0

Dead Man’s Wire, ilk bakışta “önemli” bir film gibi duruyor. Günümüz Amerikan sinemasının sevdiği bir bakış açısı bu: gerçek olaylardan beslenen, sistem eleştirisi yaptığını iddia eden, ahlaki bir düğümün etrafında dolanan ve seyirciyi rahatsız etmeyi vadeden filmlerden biri olarak heyecanlandırmayı amaçladığını sanıyorsunuz. Ama izledikçe şunu fark ediyorsunuz ki, film rahatsız etmek istiyor gibi yapıyor, fakat o rahatsızlığı hiçbir zaman gerçekten serbest bırakmıyor. Sürekli bir eşikteyiz. Bir şeyler birazdan patlayacak hissi var, ama o patlama hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Filmin vadettiği gerilim, büyümeden içeriğindeki doğru noktaya bakmanın konforunda rehavete kapılıyor.

“Dead man’s wire” kavramı zaten şunu söylüyor:
Kontrol sende gibi görünür, ama bıraktığın anda her şey patlar. Filmin belki de en büyük becerisi, klasik “erkek kararlılığı” anlatısını ters yüz etmesi. Dead Man’s Wire içerik olarak önemli bir film, ama tehlikeli derecede “güvenli” bir film olmayı beceriyor. Söyleyeceğini söylüyor, fakat bedel ödemiyor. Bu cümleler filmin yalnızca temasını değil, estetik ve ahlaki pozisyonunu da özetliyor. Çünkü film, sistemi eleştirirken sistemin izin verdiği sınırlar içinde kalmayı bilinçli biçimde tercih ediyor.Dead Man's Wire Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Gus Van Sant Dacre Montgomery Bill Skarsgard Al Pacino Bir Film 11unlem

Ödenemeyen Borçlar ve Sistemin Kölesine Dönüşmek

Filmin merkezindeki mesele net bir şekilde ifade ediliyor: kredi şirketleri, borç düzeni ve bu düzenin insanları sessizce iflasa sürüklemesi… Dead Man’s Wire, kapitalizmin “yasal” araçlarla nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabildiğini göstermek istiyor. Kredi sisteminin insanları boğması ve borcun bir kontrol mekanizmasına dönüşmesi gibi noktalara temas ederek, ABD içindeki evsiz oranlarının artışını uzaktan da olsa ima ediyor. Bunların hepsi doğru tespitler. Ancak film, bu tespitleri dramatik bir krize dönüştürmek yerine, çoğu zaman bir arka plan bilgisi olarak bırakıyor. Seyirci sarsılmayı beklerken, izleyici konumundan öteye adım atamıyor.

Medya eleştirisi de benzer bir yerde duruyor. Canlı yayında silahlı bir adamın rehineyi öldürmesi ihtimali üzerinden reyting hesabı yapılması, tek başına çok sert bir fikir olarak kabul edilebilir. “Cezasını öderim, reytinglerin tadını çıkarırım.” repliği, filmin belki de en çıplak eleştirisi olarak gözümüze sokulsa da, senaryo anlamında seyirci dostu bölümlerden biri olarak akılda kalıyor. Ama bu eleştiri, filmin omurgasına dönüşmüyor. Medya burada bir fail olmaktan çok, hikâyeyi hızlandıran bir aparat gibi çalışıyor. Oysa bu tür anlatılarda medya genellikle suçun kendisidir. Film bunu söylüyor ama üstüne gitmiyor.

Polis departmanının filmde konumlandırıldığı yer ise oldukça tanıdık. Empatiden yoksun, refleksle hareket eden, durumu kontrol altına almaktan çok bastırmaya odaklanan bir yapı gözümüze sokuluyor. Günümüzde ICE polislerine dair tartışmalar düşünüldüğünde, filmde hissedilen bu “polis şiddeti” pek de geçmişte kalmış sayılmaz. Aksine, 70’lerden bugüne taşınan bir zihniyet sürekliliği var. Zekâsı öldürme üzerine kurulu, gücü sorgulamayan bir mekanizma öne çıkartılıyor.

Black Lives Matter, göçmen olayları ve günümüz Trump politikası düşünüldüğünde Dead Man’s Wire aslında ABD’nin bu konularda hiçbir zaman düzgün bir işleyişe sahip olmadığını vurguluyor. Ancak yine aynı noktaya geliyoruz: Film, dönemi göstermesine gösteriyor ama şartları hiç zorlamıyor. Polis kötü, sistem arızalı, adalet kör… Peki sonra? Film bu sorunun cevabını vermekten özellikle kaçınıyor. Çünkü cevap, filmin konfor alanını bozacak şekilde senaryolaştırılmış. “Ben düşünceyi seyircimin kafasına ekerim ve onun düşünmesini sağlarım, çözüm bulacak değilim.” kafasında bir yapıyla ilerliyor. Bu da klişelere teslim olmasına neden oluyor.Dead Man's Wire Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Gus Van Sant Dacre Montgomery Bill Skarsgard Al Pacino Bir Film 11unlem

John Wayne, Western Miti ve Silah Romantizmi

Filmin içinde pek metafor kullanımı olmasa da, oldukça ima içerdiğini söyleyebiliriz. Örneğin John Wayne sahnesi, filmin en bilinçli ve ilginç anlarından birini oluşturuyor. Bir western ikonunun televizyondaki ödül konuşmasının kesilip filmdeki hikâyenin ekrana bağlanması tesadüf değil. Western sineması, bireysel adaletin ve silahla sağlanan düzenin mitolojisini kurar. John Wayne ise bu mitin yüzüdür. Dead Man’s Wire, bu mirası bugüne bağlayarak Amerikan silah kültürünün neden hâlâ bu kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor.

Burada silah bir hak değil, tarihsel bir alışkanlık olarak karşımıza çıkıyor. Geçmişte “kahramanlık” olarak kutsanan şey, bugün ise bir felakete dönüşmüş durumda. Wayne, bu bağlamda “erkek kararlılığı” anlatısının da sembolü olduğundan, karakterimizin öncüsü konumuna gelir. Film, bu bağlantıyı kurduğu an bir anlamda zirveyi görmeyi başarsa da, o gücü ileri taşıma cesareti göstermeyi tercih edemiyor.

Hikâye ister istemez Dog Day Afternoon’u da çağrıştırıyor. Sidney Lumet sinemasıyla Dead Man’s Wire arasındaki temel fark burada ortaya çıkıyor. Lumet filmlerinde kimse masum kalmazken, bu filmde sorgulamak yerine olduğu gibi gösterme eğilimi filmin kademe atlamasını engelliyor. Lumet sinemasında sistem eleştirisi, karakterlerin ahlaki çürümesiyle iç içe geçer. Kamera karakterin üzerine gelir, onu köşeye sıkıştırır, kaçmasına izin vermez. Seyircinin dahi kirli hissetmesini sağlar.

Yönetmen Gus Van Sant ise mesafeyi seven bir yönetmen olmasından kaynaklı olarak kamerayı daha gözlemci kullanır. Bu gözlem hali, filmin politik etkisini zayıflatan temel unsur haline gelir. Filmi bir üçüncü sayfa haberi okuyormuş gibi duygusuz izleriz. Ancak gerilim filmlerinde seyirci ile oynamak önemlidir. Dead Man’s Wire, bunu yapmaktansa ellerini temiz bırakmayı seven filmlerden biri olarak karşımıza sunuluyor. Düşünün ki, film bittiğinde dahi gerçek olayların görüntüleri gösterilirken, seyircinin vicdanını rahatlatan küçük bilgiler veriliyor. Film; Lumet’in elinde olsaydı daha kirli, rahatsız edici ve seyirciyi suç ortağına dönüştüren bir anlatıya sahip olurdu. Burada ise her şey kontrollü ve herkes gerektiği kadar kirleniyor.Dead Man's Wire Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Gus Van Sant Dacre Montgomery Bill Skarsgard Al Pacino Bir Film 11unlem

İyi Oyunculara Rağmen Tatmin Edici Değil

Bill Skarsgård filmin merkezi konumunda öne çıkıyor. Fiziksel olarak kendini hırpalıyor, karakterin ruhsal çöküşünü bedeniyle yansıtıyor. Zaman zaman fazla büyük oynadığı anlar ağırlıkta, ki filmin duygusal ağırlığını taşıyan tek isim olduğu düşünüldüğünde bunun normal olduğu söylenebilir. Al Pacino ise şaşırtıcı biçimde silik. Büyük bir oyuncunun bu kadar “aracı” bir rolde kullanılması ciddi bir kayıp. İsmini kullanarak filmin PR’ı için kadroya eklenmiş hissi uyandırıyor. Karakteri ne etik bir kırılma yaşıyor ne de dramatik bir dönüşüm geçiriyor.

Colman Domingo ise her zamanki gibi güvenilir ama gerekliliği tartışılır bir karakteri canlandırıyor. Bu karakter için gerçek bir alan açılmadığını düşünüyorum. Sadece sesini kullanmak istemişler. Bu yüzden de hikayenin bağlantı noktalarından biri olmaktan öteye gidemiyor. Yan karakterlerin tamamı işlevsel: dönemi ve olayı temsil ediyorlar, piyon gibi çalışıyorlar. Ama hiçbiri filmin vicdanına dönüşmüyor.Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Gus Van Sant Dacre Montgomery Bill Skarsgard Al Pacino Bir Film 11unlem

Patlamayan Bir Gerilim

Dead Man’s Wire, günümüz Amerikan sinemasının en büyük sorunlarından birini kristal netliğinde gösteriyor: doğru teşhis, eksik cesaret. Medyayı, polisi, adalet sistemini ve kapitalist sömürü düzenini aynı hikâye içinde buluşturuyor; ama bu yapıların hiçbiriyle gerçekten yüzleşmiyor. Film, sistemi ifşa ettiğini sanıyor, oysa yalnızca işaret ediyor. Göstermekle yetiniyor ve sınırları zorlamıyor. Seyircisini rahatsız edecek noktaya geldiğinde geri çekiliyor ve güvenli bir ahlaki pozisyonda kalmayı tercih ediyor.

Bu yüzden Dead Man’s Wire izleyicisine bir öfke değil, bir onay duygusu bırakıyor. “Evet, bu düzen bozuk.” dedirtiyor, ama bu bozukluğun içinde olmanın utancını hissettirmiyor. Film, seyirciyi suç ortağı olmaktan özellikle koruyor. Kimse kirlenmiyor, kimse bedel ödemiyor, kimse geri dönüşsüz bir noktaya sürüklenmiyor. Oysa bu tür hikâyelerin gerçek gücü tam da burada ortaya çıkar. Seyirciyi rahat koltuğundan kaldırıp onu ahlaki bir huzursuzluğun içine itebilmek, belki de en büyük marifet olabilecekken, bu durum Dead Man’s Wire‘da vuku bulmuyor.

Film, sert bir isme sahip olmasına rağmen aynı sertliği filmin içinde gösteremiyor. Gerilimi kuruyor ve patlama ihtimalini sürekli canlı tutuyor, ama elini kontrollü noktadan hiçbir zaman uzaklaştırmıyor. Sinemanın zaman zaman yapması gereken o geri dönüşsüz hamleyi bilinçli biçimde es geçiyor. Bu tercih filmi “önemli” kılabilir; festival dolaşımına, doğru tartışmalara, makul övgülere açık hale getirebilir. Ama onu asla gerçekten tehlikeli, sarsıcı ve unutulmaz bir yere taşımaz. Ve belki de Dead Man’s Wire’ın en büyük açmazı tam olarak budur: Eleştirdiği sistem kadar temkinli, eleştirdiği düzen kadar kontrollü bir film olması…


Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

The Stranger: Hissizleşmenin Seyir Defteri

The Housemaid: Modern Zamanlarda Jane Eyre

Haktan Kaan İçel
2008'den beri sinema yazarlığını sürdürüyor.

    Heated Rivalry: Rekabetin İçinde Bastırılan Bir Yakınlık 

    önceki yazı

    A Knight of the Seven Kingdoms 1. Sezon: Şövalyelik Onuru

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir