünlerde, net olmanın geride bırakılan tüm belirsizliklerden önemli görüldüğü bir yüzyılın içerisindeyiz. Bizden istenilen fikirlerimizin, isteklerimizin, hedeflerimizin, hatta yürüyüşümüzün bile olabildiğince net olması… Zira zihinsel rahatlığın yarattığı konfor, dürüst olmaktan daha cazip görülebiliyor. Yorucu olan aşamaların sonucu faydalı olsa da, bunlar insan için sakınılan bir risk artık.

Bu netlik arzusu; özünde görsel olanla, dolayısıyla sinemayla da kayda değer bir paralellik içerisinde. Görüntülerin 4K, 8K, HDR vb. gibi yüksek kare hızıyla dolaştığı bir konjonktürde, filmlerin payesi kimi zaman yalnızca görüntüsel kusursuzluğu üzerinden verilebiliyor. Hatta çözünürlük, sanki saf bir kalite unsuruymuş gibi eş anlamlı şekilde kullanılabiliyor. Bilişsel yükten kaçınmak isteyen izleyiciler ise bu maddesel tablodan faydalanmak isteyebiliyor. Dry Leaf’e dönecek olduğumuzda, Koberidze bu denklemlerin tamamını alaşağı ediyor. Düşük pikselli, az kontrastlı, makro keskinliğe ve renk derinliğine sahip bir görüntüyle seyircide büyük bir yabancılaşma yaratıyor. Bizi hafızamızın köşesinde kalan, yıllar sonra hatırlamaya çalıştığımız bir hatıranın puslu gerçekçiliğine götürüyor. Çözünürlüğün düşük olduğu rüyayı andıran bu aktarımda hissettiğimiz duygular onu ne kadar görebildiğimize bağlı.

Dry Leaf’in her anlamıyla mikro ögelerle bezeli üretimi, bizi zihinsel bir sıkıştırmaya sürüklemeyi hedefliyor. Çekimlerde kullanılan telefon kamerasının 16×16 ölçüyle sıkıştırılmış blokları; ekranda belirginleşen, somut kalan tek şey belki de. Koberidze’nin burada yaptığı, hayatın tüm engebelerini ve dalgalarını ekrana kazımak. Zira, gördüğümüz bu blokların arabaların yavaşlaması için konulan tümseklerden bir farkı yok sanki. Öyle ki, her engebe belli bir yakınlaşmaya benziyor. Gördüklerimize ne kadar yakınlaşırsak ekran da bir o kadar parçalanıyor. Çözünürlük ona eğildikçe tükeniyor neredeyse. Görünmez olan ise daha çok benimsenen estetiğin kapsadıkları oluyor.

Paragrafın başlığında yazan cümleyi ana karakter Irakli’nin ağzından duyuyoruz. Bir bakıma yönetmenin yarattığı deneyim, hafızamızda bulunan ve silemediğimiz anıların bir taklidi. Dolayısıyla, bu engebelerin üzerinden atlamak neredeyse imkânsız. Tıpkı hafızamızda yer alan hatıraları yeniden düşündüğümüzde bazen tam olarak belirmemeleri gibi. Ancak bazen, sadece penceresinden ibaret kalan yıkık dökük bir oda, eksik parçalarından tanınabilir. Dry Leaf’de gördüklerimiz, hemen bir saniye öncesinde başımızdan geçmiş kadar gerçekçi. Bu, zihnimizle oynadığımız karşılıklı bir oyun çünkü. Yıllar sonra hafızamızdan yansıyan bir görüntü kadar puslu. Hem somut dünyamıza hem de hafızamızın derinliklerine fazlasıyla ait.

Dry Leaf Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Aleksandre Koberidze Giorgi Bochorishvilli Irina Chelidze Vakhtang Fanchulidze

Sadece Benim Rüyalarımda

Dry Leaf, görsel etkisinin yanında aynı zamanda bir kaybolma hikayesi. 28 yaşındaki Lisa, bir spor muhabiridir. Ardında bıraktığı bir yazıyla yaşadığı şehri aniden terk eder. Yazıda ailesinin kendisini aramamasını, yalnız kalmak istediğini belirtir. Bilinen tek gerçek, ülkenin dört bir yanında bulunan manzarası güzel futbol sahalarının fotoğraflanması için görevlendirilmesidir. Babası Irakli, kızını bulmak için Lisa’nın iş arkadaşı Levan ile bir yolculuğa çıkar. Levan ise görünmez bir karakterdir, yalnızca sesi duyulur. Filmin gerçekliği içerisinde görünemeyen diğer karakterlerden birisidir.

Bu yolda bir kayboluş, başka bir kayboluşu doğurur. Bir babanın emin olamama ısrarıdır bu durumu ortaya çıkaran. Kaybolmanın ne olduğunu keşfetmeyen karakterlerdir onlar. İlerledikleri yol, her şeyin zamanla akıllarına kazınmasına yardımcı olacaktır. Çözünürlüğün ekseriyetle düşük tutulduğu bir perspektifte filmin iki ana karakterinden birisinin görünmez olması da dikkat çekicidir. Bu düzlemde, filmin ismi eski Brezilyalı futbolcu Didi’nin ikonikleşen ölü yaprak vuruşundan gelmektedir. Bahsettikleriyle uyumlu bir isme sahip olan Dry Leaf’in içerisinde uçuşan yaprak tasviri, aslında öylesine tekmelenen bir topa benzer. Koberidze’nin oluşturduğu bu alanda her şey; bakmanın, görmenin ve savurmanın büyüsüyle şekillenir. Belirsizlik, ekrana sıkıştığı gibi doğanın içerisinde de savrularak yapraklara yön verir. Rüzgâr onları haşince uçurur, sanki dolaylı olarak bizim düşlerimizi de tekmeler. Futbol sahaları, oyun oynayan çocuklar, otlanan hayvanlar… Hepsi, bütünleşmiş bir kolektif aktarım içerisindedir. Irakli, kızının fotoğrafını göstererek yerlilere sorduğu sorulara olumsuz geri dönüşler alır. Böyle bir coğrafyada anlamanın, algılamanın yarısı olduğu gerçeği belirginleşir.

Dry Leaf içerisinde sıklıkla bomboş sahalar, doğanın içerisine terk edilmiş tahtadan kale direkleri görürüz. Yönetmen, çoğu zaman bu direklere olabildiğince yaklaşır. Genellikle iki direğin birleştiği kısımları yansıtır. Bir yandan da doğanın yeryüzüne düşürdüğü gölgeleri gösterir. Yansıyanlar; dönüşüm içerisindeki dünyanın, Gürcistan sosyokültürel yapısının iz düşümleridir. Irakli’nin sınıf tahtasına çizdiği, ancak teneffüs zilinin böldüğü çizgide olduğu gibi, ekranın ortasına yerleşen kale direkleri belirgin bir çizgisel ayrımı yansıtır. Eski ve yeninin, rüya ile gerçeğin, unutulan ve unutulmayanın ayrımı gibi görünür ekranda.

Sanat eserleri, kültürel belleğin resmi veya canlı belleğin taşıyıcısıdır. Aynı zamanda güneş ışığının ağaçların üzerine düşüşüyle oluşan gölgelere, ruhsuzluk içerisinde bu gölgelere sıkışmış binalara tanıklık ederiz. Renk paleti, sonbahar güneşini andıran sarı renkler ile yeşil ve kahverenginin odağında oluşur. Her şey; puslu, bilinçaltını yansıtan hayali bir görünüm içerisindedir. Gözlerimizi kısarak oralarda nelerin saklandığını görebileceğimizi sanırız. Tıpkı eski bir anıyı düşünürken gözlerimizi kapatıp hayal ettiğimiz gibi. Yeşilliklerin içerisinde insanların içerisine saklanmış kayıpların yarattığı bir sessizlik hakimdir. Koberidze de bu sükûneti kamerasıyla resmeder. Irakli’nin yolculuğu ise kızı üzerinden eski Gürcistan’ın kültürel hafızasına uzanan bir arayıştır. Karakter, dönüşümün kaybettirdikleri ve etrafına neleri yerleştirdiği karşısında beliren bir izlenimcidir. Devam etmekte olan hayatla aranan bu bağ, bireyin kendi varoluş çizgisiyle kesişebilecek yeni bir farkındalığı bulmak ister.

Dry Leaf Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Aleksandre Koberidze Giorgi Bochorishvilli Irina Chelidze Vakhtang Fanchulidze

Sükûnetin Belirgin Hakimi

Dry Leaf‘de dikkat çekici olan bir diğer unsur, Irakli’nin tüm yolculuğunun sakin ve dinginlik içerisinde gerçekleşmesi. Zira karakter, telaşsız bir endişe içerisindedir. Bu endişe, daha çok şaşkınlığın yarattığı bir anlayamama halidir. Onun belirgin bir korku hissettiğini de görmeyiz. Çünkü o, işitsel dünyanın kapılarını sırayla çalan bir düş gezginidir. Her ne kadar Dry Leaf’in parçalı/eksiltili müzikleri görmenin göreceliği gibi dağınık ilerlese de, doğanın işitsel tarafı bu yolculuğun ana eşlikçisidir.

Karakterin doğayla arasındaki ilişki için gerekli olan bir kavuşma denilebilir. Daima ileriye bakmaya çalışan bir insanın önünde sonunda arkasına bakmaya yeltenmesi gibi şekillenir. Bizler piksellerin arasında kaybolurken yaşanan bu buluşma, kaybolmayı görünür kılan unsurlardan olur. Bizim için net olan belki de tek şey, baktığımız alanda tamamıyla kaybolduğumuzun farkında olmamızdır. Öyle ki, karakterin çevresiyle yaşadığı sükûnet, hayal gücünün katmanlarında filizlenen sihirli bir yolculuktur aslında. Bu melankolik dönüşüm, dipsiz bir çukurda kaldığımız mahsurluğun karşılığıdır. Hiçbir şey, gözden kaybolmanın büyüsünden daha şaşırtıcı değildir. Fakat sihirli olan her şey, bize gerçeğin kendisinden bile yakın duruyordur. Öznenin kendisi zamanla başka bir forma dönüşürken, nefes alabildiği yerlerde özgürce dolaşabilir. Adımını attığı izleri takip ederek bıraktığı toprağı kucaklayabilir. Ancak finalde gördüğümüz kaldırımların arasından hayata tutunan çiçeklerin üzerine basmamak, sadece gerçeğin yarattığı tahribat fark edilerek öğrenilebilir.

Dry Leaf, inovatif fikirlerinin yanı sıra izleyici açısından kontemplatif bir formda seyrediyor. İçerisinde; süzmenin, seyretmenin, uzun uzun bakarak dalma eylemlerinin izleyiciyle yaşadığı bir kaynaşma hâkim. Oluşturduğu yabancılaşmayı izleyicinin kendinden doldurduğu parçalarla sıkıştırmasını arzulayan bir yapısı var. Bu doğrultuda kabına sığmayan, düşük çözünürlüğünü yıkan aşkın coşkunluğu her daim hissediliyor. Elbette, gördüğümüz görüntülerin insanın en bütünleştiği alanla olan yakınlığı da bunun önemli bir sebebi. İnsanın mahiyetinin kaybolduğunu izlediğimiz bir eserin içerisindeyiz. Ancak aslında buradaki öz, ancak filmi izleyen kişilerin hayal gücüne ulaşıldığı zaman elde edilebiliyor. Bu, bir çeşit yok olma üzerinden var olmanın paradoksu gibi. Eksik parçaları yansıtmayı hedefleyen anlatı, kendi ekseninin eksikliklerini de bizim tamamlamamızı istiyor. Bu derinliği yabancılaşmanın üzerinden sağlarken kendi formu içerisinde değil, izleyicinin perspektifinde derinleştiren benzersiz bir yapısı var. Issız ovaların üzerinde, karanlığın tekinsizliğinde ilerlerken varacağımız noktanın pek bir önemi yok. Bizden esas beklenilen, ilerlediğimiz yolun bir ressamın fırça darbeleri altında çizilen rotasını yorumlayabilmemiz. Kaybolan bir karakteri kaybolarak arayan bir başka karakteri izlerken, kendi bilinçaltımızın girdabından yansıyanlarla hissettiklerimizi büyütüyoruz.

Dry Leaf, görmenin keskinliğini ölçen bir göz testi gibidir sanki. Gösterilenler arasından hangilerinin kendimize yakın, hangilerinin uzak kaldığını belirlemek zihnimize düşer. Bu imkanı yaratan aktarım, sunulan görüntüleri kişisel başkalaşımlara bırakır. Koberidze’nin izlenimci olduğu bu alanda, perdede beliren her piksel, yedinci sanatın imgelerle devam eden mücadelesinden taşan o sihirli algının içinde yer edinir.


Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Levitating: Gerçekliğin Hafifçe Kaydığı Yer

Redoubt: Korkunun Mimarisinde İnsan Portresi

Ahmet Duvan
Psikoloji bölümü öğrencisi. Sinema üzerine blog yazarı. Film eleştirmeni.

Is This Thing On?: Çürüyen Evliliğin Aydınlanma Arayışı

önceki yazı

Black Rabbit, White Rabbit: Silah ve Döngü

sonraki yazı

Yorumlar

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir