Kontrölsüz gücün insanları nasıl yozlaştırdığına dair ortak bir varsayıma, içinde bulunduğumuz gündemi takip ederek bile varabiliriz. Soykırım ve Holokost temalı filmler de bizlere, insanlığın en kötü yanlarını hatırlatmakla beraber gücün anlamını ve bunu yitirmemek adına işlenebilecek tarifsiz dehşetleri ortaya koyuyor. Toplumsal hafızaya yerleşmiş, sinema sanatını ve antifaşist mücadeleye dair kamuoyu bilincini şekillendiren pek çok aynı tür film de Nuremberg gibi aynı kaynaktan beslenmeye devam ediyor. Gücü elinde bulunduranlara yönelik dayanılmaz sessizlik…
Jack El-Hai’nin 2013 tarihinde yayınlanan “Nazi ve Psikiyatrist” romanından uyarlama senaryoya sahip Nuremberg de, Nazi savaş suçlarının yanı sıra bir psikoloğun çarpıcı yaşam öyküsü etrafında şekilleniyor. Yönetmen ve senarist James Vanderbilt, senaryosunu yazdığı Zodiac (2007), Scream (2022) , Ready or Not (2019) gibi filmlerin ardından, bu kez tarihi draması ve geçmişte yaşanan trajedilerle bugünü ele almanın harika bir yolunu buluyor. Nitekim bu yazıyı okuyorsanız Filistin/İsrail ateşkesinin ilk aşamasına dair verilerin paylaşıldığı bu günlerde, ciddi ve sistematik ihlallerin yapıldığı, Filistin vatandaşlarının ateşkes sürecindeki infazları ve yargısız gözaltına alınmasını da kapsayan son dehşet olaylarına da aşinasınızdır. Filmin yönetmeni Vanderbilt, bizleri bu suçlar üzerine tekrar düşünmeye davet ederken, Nuremberg ile insan haklarının nasıl hiçe sayıldığına, dönemin lider ülkelerinin sağır edici sessizliğine ve diktatörlüğün soykırıma uzanan sürecine ayna tutuyor.

İnsan Hayatının Değeri Üzerine
Nuremberg filminin ismi, 2. Dünya Savaşı’nın ardından Nazi Almanyası’nın askeri liderlerinin, dört müttefik ülke temsilcileri tarafından, işledikleri savaş suçlarının yargılandığı Almanya’nın Nünberg şehrine bir atıf. O dönemde insanların yeni yeni duymaya başladığı uluslararası hukuk, ortak refahı gözetmeye dayanan paktlar ve anlaşmalar varlığını gelişerek sürdürürken “insanlığa karşı işlenen suçlar” hukuk metinlerine girmeyi başaramamıştı. Nünberg Askeri Mahkemeleri’ndeki “insanlık suçları” kavramının uluslararası hukuk alanına da ilk kez bu yargılamalarla girmiş olduğunu belirtelim.
Nuremberg, Nazi Almanyası’nın hava kuvvetleri komutanı ve dönemin ileri gelen siyasetçilerinden Hermann Göring (Russell Crowe) üzerinden diğer savaş suçları işleyen tutuklu Nazi temsilcileri ve yargılama sürecine uygun olup olmadıklarını ölçmek için ABD’den getirilen Jack Kelley (Rami Malek) isimli psikiyatrist arasındaki gerçeğe dayanan olayları anlatıyor.
Film, psikiyatrist Kelley’in tutuklu Nazi liderlerine uyguladığı sayısız bilinçaltı testleri ve gözlemleri ile açılışı yapıyor. Bunun nedeni yargılama sürecine uygunluğun yanı sıra, milyonlarca insanın ölümüne yol açan bu insanların yarattıkları vahşetin altında yatan, ortak bir psikolojik rahatsızlığın olup olmadığının sorgulanması aslında. Bunun yanı sıra Kelley’in mesleğini icra ederken bir taraftan bundan kişisel çıkar sağlama çabasına da girdiğini görüyoruz film devam ederken. Nitekim aynı zamanda Nünberg’de geçirdiği bu deneyimlerinden çok satan bir kitap yazma düşüncesini de açık yüreklilikle her fırsatta paylaşıyor.

Kibir ve Narsizminin Arka Planı
Göring’in tutuklanmasının ardından dönemin yüksek rütbeli yargıçlarından Robert H. Jackson’un (Michael Shannon) , Naziler’in işledikleri suçların duyurulması ve yargılanmasına yönelik gerek Almanya Katolik Kilisesi’nden destek bulma çabası gerekse de Truman yönetimini ikna girişimleri filmin temposunu ilerletiyor. Öte yandan Göring ile daha sık temasta bulunmaya başlayan Kelley için sürdürmeye çalıştığı profesyonel ilişki giderek kişisel bir krize evriliyor. Her iki oyuncunun da olağanüstü performans sergilediğini söylemek fazlasıyla mümkün. Crowe’ın zekası, kendine güveni ve Kelley’in tespiti doğrultusundaki narsizme sahip katil tiplemesi, ailesine olan düşkünlüğü ile kafa karıştırmayı başarıyor. Malek ise Bohemian Rhapsody’deki Freddy Mercury ve Mr. Robot’taki sıradışı performanslarının ardından Kelley rolü, kendi içsel hesaplaşmalarıyla, mükemmel bir başrol oyuncusu olduğunu kanıtlıyor.
Ahlaki ikiyüzlülük açısından baktığımızda Kelley’in çok sallantıda duran, kurnaz bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Filmde Kelley’in iki sahnesinde gösterilen el çabukluğu/sihirbazlık numaralarının bu fikri desteklediğini düşünüyorum. Ayrıca doktor-hasta gizliliğine dair filmin başındaki duruşunun, Göring’in mahkemelerden sıyrılma ihtimali karşısında bozulmaya başladığını görüyoruz. Bu doğrultuda, Göring ile yaptığı seansların tüm dökümanlarını, avantaj sağlaması için yargıç Jackson ile paylaşması bunu kanıtlıyor. Göring, Kelley ile olan psikiyatri seanslarında, kendisini Nazi İmparatorluğu’nun yılmaz savunucusu ve ideolog olarak tanımlıyor. Bu fikirlerinden ötürü, yürüttüğü Nazi siyasi eylemlerinin kendisini yargılayanlar tarafından makul bulunacağını, onlara üstün geleceğini belirtiyor. Kelley ise Göring’in ileri derecede narsist ve manipülatör olduğunu tespit edip, yargıç Jackson’a bu kedi fare oyununda galip gelmenin yollarını arıyor.
Filmde dikkat çeken noktalardan birisi de, insanları manipüle etmeyi bilen ve tehlikeli cazibeye sahip insanların ulaştığı nüfuzlu pozisyonların yarattığı yıkım mesajı aslında. Bu bağlamda diğer başrolün, insanları anlama işinin çözümleyicisi psikiyatristlerden seçilmesi çok yerinde. Öyle ki, manipülasyon konusunda usta diyebileceğimiz Göring, tutuklu konumundayken seanslarda bu becerisini konuşturmaktan geri durmuyor. Kelley tarafından masum sivillerin ölümü üzerine sorgulandığında, “Amerikan kurşunların ve bombalarının da sivilleri öldürebileceğini bilmiyor musun, tek düğmeyle 150.000 Japon’u buharlaştırıp beni yargılamaya mı cüret ediyorsun?” diyerek konuyu saptırdığı gibi birçok numarasını görüyoruz.

Çağdaş ve Retorik Mesajlar
Filmin iki saat yirmi sekiz dakikalık süresinde, psikiyatrik seanslar ve duruşmaya hazırlık aşamalarına çok geniş yer verilirken mahkeme sahnesine çok kısa değiniliyor. Ayrıca diğer Nazi rütbelilerinin yargılama süreçleri geçiştirilerek taslak halinde kalıyor. Örneğin Führer yardımcısı Rudolph Hess’in (Andreas Pietschmann)’in hafıza kaybı yaşadığı yalanıyla mahkemeden ve cezai hükümlülükten kaçma girişimleri havada kalıyor.
Göring’in film boyunca genel tavrı ve duruşmalardaki eğlenceli ve zararsız görünümü Vanderbilt’in tıpkı Zodiac filmindeki gibi karanlık ve kasvetli temaları, alaycı bir üslupla yumuşatma yeteneğini gösteriyor. Ayrıca duruşmaların sonlanmasıyla beklenen finaline yaklaşan film, yer yer tarihsel hatalara düşse de gerçekliğe bağlı kalıyor. Kelley’in mesleğinin gerektirdiği profesyonellik ve ortada olan insanlık suçlarına dair kararı, duruşmalarda 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan gerçek katliam ve vahşet görüntüleriyle netleşiyor. Öte yandan, ailesi toplama kamplarında kaybolan Yahudi ve Alman bir askerin bize söylediği “Burada oldu, insanlar öldü. Çünkü çok geç olana kadar ayağa kalkmadılar.” sözü, filmin gecikmiş adalet duygusuna da vurgu yapıyor.
Bu yönüyle Nuremberg, finalinde Kelley üzerinden ifade ettiği, dünyadaki her ulusun (ABD) dahil, başkalarını kendi düzenine boyun eğdirme konusunda Nazi benzeri uygulamalarda bulundurma kapasitesi, günümüzde yaşananlarla birebir örtüşüyor. Nitekim yazar Paulo Freire’nin, Ezilenlerin Pedagojisi kitabında bahsettiği, ezilmenin acısını çıkarmak için artık ezen olmak yani bir nevi ezilenlerin, yabancılaşmanın etkisiyle ne pahasına olursa olsun ezene benzemek, onu taklit etmek özlemi, kendi de tarihin en büyük soykırımına uğramış olan İsrail’in seçilmiş travma ve kolektif narsizmini bu film üzerinden daha iyi anlamamızı sağlıyor. Nuremberg‘in herkese ulaşmayı ve ders vermeyi amaçlayan, samimi ve çağdaş eleştiriler barındıran, içinde hepimizin bir şeyler bulabileceği olması bakımından izlenmesi gereken filmlerden olduğunu söylemek mümkün.
Fatma Kıpçak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar