François Ozon, The Stranger ile Albert Camus’nün Yabancı romanını sinemaya uyarlamaktan çok, onunla hesaplaşmayı göze alan bir film sunuyor. Ozon burada ne metni kutsuyor ne de güncellemeye uğraş veriyor. Daha riskli bir şeye soyunmayı tercih ediyor: Camus’nün açtığı varoluşsal yarayı bugünün seyircisine yeniden temas ettiriyor. Bu yüzden The Stranger, izleyicisini ikna etmeye çalışan bir film olmaktan çıkıp; onu rahatsız eden, yerinden eden ve çoğu zaman da yalnız bırakan bir film olarak şekilleniyor. Bu durum romanda olduğu gibi hissizleşmeye neden oluyor.
Film ana karakterinin iç dünyasını açmayı bir eksiklik değil, bilinçli bir reddediş olarak ele alıyor. Seyirciye duygusal boşluklar sunmuyor; aksine o boşlukları özellikle koruyor. Neden–sonuç ilişkileri kurulduğu ölçüde değil, kurulmadığı ölçüde anlam üretiyor. Çünkü bu hikâyede sorulması gereken soru ana karakterin “neden böyle biri olduğu” değil; toplumun, onu neden başka türlü olması için şekillendirmeye çalışması gerektiğine bu kadar emin olduğudur. Karakterin tepkisizliği, sinemanın alışılagelmiş psikolojik derinlik anlayışına yöneltilmiş açık bir itirazdır. Ve bu itiraz, filmin asıl çatışmasını suçta değil, anlam dayatmasında kurar.
Ozon’un kamerası, karakterini açıklamak yerine onun etrafında dolaşmaktadır. Seyirciye sunulan şey bir empati alanı değil, bir tahammül sınavıdır diyebiliriz. Karakter üzülmemekte, pişmanlık göstermemekte, kendini savunmamaktadır. Ve tam da bu yüzden film boyunca asıl yargılanan şey bir cinayet değil; bir duygusal normdan sapma hâli olur.
Uyumsuzluk Bir Suç Mudur?
Filmdeki yargılama süreci, görünürde bir cinayetin etrafında şekillense de, derinlerde başka bir şey işlenmektedir. Ana karakterin asıl suçu öldürmek değil; öldürdükten sonra beklenen duygusal tepkileri vermemesidir. Annesinin ölümüne yeterince yas tutmaması, cenazede ağlamaması, hayatı dramatize etmemesi… Bunların hepsi sistem için daha affedilmez hâle gelen basit ama yorumlanabilir unsurlardır. Sistem yorumlanabilir şeylerin varlığına inanır. Bu yüzden ana karakterin kayıtsızlığı adalet sisteminin kafasını karıştırmaktadır.
Toplum, karakteri “kötü” olduğu için değil; kendisine benzemediği için mahkûm eder. Aynı şekilde üzülmeyen, aynı değerlere sarılmayan, aynı anlamlara inanmayana karşı duyulan bu huzursuzluk hali, filmin en sert politik damarını oluşturur. Çünkü sistem, suçtan çok uyumsuzluktan korkar. Uyum göstermeyen biri, cezalandırılamayan bir tehdide dönüşür. Bu noktada The Stranger, Camus’nün metninde örtük kalan bir meseleyi daha görünür kılıyor: Kimin hayatının yas tutulmaya değer olduğu meselesi… Ölen kişinin bir Arap olması, filmde yüksek sesle sloganlaştırılmasa da; sessiz bir ağırlık gibi anlatının içine serpiştirilir. Kız kardeşin bakışıyla açılan kısa pencere, bu sessizliğin boşlukta yankıya neden olmasına sebep olur: “Kimse kardeşimin ölümünü önemsemeyecek. Çünkü o bir Arap.”
Bu cümle, filmin belki de en politik anıdır. Fransa’nın sömürgeci tutumunun ve yerel halka uyguladığı baskının yansıması olarak filmin içinde kendine yer bulur. Sınıfsal ayrıştırmalar, dönemin adalet anlayışını, sistemin ötekileştirme ezberini ve insani değerlerden yoksun anlayışın kendini aklama çabasını gözler önüne serer. Çünkü bir Arap’ın ölümünün değeri olmasa da, Fransızlar’ın kendi vatandaşına yargıda bulunması bir nevi şov niteliği taşır.
Bir Arap Öldürmek Suç Mudur?
Burada film bilinçli bir çelişki yaratıyor ve bu çelişkiyi çözmeyi reddediyor. Eğer bu hayat bu kadar değersizse, neden idam kararı veriliyor? Eğer adalet gerçekten sömürgeci bir sistemin parçasıysa, neden bu kadar sert bir ceza ortaya çıkıyor? Bu sorular cevapsız kalıyor. Ve belki de kalmaları gerekiyor. Çünkü film, adaletin tutarlılığını değil, keyfiliğini ifşa etmenin doğru bir bakış açısı olduğuna inanıyor.
Karakterin idam edilmesi, öldürdüğü kişi için değil; toplumun duygusal düzenini bozduğu için gerçekleşiyor. Annesi için yeterince üzülmediği, hayatı “doğru” hissetmediği, acıyı olması gerektiği gibi sergilemediği için cezalandırılıyor. Günümüz dünyasında her türlü politik olayın, her türlü facianın bir noktada sıradan insanı bir yerden etkilemesi gibi ironik bir çelişki yaratılıyor.
Ahlaki açıdan çelişkili komşu figürü ve onun yarattığı şiddet zinciri, bu adaletsizliğin arka planını daha da kirletiyor. Ölen Arap aslında bu adamdan intikam almaya çalışırken, tuhaf bir şekilde ana karakter bu şiddetin nihai hedefi hâline geliyor. The Stranger bu ironiyi dramatize etmiyor. Çünkü dramatize etmek, ona anlam yüklemek olurdu. Ozon’un derdi anlam üretmek değil; anlamın nasıl keyfi biçimde dağıtıldığını göstermek oluyor.
Metinden Çok, Hiçliğin Özünü Anlamlandırmak
Bu noktada filmin romana sadakatini olay örgüsünde değil, metnin felsefi merkezinde aramak daha doğru olur. The Stranger, Camus’nün anlattığı dünyayı birebir yeniden kurmaktan çok, o dünyanın insan üzerinde yarattığı varoluşsal baskıyı bugünün seyircisine hissettirmeyi amaçlar. Hayatın kendi başına anlam taşımadığı bir evrende, insanın bu boşlukla ne yapacağı sorusu filmin temel meselesine dönüşür. Karakterin suskunluğu ya da tepkisizliği bir eksiklik değil, bu anlamsızlıkla kurduğu ilişki biçimidir. The Stranger, izleyiciyi bu ilişkiyi anlamaya değil, onunla yüzleşmeye davet eder; çünkü burada asıl sarsıcı olan, anlamın yokluğu değil, bu yoklukla yaşamaya devam edebilme ihtimalidir.
Karakter kendini açıklamıyor çünkü açıklamak istemiyor. Film de bunu açıklamıyor çünkü açıklamanın kendisini bir tür şiddet eylemi olarak görüyor. İnsanı inanmadığı bir şeyi anlatmak zorunda bırakmak ve eylemlerinin soruşturulması bir anlamda insanın varoluşuna dair bir işkence haline geliyor. Açıklanmayan neden – sonuç ilişkisi seyirciye sunulan boşluğa dönüşüyor. Bu boşluk da romanı anlamlandırmak için bir kılavuz işlevi görüyor. Her şey söylenmediğinde, düşünmek kaçınılmaz hâle geliyor. Tedirginlik de buradan doğuyor.
Bu yaklaşım, Zeki Demirkubuz’un Yazgı filmiyle kaçınılmaz bir akrabalık kuruyor. Ancak Yazgı’da metin karakterin üzerine sert bir kabuk gibi geçirilirken, The Stranger’da karakterin bedenine uyum sağlıyor. Ozon’un siyah-beyaz estetiği, geçmişin puslu havasını romantize etmeden, sade ve mesafeli bir görsellikle kuruyor. Oyunculuklar ise metni “okumuyor”; metnin içinde yaşıyor.
İnanç, Kader ve Korkusuzluk
Filmin finaline doğru rahiple yapılan konuşma, The Stranger’ın felsefi merkezini oluşturuyor. İnanç burada bir umut değil; insanın olan bitene müdahale edebileceği yanılgısı olarak sunuluyor. Karakter bu yanılgıyı reddettiğinde, korkudan da arınıyor. Çünkü yok olacağına inanmak, ölümü anlamsızlaştırdığı kadar özgürleştirici bir etki yaratıyor.
İnsan bir hiç için öldüğünü kabul ettiğinde, hayatın üzerine yüklenen o yapay anlam katmanları da çözülmeye başlıyor. The Stranger, tam olarak bu noktada acımasızlaşıyor. Teselli sunmuyor. Umut vermiyor. Seyirciyi, kendi anlam arayışıyla baş başa bırakıyor.
François Ozon’un The Stranger’ı, Camus’yü bugüne uyarlamak istemiyor. Daha sert bir şey yapıyor: Camus’nün sorularının hâlâ geçerli olduğunu, hatta belki yaş aldıkça daha da ağırlaştığını hatırlatıyor. Son kertede The Stranger, bir adamın hikâyesi değil; insanlığın anlam üretme saplantısının teşhiridir. Film ölümü değil, ölüm karşısında duyulması gerekenleri dayatan bir dünyayı yargılar. Ve seyirciyi şu rahatsız edici ihtimalle baş başa bırakır: Belki de asıl suç, hiçbir şey hissetmemek değil; hissetmemiz gerektiği konusunda bu kadar emin olmamızdır.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar