55
YAZARIN PUANI

Yazıya konuşmamız gereken gerçekler olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Çünkü Verity filmi hakkında söyleyeceğim çok şey var ve bunların başında filmin ne kadar iyi bir fikre sahip olduğu ve aynı zamanda bu fikri ne kadar garip şekillerde kullandığı geliyor.

55
YAZARIN PUANI

Colleen Hoover’ın 2018’de yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanan Verity, bugün itibarıyla Micheal Showalter’ın yönetmenliğinde sinema salonundaki yerini aldı. Filmin merkezindeki üç ana karakteri de oldukça güçlü isimler canlandırıyor. Verity Crawford rolünde Anne Hathaway, Lowen Ashley rolünde Dakota Johnson ve Jeremy rolünde Josh Hartnett yer alıyor. 

Hikâye, kariyeri açısından zor bir dönemden geçen yazar Lowen’ın, yaşadığı bir kaza sonucunda kitabını tamamlayamayacak durumda olan ünlü yazar Verity Crawford’ın serisini devam ettirmesi için işe alınmasıyla başlıyor. Lowen, bu iş için Crawford ailesinin evine geliyor, yazarın notlarını inceliyor ve Verity’nin kimsenin okumasını istemediği son derece rahatsız edici otobiyografisini buluyor. Bence Verity kötü bir film olarak anılmak için fazla iyi bir fikre sahip. Çünkü bu gizemli hikâyenin merkezine detaylı olarak baktığımızda sadece “Verity gerçekten felç mi?” gibi sıradan sorgulamalar yok. Annelik, kıskançlık, arzu ve hatta saplantı gibi güçlü ve belki de bir insan hakkında okuduklarımıza ne kadar kolay inanabileceğimiz gibi daha karanlık meseleler var.

Bu yazı, Verity filmi hakkında spoiler içerir.

Verity-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Michael-Showalter-Anne-Hathaway-Dakota-Johnson-Josh-Hartnett-Brady-Wagner

Karanlık mı Olmak İstiyor, Eğlenceli mi?

Şahsen filmle alakalı yaşadığım en büyük problem, hikâyesinden çok tonuyla ilgiliydi. Bazı anlarda Verity kendisini neredeyse Gone Girl gibi ciddi ve rahatsız edici bir psikolojik gerilim olarak sunuyor. Ama birkaç dakika sonra gelen abartılı bir diyalog, gereksiz bir jump scare ya da tuhaf bir oyunculuk tercihi ile bütün gerilimi bozuyor. Öyle ki, bazı sahnelerde korkmam mı yoksa gülmem mi gerektiğini anlayamadım. Daha filmin başında Lowen’ın gözünün önünde bir kadına araba çarpıyor ve Dakota Johnson’ın yüzünün abartılı miktarda kanla kaplanmasına rağmen, sahne adeta bir çizgi film gibi hissettiriyor.

Aslında film bu “trashy” tarafını tamamen kabul etseydi, bununla hiçbir problemim olmayabilirdi. A Simple Favor (2018) gibi kendi absürtlüğünün farkında olan, eğlenceli ama bir o kadar da karanlık temaları işleyen bir senaryoyu benimseyebilirdi. Ya da tam tersini yapıp hikâyeyi tamamen ciddiyetle ele alabilir, Crawford evini gerçekten boğucu bir yere dönüştürebilirdi. Benim için sorun, filmin sürekli bu seçenekler arasında gidip gelmesinden kaynaklanıyor.

Bu kararsızlık yalnızca tonda değil, karakterlerde de var. Özellikle Lowen benim için hikâyenin içine girebilmemi sağlayacak bir karakter olmayı başaramadı. Dakota Johnson’ın doğal olarak mesafeli ve hafif alaycı oyunculuk tarzının bazı rollerde çok iyi çalıştığını düşünüyorum, ama burada Lowen’ı yabancı ve tekinsiz bir ortamın içinde bulunan biri olarak görmekte zorlandım. Crawford ailesinin evine girdiğinde onunla birlikte tedirgin olmam, Jeremy’e neden bu kadar çekildiğini anlamam ve bir noktada Verity’den onun kadar korkmaya başlamam gerekiyordu. Fakat karakter, çoğu zaman olayların gerçekten içinde yaşayan birinden çok, olayları bizimle birlikte izleyen bir seyirci gibi hissettirdi. 

Anne Hathaway ise benim için filmin çok daha ilginç bir tarafıydı. Özellikle Verity’nin geçmişini ve otobiyografide anlattıklarını izlediğim kısımlarda film bir anda canlanmaya başladı. Onun anneliğe karşı hissettiği öfke, çocuklarına karşı duyduğu kıskançlık ve çocukların Jeremy’nin ilgisini kendisinden alacağına inanması gerçekten rahatsız ediciydi. Bebeğini yastıkla boğmayı düşündüğü sahne gibi anlarda onun aslında ne kadar karanlık birisi olabileceğini net bir şekilde görüyoruz. Tam olarak bu yüzden Verity’nin felçli halinin daha fazla kullanılmasını isterdim. Onu biraz daha odanın köşesinde sessizce otururken, yatağında hareketsizce yatarken ya da Lowen’ı gerçekten izleyip izlemediğini seyirciye sorgulatırken görmek, filmin atmosferini bir hayli güçlendirebilirdi. Buna karşın film, bana genel olarak Verity’nin durumunu gösterdi ama asla hissettirmeyi başaramadı.

Verity-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Michael-Showalter-Anne-Hathaway-Dakota-Johnson-Josh-Hartnett-Brady-Wagner

İnsanların İnanmayı Seçtiği Hikâyeler

Bütün eleştirilere rağmen filmin sonunu sevdim. Hatta benim için Verity’i izlemeye değer kılan yegane şeylerden biriydi. Çünkü bittikten sonra her şeyi açıklayıp seyirciyi rahatça eve gönderen hikâyelerden çok, beni de içine çeken, kendi yorumumu yapmaya zorlayan, bittikten sonra bile “Peki gerçekten ne oldu?” diye düşündüren filmleri seviyorum. Film, bunu özellikle son bölümlerde başarıyor. Bunun önemli bir nedeni de hikâyeyi büyük ölçüde Lowen’ın gözünden deneyimliyor olmamız. Seyirci, Verity’i aslında hiçbir zaman gerçekten tanımıyor. Onu Lowen nasıl görüyorsa öyle görüyor ve o ne zaman şüphelenirse biz de o zaman şüpheleniyoruz. Filmin en önemli bilgi kaynaklarından biri olan Verity’nin otobiyografisini de onunla birlikte okuyoruz.

Kısacası, Verity hakkında oluşturduğum fikir de sandığım kadar bana ait değil. Otobiyografisini takip ederken ne kadar korkunç bir karakter olduğunu düşünsem de, gerek çocuklarına karşı olan hissi gerek Jeremy’e duyduğu saplantı gerekse kızının ölümü ile ilgili anlattıkları, bir noktadan sonra o kadar ağırlaşmaya başladı ki, ben de tam olarak Lowen gibi düşünmeye başladım. Bunu eğer o yazdıysa, bunları gerçekten yapmış olduğunu düşünmeden edemedim. Ama filmin kurduğu tuzak tam olarak buydu. Lowen ve Jeremy, Verity’nin otobiyografisini gerçek kabul edip, kızlarının ölümünden onu sorumlu tutarak öldürüyorlar. Lowen ise bunu yalnızca engellememekle kalmıyor, onun nasıl ölmesi gerektiği konusunda Jeremy’ye yardım ediyor. O anda Lowen’ın zihninde Verity bir insan değil, cezalandırılması gereken bir canavar olarak beliriyor.

Filmin son sahnesine kadar ben de büyük ölçüde aynı taraftaydım, ta ki Lowen döşemenin altındaki gizli notları bulana kadar. Bu sahneyle beraber bir anda bütün hikâye değişti. Verity, mektubunun ve otobiyografisinin gerçek bir itiraf olmadığını ve yalnızca kendisini korkunç düşüncelere zorladığı bir egzersiz olduğunu söylüyor. Eğer tüm bu yazanlar doğru ise, büyük perdede izlenen her şey başka bir anlam kazanıyor. Jeremy korkunç bir yanlış anlaşılma sebebiyle karısını öldürmüş ve Lowen da buna ortaklık etmiş oluyor.

Peki Lowen cidden gerçeği öğrenmek istiyor mu? Çünkü Verity masumsa Lowen’ın kabul etmek zorunda kalacağı gerçek çok daha ağır. Bu yüzden Lowen’ın “Belki mektup da yalandır, Verity zaten bir manipülatördü.” diye düşünmesini pek anlamlı buluyorum. Çünkü Verity’nin suçlu olduğuna inanmak onun için bir teori değil, vicdanını rahatlatmanın ve korumanın en kolay yolu. 

Belki Verity yalan söylüyordu, belki de herkes onun hakkında yanlış bir hikâyeye inandı. Film bunun cevabını vermiyor, ki vermesine de gerek yok. Çünkü asıl rahatsız edici olan Verity’nin ne yazdığı değil, bizim hangi hikâyeye inanmayı seçtiğimiz.


Nil Su Çakmak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Digger: Gerçeğin Mimarlarıyla Yüzleşmek

Heart of the Beast: Sadakat ve Kurtuluş

NİL SU ÇAKMAK
Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Bölümü öğrencisi. Film izlemek, hayatının en büyük tutkularından biri. Boş zamanlarını tasarım yaparak değerlendirirken, aynı zamanda yaratıcı bir tasarımcı olarak çalışmalarını sürdürüyor.

    It Ends: Yeni Nesil Korkunun Absürt Bir Yansıması

    önceki yazı

    East of Eden: Doğuştan Gelen Kötülük

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir