Jonathan Nolan ve Lisa Joy‘un öncülüğünde aynı isimli oyun serisinden uyarlanan Fallout, ilk sezonu ile hem oyunun sıkı hayranlarını hem de post-apokaliptik hikayeleri seven izleyicileri tatmin etmeyi başarmıştı. Ben de ilk sezonu oldukça beğenerek izlemiştim. Özellikle oyun uyarlamalarının genellikle başarısız olması; Fallout, Arcane gibi dizileri öne çıkarıyordu.
Dizinin dünyası, mizahı ve retro fütüristik havası oldukça güzel yansıtılmıştı. İkinci sezon ise bizleri birinci sezonun bıraktığı noktadan alıp, serinin en sevilen oyununun geçtiği New Vegas bölgesine götürüyor. Öte yandan Fallout, ikinci sezon boyunca oyun evreninin hakkını verirken, maalesef başarılı bir dizi olmanın her özelliğini yerine getiremiyor. Gelin şimdi sizlerle, New Vegas’ın çöllerinde şekillenen bu büyük hikayeyi detaylı bir şekilde inceleyelim.
Bu yazı, Fallout‘un 2. sezonuna dair spoiler içerebilir.

Başarılı Bir Uyarlama mı?
Bir oyun beyaz perdeye veya televizyona uyarlanıyorsa, en can alıcı sorulardan biri “kaynak materyalin düzgün aktarılıp aktarılmadığı” oluyor. Bu yüzden incelemeye bu soru ile başlamak önemli. Genel olarak oyunun evrenini ve özellikle Fallout: New Vegas‘ı sevenler için 2. sezon adeta bir görsel şölen. Aynı zamanda bolca güzel detay ile dolu. Dizinin ve oyunun en önemli karakterlerinden birisi olan Robert House’un geçmişine ve felsefesine inmek, Caesar’s Legion içerisindeki güç savaşlarına tanık olmak serinin hayranlarını kesinlikle mutlu edecektir. Deathclaw’ları görmemiz, Enclave tehlikesinin yaklaşması ve New California Republic gibi ögeler ise lore‘a hakim olan kişilerin yüzünü gülümseten türden.
Fakat olayın bir de dizi tarafı var. Sonuçta oyundaki her şeyi birebir kullanınca bu onu iyi bir dizi yapmaya yetmez. Fallout, izlemesi kesinlikle keyifli bir dizi. Ama ciddi sorunları da bulunuyor. Tempo problemleri ve odağın sürekli dağılması dizinin en büyük sorunu. Dizinin elinde o kadar fazla materyal var ki, birinci sezondaki daha ayakları yere basan hikaye anlatımından oldukça uzaklaşılıyor. İzleyici olarak bizler bir anda bir sürü alt metnin ve yan hikayenin ortasında kalıyoruz. Oyunlarda bu durumlar arasında dolaşmak, görevleri yapmak veya yapmamak ve dünyayı keşfetmek, oyuncunun kendi oyun temposunda gerçekleştiği için sorun yaratmıyordu. Ancak dizi formatında bu kadar fazla grubun tanıtılıp, hepsi için hikaye arkı yazılınca takip zorlaşıyor. Dizi, inanılmaz derecede evrene sadık ve güzel bir dünya kuruyor ama bunu aktarırken ne yazık ki tökezliyor.

Çorak Toprakların Lucy Üzerindeki Etkisi
Hikayenin en güçlü tarafları, tartışmasız bir şekilde Ella Purnell‘in hayat verdiği Lucy ve Walton Goggins‘in Ghoul karakteri. İkili arasındaki ilişki oldukça iyi yazılmış ve tezatlıkları güzel yansıtılıyor. İlk sezonda Vault’un duvarları ardında güvenle büyütülen, dizinin iyilik meleği Lucy, 2. sezonda Çorak Topraklar’ın acımasız gerçekleriyle tam anlamıyla yüzleşiyor. Sezonun başında halen merhamet gösteren, öldürmek yerine düşmanlarını diz kapaklarından vuran karakterimizin dizi ilerledikçe karanlığa çekilişini görmek oldukça güzeldi. Çünkü Fallout evreninde merhamet ve iyilik pek geçerli olan duygular değil.
Lucy, sezon ilerledikçe gözünü bile kırpmadan ghoulları öldüren bir karaktere dönüşüyor. Hatta ghoulları saymazsak ilk insan cinayetini de işliyor. İlk sezonda ortalığa mutluluk saçan bu karakterin geldiği nokta, aslında evrenin acımasızlığını bizlere gösteriyor. Lucy’nin bu değişimi, babası Hank’in yalanlarının ve Vault-Tec’in yarattığı sahte ütopyanın kendisi üzerinde yarattığı yıkımın bir yansıması. İyi olmanın her şeyi kurtaracağını ve iyileştireceğini düşünen karakterimiz, bunun işe yaramadığını bu sezonda acı yoldan öğreniyor.

Ghoul’un Bitmeyen Trajedisi
Cooper Howard, yani Ghoul’un hikayesi bu sezon daha üzücü ve derinlikli. Dizinin flashback sahneleri, Cooper’ın bu hale gelişini çok iyi bir şekilde tamamlıyor. Deathclaw’lar, şüphesiz bir şekilde evrenin en tehlikeli varlıklarından biri. Zamanında Brotherhood zırhları içinde savaşırken, Cooper’ı Çinli askerlerin elinden kurtaranın bir Deathclaw olması da oldukça ironik bir detay.
Cooper’ın, eşi Barb ile fikirsel olarak ayrı olduğunu ve ideolojik bir savaşa girdiğini biliyoruz. Barb insanlığı yok edecek kararı rahat bir şekilde alabiliyorken, Cooper bu duruma fazlasıyla karşı çıkmaya çalışmıştı. Çin-Amerika arasındaki savaşta yaşanan korkunç şeylerin ardından ve Vault-Tec ile Cooper’ın şaibeli ilişkisinden sonra Cooper kolay kolay kimseye güvenemiyor. Ayrıca elindeki tek kanıtı yaptığı matematiksel işlemler olan Robert House, dünyanın sonunun kızının doğum gününe denk geleceğini söylüyor, ki bunun doğru olduğunu aslında birinci sezonun ilk bölümünden biliyoruz.
Şimdi ise o prensipleri olan, herkese kolay kolay güvenmeyen adamdan eser yok. Sezon boyunca tek motivasyonu eşini ve kızını bulmak olan bir karakterin, Robert House’a boyun eğmek zorunda kalıp evren içerisindeki en değerli maddelerden birisi olan Soğuk Füzyon’u teslim etmesi, ilerisi için bizlere ilginç kapılar açıyor. Çünkü Robert House, şüphesiz bir şekilde Fallout evreninin en önemli kötü karakterlerinden birisi. Cooper’ın sezon finalinde ailesinin kapsüllerini boş bulması ve sonrasında da Colarado’ya açılacak olan kapı, dizinin devam sezonunda Ghoul karakterinin yolunu az çok belirliyor gibi. Walton Goggins ise şüphesiz bir şekilde dizinin yıldızı. Hem yazılan karakter hem de oyunculuk kaliteli olunca, onun ekranda olduğu sahneleri izlemek oldukça keyifli hale geliyor.

Hank’in Planı
“Hayatta kalmak” bu evren için en önemli tema. Ancak Fallout evrenini bu kadar sığ bir şekilde görmemeliyiz. Zira, içerisinde sağlam bir sistem ve ideoloji eleştirisi de bulunuyor. İlk sezonun sonunda dünyanın sonunu getirenlerin sadece nükleer bombalar değil, Vault-Tec gibi şirketler olduğunu öğrenmiştik. Bu sezonda ise hikaye, insan iradesinin nasıl değiştirilebileceğine odaklanıyor. Hank’in laboratuvarında gördüğümüz manzara, çivisi çıkmış bir dünyada bile insanların hâlâ ne kadar kötüleşebileceğini gösteriyor. Hank’in insanların boynuna taktığı çipler sayesinde onları tamamen uysal ve itaatkar “kölelere” dönüştürme çabası, Vault-Tec’in nihai amacını da gösteriyor. Barış, iyilik ve uysallık bu şekilde manipülasyon ile gelecekse ne anlamı vardır ki?
Hank, yarattığı bu sistem ile aslında dünyayı iyileştirdiğini düşünüyor. Hatta bir sahnede birbirlerini öldürmek isteyen iki Legion üyesinin, çip aktifleştikten sonra ne kadar kibar ve uyumlu bireylere dönüştüğünü görüyoruz. Hank’e göre çatışmayı bitirmenin yolu, insanın seçim yapma hakkını ve benliğini elinden almak. Diane Welch’in kesilmiş başının bu sistemi çalıştırmak için kullanılması ve Diane’in “Beni öldür!” diye Lucy’e yalvarması, kusursuz gibi görünen barış ütopyasının gerçek yüzünü de aslında gösteriyor. Hank’in gözü o kadar dönmüş ki, çipi kendi kızı Lucy’e takıp onu da itaatkar bir köleye çevirmek istiyor.

Bir Sürü Yan Görev
Bu başlığı atma sebebim, yazının başında da değindiğim gibi odağı dağıtan bir sürü etmen olması. Dizideki odağı dağıtan en net şey, Vault 32 ve 33’te geçen yan hikayeler. Fallout‘un 2. sezonu yavaş ilerliyor ve her zaman dolu dolu bir hikaye anlatma kaygısı gütmüyor. Bu, izleyiciyi yorabilecek ve koparabilecek kısım.
Vault’un dışında, yani yukarıda kıyamet koparken, New Vegas’ta Deathclaw’lar ve süper mutantlar gezinirken, bizim uzun bir süre boyunca Vault içerisindeki su problemleri, Betty’nin güç oyunları ve Norm’un dedektifçiliğini izlememiz anlamsız hissettiriyor. Fallout evreni büyük bir evren ve içerisindeki muhtemelen her şeye değinilmek isteniyor. Bu açıdan, olayın Vault tarafı Fallout Shelter oyunu gibiyken, dışarısı Fallout: New Vegas gibi.
İlk sezonda dizinin çapı çok büyük olmadığından dolayı bu tarz şeyler izlemek hoş olabiliyordu. Fakat aynı kabulü ikinci sezona karşı pek gösteremedim. Bu hikayeler esnasında güzel detaylar ve sürprizler de öğrendiğimizi es geçmemekle beraber, açıkçası üçüncü sezonda bu kadar Vault işi izlemek istemem.

Brotherhood of Steel’ın Yozlaşması
Brotherhood of Steel tarafında da işler pek iyi gitmiyor. Maximus’un içsel çatışmaları ve ideallerine olan inancını yitirmesi, sezon boyunca iyi işlenen konulardan biriydi. Kardeşliğin içindeki o şövalye ruhu; yerini yozlaşmış, disiplinsiz ve barbar bir yapıya bırakıyor. Bu da Maximus’u zorlu kararlar almaya itiyor. Xander’ın, çocukları ve masumları sırf ghoul olduklarından dolayı öldürmeye çalışması üzerine Maximus onu öldürüyor. Bu da aslında Maximus’un karakterinin Kardeşliğin kurallarından daha üstün ve iyi olduğunu gösteriyor.
Maximus’un Thaddeus ile olan yolculuğu ise dizinin ana odağından ziyade aslında yan görev gibi ilerliyor. Bu yan görev diye belirttiğim şeyler, oyun içerisinde olsa bizleri bu kadar rahatsız etmezdi. Yaptığımız seçimler ile bu tarz görevler yapabiliyor olsak muazzam olurdu. Ama dizi tarafında anlatıyı bazen sekteye uğratıyorlar. Neyse ki, finalde New Vegas’da Deathclaw ile dövüşen Maximus, karakterinin o savaşçı ruhunu bizlere tekrardan hatırlatıyor. Dizinin sonunda Brotherhood of Steel’ın eline geçen Liberty Prime Alpha şeması, sonraki sezonlarda daha büyük ve yıkıcı bir gücün çıkacağını bizlere gösteriyor.

Sonuç
Jonathan Nolan ve Lisa Joy ekibi, bizleri tabii ki tamamen üzmüyor. Aksiyon, vahşet oranı ve müzik seçimleri ile Fallout evreni hâlâ çok güzel. Dünya harika bir şekilde genişliyor. Böyle zor evrene sahip bir oyunu ekrana uyarlamak oldukça zor ve ekip bunun üstesinden başarıyla gelmiş. Ancak bunu yaparken tempo ve odağı korumak da önemli. Özellikle Robert House’un uyanışı ve Ghoul ile yaptığı anlaşma, işlerin 3. sezonda ne kadar büyüyeceğini bizlere gösteriyor.
Fallout 2. sezon; lore açısından doyurucu, karakter gelişimleri açısından tatmin edici ama tempo ve hikaye kurgusu açısından ilk sezonun gerisinde kalan, biraz daha filler hissettiren bir sezondu. Walton Goggins ve Ella Purnell‘in harika performansları diziyi ciddi anlamda sırtlamış olsa da, bana kalırsa sonraki sezonda dizinin dağınık anlatısını acilen toparlaması gerekiyor. Nitekim, final bölümü çoğu şeyi netliğe kavuşturmayıp asıl büyük savaşı 3. sezona sakladı. Bu da sonraki sezon için beklentilerimi biraz daha yükseltiyor. Umarım yeni sezonda bunun altından kalkarak daha derli toplu ve odaklı bir seyir zevki sunarlar.
Poyraz Akyol‘un diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar