Son yüzyılın en trajik iç savaşlarından biri 13 yıl sürdü. Geride yüz bini aşkın ölü, yaralı ve normal bir hayat sürerken bir anda “yabancı” konumuna düşen milyonlar bıraktı. I Was A Stranger filmi, Suriye’deki krizin yarattığı fiziksel yıkımdan ziyade sivillerin vatanlarını terk ederken yaşadıkları kimlik bunalımı ve yabancılaşma temaları üzerinde duruyor.
Göçmenlerle ilgili haberlerin manşetlerde hiç eksik olmadığı bu günlerde, daha önce The Stranger Case, American Made gibi filmlerin yapımcılığını üstlenen Brandt Anderson, ilk uzun metrajlı denemesiyle bu hareketliliğe katılıyor. I Was A Stranger, temposu hiç düşmeyen 103 dakikalık süresi boyunca kalıplaşmış düşünceleriniz ve ön yargılarınızı bir kenara bıraktığınızda duygusal ve empatik olarak yoğun bir deneyim sunmaya hazır.
Bu yazı I Was a Stranger filmi hakkında spoiler içerebilir.

Zorunlu Yolculuğa Doğru
I Was A Stranger filmi ismini İncil’den “Ben bir yabancıydım ve beni içeri davet etmediniz.” alıntısından alıyor. Bunun yanı sıra filmin açılışında göz açıp kapayıncaya kadar beliren Trump Tower ayrıntısı ve Shakespeare alıntıları, anlatının umut vadettiğini hissettiriyor. Açılış sahnesindeki yakın çekim gökdelen görüntüsü ve hali hazırdaki ABD Başkanı’nın soyisminin vurgulanması dikkat çekiyor. Böylelikle örtülü bir biçimde, Trump’ın baştan beri yürüttüğü mülteci karşıtlığı propagandası, film boyunca zihnimizin bir köşesinde kalıyor.
Yönetmen Brandt Andersen, Suriye İç Savaşı’nın nasıl küresel bir mülteci krizine yol açtığını beş farklı karakterin bakış açısıyla anlatıyor. Filmin açılış sahnesinde Chicago’da bir hastanede çalışan Amira (Yasmine Al Massri) ile tanışıyoruz. Daha sonra sekiz yıl öncesine, savaşın sertçe devam ettiği Halep kentine gidiyoruz. Bombardıman bölgesinde bir hastanede doktor olan Amira’nın, düşman askerleri veya sivil olduğu ayrımı gözetmeksizin yaralıların canını kurtarma mücadelesi içinde olduğunu görüyoruz. Kopmuş kollar, paramparça vücutlarla dolu olan bu sahneler izlemeye zor dayandığımız durumların, sınır ötemizde acımasızca gerçekleştiğini fark ettiriyor.
Amira’nın iş sonrası ailesi ile geçirdiği zamanlara da yer veriliyor. Öyle ki tüm ailesi ile birlikte geçirdiği doğum günü gecesinde, binayı havaya uçuran bombanın enkazında Amira kızı Rasha ile tek kurtulan oluyor. Kızıyla birlikte ülkeyi terk etme girişimleri, anlatının ikinci odaklandığı karakter olan Esad Rejimi destekçisi asker Mustafa (Yahya Mahayni) ile yollarını kesiştiriyor. Mustafa, Suriye Silahlı Kuvvetleri’nde yükselmekte olan gözde bir askerdir. Emir komuta zincirine sıkı sıkıya bağlı olsa da, vicdan azabına yol açan bir emri yerine getirdikten sonra bunalıma girer ve sadık destekçisi olduğu rejimi hedef haline getirir. Anlatı, Amira ve Mustafa’yı ahlaki bir ikilem içerisinde bırakarak bir ay sonrasına atlar.

Zulüm ve Şiddetin Topolojisi
Beş karakter arasındaki, en karmaşık ve zıtlıkları bünyesinde barındıran insan kaçakçısı Marwan (Omar Sy) karakteri kadraja giriyor. Filmin Türkiye’de geçen bu 25 dakikası, aslında Marwan karakterinin iki kutbuna odaklanıyor. Hasta çocuğuna tek başına bakan ve Amerika’da daha iyi bir yaşam için çabalayan baba figürü ile yine daha iyi bir hayat için çıkış yolu arayan mültecileri suistimal eden bir para avcısı. Film üçüncü odaklandığı karakter üzerinden, iç savaşın kasvetini, acımasızlığını yansıtmakta inanılmaz başarılı ve doğal bir çizgide ilerliyor. Çadır kentlerdeki yaşam mücadelesi, ümit tacirliği, çocuk olduğunu unutan adeta yaşlı ve yorgun ifadeli çocukların görüntüleri yürek burkuyor. Marwan karakterinin makyavelistik düşünceleri fazlasıyla sinirleri bozuyor. Şafak doğmadan mülteci aileleri çok yüksek meblağ karşılığında can yelekleri bile olmadan şişme botlarla Akdeniz’in karanlık sularına bırakıyor. Kaderlerine terk edilen mültecilerin hayatta kalıp kalmaması ise hiç umursadığı bir durum değil.
Filmin dördüncü bölümü “Şair” başlığı ile yansıtılan Türkiye’de ailesiyle toplama kampında yaşayan Fathi (Ziad Bakri) karakterine odaklanıyor. En kötü şartlarda bile ailesini bir arada tutmak için çırpınan bir baba izliyoruz bu bölümde. Öngörülmesi kolay bir şekilde bu dört karakterin yolları kesişiyor. Yine de filmde yer yer izleyicide merak uyandıracak ögeler mevcut. Türkiye’den tek kullanımlık şişme botlarla hiçliğe ya da tüm hayallerine doğru yola çıkan karakterler, karanlık sularda ölümle burun buruna geliyor. Yetersiz can yelekleri ve süregelen tekinsiz atmosfer gerilimi artırıyor.
Yunan Sahil Güvenlik ekibinin kaptanı ise (Constantine Markoulakis) filmin son odaklandığı karakter. Rüyalarında kurtaramadığı insanların cansız bedenleri onu rahat bırakmazken gerçekte son gücüyle çabaladığına şahit oluyoruz. Nitekim kendi ailesi ve arkadaşlarıyla yaptığı akşam yemeği sohbetlerinde bile onun hümanist bir anlayışı benimsediği göze çarpıyor. Hayatındaki insanlar, mülteci krizinin Yunanistan’a verdiği sosyal, siyasi ve ekonomik zararlara tepki gösterirken o kaybedilen hayatların dehşetinden bahsederek onları insaniyete davet ediyor. Beşinci ve son bölüm olan “Kaptan” bölümü, umudun hala var olduğunu hissettirerek bu karakter üzerinden bir anti-kahraman imgesi oluşturuyor. Yunan Sahil Güvenlik ekibinin müdahalesiyle kurtarılan karakterler, karanlık sularda yitip giden onca candan sadece daha şanslılar. Filmin son sahneleri, karakterlerin Amerika’daki akıbeti üzerinde duruyor. Amira’nın mesleği olan doktorluğu, Chicago’da bir hastenede temizlik görevlisi olarak çalışmasına evriliyor. Bu da çoğu göçmen ve mültecinin, ülke vatandaşlarından çok daha iyi potansiyele sahip olduğunu fakat vasıfsız işçi konumundan öteye gidemediğine dikkat çekiyor.

Gerçek Yabancının Kim Olduğu
I Was A Stranger, yeni karakterler anlatıya girdikçe duygusal özü sürekli değiştiren bir yapı sunuyor. Çoğu insanın görmezden geldiği durumları öne çıkararak sert bir tokat etkisi yaratıyor. Filmin beş bölüme ayrılması, geçişler ve devamlılığın sağlanmasıyla ilgili bazı problemler oluştursa da iyi kurgulanmış senaryosu ve iyi oyuncu performansları, bu açıklığı telafi etmeyi başarıyor. İlk gösterimi iki yıl önce 74. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde olan film, farklı bakış açılarıyla, yönetmeni Brandt Andersen için çığır açıcı olmasa da akıllarda kalıcı bir yer edinmesini sağlayacak gibi görünüyor. Filmde tanınmış ve yıldız oyuncu bulunmamasına rağmen kusursuz bir dramatik performans göze çarpıyor. Mülteci ve iç savaşlarla ilgili haberleri izliyormuş gibi hissettiriyor. Filmin görüntü yönetmeni, Jonathan Sela’nın ekolünü benimseyerek dinamik ve etkileyici anları ön plana çıkarma odaklı bir kamera çalışması ortaya koyuyor. Savaşın felaketini gösteren set dekorları, sahnelerin gerginliğini artıran sesler, az bütçeli filmlerinde en az Hollywood filmleri kadar başarılı olabileceğini gösteriyor.
I Was A Stranger filmi, “Bu yaşananlar bizim başımıza gelmez veya bu durum karşısında ülkemi terk etmezdim.” gibi beylik cümleleri ve önyargıları bulanıklaştırmak için birebir. Bu film, bize dünyanın bir alev topu halinde geri dönüşü olmayan bir yöne doğru hızla gittiğini düşündürüyor. Ayrıca film, belki de bir anlatıdaki yapılması en zor olan şeylerden birini, bize hiç benzemeyen karakterlerle empati yapılabilir hale getiriyor. Şehir olanaklarının sonsuzluğunda, bombaların harap ettiği bir şehirde tarifsiz travmalar yaşayan insanları anlamak hiç kolay değil çünkü. İşte bunu başarırken izleyiciden sempati dilenmemesi, onu direkt kazanması, filmi özel kılan unsurlardan.
I Was A Stranger’a dair son olarak söyleyebileceğim şey; bizden hiçbir farkı olmayan ve belki daha iyi, dürüst insanların günlük yaşamlarını kabusa çeviren durum karşısında nasıl da toplum tarafından yabancılaştırıldığı ve “ırk” kavramı üzerinden araçsallaştırıldıklarının daha net anlaşılması oldu. I Was A Stranger, tüm bu yönlerine rağmen, izleyicilerde empoze odaklı bir anlayıştan ziyade, zihnimizi ve kalbimizi harekete geçirecek unsurlar barındıran derinden gelen bir feryat aslında.
Fatma Kıpçak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar