Bu yazı The Housemaid filmi hakkında spoiler içerebilir.
Freida McFadden’in 2022 tarihli aynı isimli romanından uyarlanan The Housemaid, izleyiciyi gizemlerle dolu bir eve götürüyor. Paul Freig’in yönettiği ve Rebecca Sonnenshine’ın senaryosunu kaleme aldığı film, vadettiği psikolojik gerilimi yaratıyor. Son zamanların en tartışmalı isimlerinden Sydney Sweeney ile yılların sevilen oyuncusu Amanda Seyfried’in başrolünü paylaştığı The Housemaid, 9 Ocak’ta vizyona giriyor.
Hikâye, Millie’nin (Sydney Sweeney) Nina’nın (Amanda Seyfried) açtığı iş ilanına başvurmasıyla başlıyor. Yani banliyödeki eve dışarıdan bir yabancı geliyor. Nina, ona kızı Cece (Indiana Elle) konusunda yardım edip ev işleriyle ilgilenecek birini arıyor. Ilımlı, sıcakkanlı, dürüst gözüken bu kadının göründüğü gibi olmadığı ise kısa sürede ortaya çıkıyor. Elbette Millie gibi güzel, eğitimli bir kadının özgeçmişinin gerçek olmadığı da. İlk bakışta ikisine de güvenemediğimiz bu kadınlara, Andrew (Brendon Sklenar) adında duygusal olarak stabil gözüken bir erkek eşlik ediyor.
Andrew, kusursuz bir eş, mükemmel bir baba, saygın bir iş insanı olduğuna inanmamızı sağlıyor. Böyle birinin akla Jane Eyre’den Mr. Rochester’ı getirmesi uzun sürmüyor. Hele de Nina’nın Millie’yi kalmak üzere çatı katına inşa edilen bir odaya götürdüğünü gördüğümüzde. Kapısını içeriden kilitleyememesi ve açılamayan tavan penceresi, başka şartlar altında yeterli uyarılar olabilirdi. Tabii çaresiz durumdaki Millie, işine dört elle sarılmak zorunda olmasaydı. Evin taşıdığı gizemle, Millie’nin sırrı birbirine karışıyor. Sırtını Jane Eyre’in ana aksına rastlayan modern zaman trajedisi böylece ortaya çıkıyor.
Saklamak İstenenler Gözünün Önünde
Jane Eyre’de Thornfield malikanesi bir tür gizem barındırır. Yazıldığı Victoria döneminin katı ahlak anlayışı nedeniyle kadınların evde bile sadece belli alanlara girebildiği söylenir. Jane, mürebbiye olarak geldiği bu evin üst katlarına çıkamaz. Ev gizemini korur. The Housemaid‘de ise tam aksine Millie, Nina’nın depo olarak kullandıklarını söylediği çatı katına yerleşir. Andrew’ın inşa ettiğini öğrendiğimiz ev de en az Thornfield malikanesi kadar gizemlidir. Tek fark, Nina’nın saklamak istediği her şeyi görünür kılmasıdır. Örneğin, daha ilk günden Millie’ye bir telefon verir ve ödemeler dahil her şeyi buradan yapmasını ister. Seyirci telefonun bir tür takip aracı olduğunu bilir. Yine de açıkça peşine düşmek rahatsızlık uyandırır. Ancak rahatsızlığı tanımlayabilmek için çatı katı, telefon ve hatta Cece’nin oyuncak evine daha yakından bakmak gerekir.
Jane Eyre’in literatüre kazandırdığı “çatı katındaki deli kadın” miti bu defa psikolojik gerilimin içine saklanır. Nina, giderek duygusal dengesini yitirerek anlaşılmaz şekilde davranır. Kağıtlarını attığı gerekçesiyle Millie’yi azarladığında ya da bir gece yatak odasının kapısını elinde bıçakla açtığında delilik üstüne yerleşir. Yani Jane Eyre’in çatı katındaki sessiz kadını Bertha Mason’ın aksine deliliğini gizlemeden yaşar.
Diğer yandan Andrew’ın yarattığı mükemmel aile anlayışı, -Nina delilikleriyle bu resme gölge düşürse bile- çevrenin hayranlığını uyandırır. Cece, resimde sabit bir yerde durur. Sessiz, aklı başında, vaktinden erken olgunlaşmış bir hali vardır. Annesinden ziyade babasıyla daha iyi anlaşıyormuş gibi görünmesi, Nina’nın deliliğine inanmamızı kolaylaştırır. Millie de zamanla Nina’nın gaslighting yapan güvenilmez biri olduğuna inanır. Böylece ilk günden itibaren çekici bulduğu Andrew’a yaklaşması kolaylaşır.

Şaşırtan Climax’le Gelen Kurtuluş
The Housemaid, romantik komedilerde başından itibaren belli olan cinsel çekimi göstermek için fazla beklemez. Sydney Sweeney’nin karakteri Millie ile Brendon Sklenar’ın karakteri Andrew’u tasarlanmış bir gecenin ortasına atar. Birlikte geçirdikleri akşam, eski bir restoranda devam eder. Daha önce Cece’nin ağzından duyduğumuz “Meyve suyu içmek bir ayrıcalıktır.” cümlesinin bir benzeri orada da tekrarlanır.
Özellikle de Andrew’un annesine dikkat ettiğimizde, kulağa çalınan privilege kelimesi hiç de öylesine değildir. Torun ister, oğlunu estetik bir başarı gibi görür ama gerçek bir sevgi ve yakınlıktan yoksundur. Aile işini sürdüren Andrew, annesinin getirdiği biricik porselenlere aşırı düzeyde saygı ve sevgiyle yaklaşır. Bütün bu ailevi detaylar, akla Jane Eyre’ın yazıldığı Victoria dönemini getirir. Katı ahlak anlayışı, erkeğin egemen olduğu ve kadını kısıtlamayı normal saydığı, aile yapısının her şeyden önde geldiği zamanları hatırlatır.
Andrew, Püriten ahlak anlayışını sürdürür. Evin huzuru için Nina’nın her türlü aşırı davranışını tolere eder. Ne var ki, Millie’nin yeni zaafı haline gelmesi uzun sürmez. Bir kadının isteyebileceği her şeye sahipmiş gibi gözüken Andrew, mükemmelliği nedeniyle şüphe uyandırır. Millie ile sevişmeleri sırasında çalan şarkının çirkinliği ve uyumsuzluğu sanki bir tehlike sinyali gibi belirir. Nina’nın her şeyi öğrendiğinde kıyameti koparacağı düşüncesi gerilimi artırır. Oysa filmin climax’i, Viktoryen ahlak anlayışından kurtulan karakterin zaferini gördüğümüzde anlam kazanır. Nina’nın çatı katındaki deli kadın olmaktan kurtulmak için kurduğu plan, Millie’nin delirme ihtimaline kapı açar.

Feminizm Viktoryen Ahlakı Öldürebilir Mi?
Jane Eyre’in Thornfield’da yaşadığı süre boyunca çatı katından gelen sesler için duyduğu açıklama, Grace Poole isimli yaşlı bir kadının orada yaşadığıdır. Millie’nin temizlikçi olarak çalışmaya geldiği ilk günden beri varlığından rahatsız olduğu bahçıvan Enzo’nun sessizliği ile Grace Poole’ninki benzerdir. Grace Poole’nin aksine sessiz bir gardiyan olmadığı, Nina’nın kurtulmasına yardımcı olduğu zamanla ortaya çıkar.
Nina’nın tek çaresi, zamanında bir sürü umutla evlendiği Andrew’u yerine birini bırakarak terk etmektir. Hikâyesi üzerindeki söz hakkını kaybetmesine neden olan, Andrew’un privilegelar ile çevrili, cezalarla terbiye eden halidir. Kuaför randevularına saplantılı derecede sadık Nina’nın her cümlesinde saklı ipuçlarını görmek için olanları öğrenmek şart değildir. Tıpkı Cece’nin Millie ile oyun oynarken söylediği “Çatı katından senin de uzak durman gerekiyor.” cümlesi gibi.
Millie; çevresindeki gizemi sezer, sırları hisseder, gerilimi fark eder. Yine de, şartlı tahliye koşullarını yerine getirmek için o işe ihtiyaç duyar. Nina’nın dengesizliklerine katlanma sebebi bu olsa da, konu Andrew’a gelince gerçekleri fark etmesi zaman alır. Andrew, hayatına giren ve girecek tüm kadınları katı ahlak anlayışıyla çatı katında terbiye eder. Kapatılan, aç bırakılan, kendisine zarar verecek eylemlerde bulunmaları için tehdit edilen kadınlar, hem sadist ve narsist bir karakterin hem de toplumun yarattığı baskının kurbanı haline gelir.
Dolayısıyla Jane Eyre’da Bertha Mason’ı tavan arasına kapatan ve bir yangın sonucunda kör olup elini kaybeden Rochester’ın aksine Andrew’u daha kötü bir son bekler. Viktoryen ya da Püriten ahlak, gücünü yitirmeye başlar. Bunun en büyük nedeni, günümüzün kendi ayakları üzerinde durmayı bilen, eşitlik talep eden kadınların varlığıdır. Zira yangından kıl payı kurtulan Andrew’u bekleyen çok daha kötü son filmdeki adalet anlayışını yansıtır.
İki Yönlü Okuma
Sydney Sweeney ve Amanda Seyfried’ın yürütücü yapımcılar arasında da yer aldığı The Housemaid, uyarlandığı romanı okumasam da tanıdık bir hikâye anlatıyor. Yalnızca Andrew resmedildiği kadar mükemmel bir erkek olamayacağı için değil. Aynı zamanda çatı katını gösterdiği andan itibaren aklıma Jane Eyre’ı getirdiği için. Yalnızca iskelet olarak benzerlik taşısa da, ikisi arasında kurulabilecek bağlantılar hiç de az değil. Özellikle de gözümde canlanan Thornfield malikanesi ile Andrew’un evi arasındaki benzerlikler nedeniyle.
Tabii ayrışan yanları da mevcut. Sonunun bağlandığı yer açısından en ufak bir benzerlik olduğunu söyleyemeyiz mesela. Zira umutlu, feminist anlamda katarsis yaşatan bir yanı olmasına rağmen, Andrew’un annesinden duyduğumuz bazı cümleler Viktoryen ahlakın öylece ölmediğini, ölemeyeceğini gösteriyor. Millie ve Nina için umut vadeden bir geleceğe karşın, endişeyi tamamen ortadan kaldırmıyor.
Taşıdığı tüm alt metinlere ve önermelere karşın, sinematografik olarak oluşturduğu atmosfer Hollywood filmlerinin kodlarını aşamıyor. Yenilikçi bir yaklaşım bulmak ya da var olan formüllerden öteye geçmek gibi bir derdi de yok bana kalırsa. Senaryonun pek özgün sayılamayacağından bahsettik zaten. Yine de oyunculuklar ve tempo filmin izlenebilirliğini artırıyor. Kendisine hiçbir biçimde saygı duymasam da, Sydney Sweeney’nin dikkat çeken bir güzelliği ve oyunculuğu olduğunu itiraf etmek lazım. Amanda Seyfried’i ise en son ne zaman beyaz perdede izlediğimi hatırlayamıyordum. İyi geldiğini söyleyebilirim.
Nihayetinde bu filmi yüksek tempolu psikolojik gerilim türünde bir yapım olarak izlemek de mümkün, toplumsal çıkarımlara alan açan feminist bir perspektiften okumak da. Yine de itiraf etmeliyim ki, ikincisine imkân tanıması filmi tek başına iyi yapmıyor. Belki de öncelikle keyif almak daha iyidir.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar