Gerçek başarının ne olduğunu düşünelim. Aklımıza ilk gelen görüntüler genelde bellidir: müzik, sinema, spor dünyasına ait ünlü isimler ve milyar dolarlık şirketleri ellerinde tutan yöneticiler. Neredeyse hepsinin hayat hikayesini, geçtikleri yolları, karşılaştıkları zorlukları biliriz. Çünkü onlar olmadan sadece parlak birer yüzden ibaret olurlar. Medyanın yarattığı bu kurgusal başarı algısı, gerçek galipler için kalın bir perde işlevi görür. Zira arka planda onlarca, hatta yüzlerce kat daha fazla sermayeye sahip o “isimsiz” kişiler oturur; tüm yozlaşmış finans ağlarına sahip, gerçek değeri istediği gibi sömüren, geride bıraktıkları miras yüzyıllarca yaşayacak ve bize yine musallat olacak o vampirler… Nerede olursak olalım, nereden başlarsak başlayalım her zaman zirveye ulaşabileceğimize dair sahte anlatıların temelinde kuralları bizim koyduğumuz yanılgısı yatar.
Josh Safdie imzalı Marty Supreme, bu tatlı yalana kanan ve dünyanın en iyi masa tenisçisi olma mücadelesi veren Marty Mauser’ın saflığını bizlere olabildiğince unutturmaya çalışıyor. Yönetmen, her ne kadar yolun sonunun o kadar parlak olmadığını bilse de, her zamanki ustalıklı anlatıcılığını konuşturarak bizi de plastik ve gülünç bir rüyaya ikna ediyor. Nitekim, Marty’nin masum hayalleri önünde sonunda o “isimsizlerin” etki alanı ile kesişiyor ve bitmek bilmeyen bir kaos zinciri başlıyor. Maç skorunu değil, karakterin canını önemser hale geldiğimiz bu stresli yolculuğun ardında hem hikaye anlatıcılığının karşı konulamaz cazibesi hem de yarınlara bıraktığımız mirasın acı verici sahteliği yatıyor.
Bu yazı Marty Supreme filmi hakkında spoiler içerebilir.

Amerika’nın Kuytusunda Bir Narsist
Benim geldiğim yerde herkes kendi başının çaresine bakar.
Yıl 1952 ve Amerika II. Dünya Savaşı’nı henüz atlatmışken Marty’nin de -aynı yaşadığı ülke gibi- sığındığı gerçek tam olarak bu. Amcasının ayakkabı dükkanında çalışırken kendini tüm bu sıradan yaşam döngüsünün geçici olduğuna inandırmakta ise üstüne yok. Fakat çevresindekiler maalesef onunla aynı fikirde değil. Amcası, -üstün ikna kabiliyeti ile ampute birine bile ayakkabı satabilecek- Marty’nin bir gün dükkanın yöneticisi olacağına kesin gözüyle bakıyor. Annesi ise oğlunun sırf eve gelip ona göz kulak olması için telefonda hasta numarası yapmak durumunda kalıyor. Timothée Chalamet‘nin nokta atışı bir ukalalıkla hayat verdiği Marty, tüm bu karşı görüşlere rağmen elbette kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Safdie, onun bu vurdumduymaz kişiliğini olağanüstü bir komedi yazarlığıyla ele alırken, karaktere aynı anda derin bir saygı ve istemsiz bir mesafe gösteriyor.
Marty’nin kendisi dışındakilerin geleceğini düşünmeden davrandığı sayısız andan ilkine açılış sahnesinde konuk oluyoruz. Nitekim karakter, dükkanın deposunda kaçamak yaptığı evli kız arkadaşı Rachel (Odessa A’zion) ile sevişirken onu hamile bırakıyor. Safdie, -Marty’nin daha sonra çocuğun babası olduğunu inkar edeceği- bu sahneyi muallakta bırakmayarak olabilecek en bariz şekilde temellendiriyor. Zira, filmin künye bilgileri akarken 3D grafiklerle tasarlanmış spermlerin yumurtayı döllemek adına verdikleri yarışı seyrediyoruz. Aralarından şanslı biri, uzun uğraşlar sonucunda görevini yerine getiriyor. Ancak her açıdan absürt ve beklenmedik bu sahnenin en büyük numarası sonunda yatıyor. Oluşan embriyo, rahimde süzülürken yavaşça bir tenis topuna dönüşüyor ve Marty, yaptığı maçta o topa vurarak karşılık veriyor. Marty Supreme; karakterin sinir bozucu bencilliğini daha birçok anda satirize etse de, Marty’nin reddettiği onca şeyden yalnızca birine yönetmenin bizi çabucak şahit etmesi, filmin en akılda kalıcı dokunuşlarından biri olarak hatırlanıyor.
Peki neden masa tenisi? Hızından, stilinden, kültüründen veya kurallarından dolayı mı? Marty için bunun bir cevabı yok. Kendisiyle röportaj yapan gazetecilerle konuşurken geçmişine dair sahte bir hayat öyküsü uyduracak ve -Yahudi kimliğinden yararlanarak- kendini “Hitler’in en büyük düşmanı” olarak niteleyecek kadar rastgele bir kariyer yönetimi var. Ancak yine de adını herkese duyurmak için her şeyi yapmaya hazır. O zamanlar Amerika’da henüz pek ciddiye alınmayan bir spor olan masa tenisi, bowling sırası beklenirken üç beş dolar kazanmak için oynanacak ara bir eğlence kıvamında. Ancak onunla profesyonel düzeyde ilgilenen ve rutubetli odalarda saatlerce terli terli tenis oynayan azılı bir kitle var. Safdie, o dönemde masa tenisinin adeta bir “yer altı kültürü” yarattığını ve toplumda yer edinememiş onca insana kapı açtığını söylüyor. Bu insanların arasında tarif edilemez bir dayanışma ve inkar edilemez bir çaresizlik olduğunu da ekliyor. Marty’nin bu tuhaf cemiyette kendine yer edindiği doğru olsa da, hiçbir zaman bir topluluk olarak davranmadıkları bir gerçek. Zafer olgusu, burada da bireysel bir çerçeveye sıkışmış durumda ve bir şeyler başarmak için durmadan kendi başına çabalamak zorundasın. Marty’nin en ufak şeyler için bile vermesi gereken kavga, bu yüzden hem Amerikan Rüyası’na hem de kuytu köşelere ittiği insanlara dair zengin bir alegori sunuyor.

Başarı Algısına Dair Panoramik Bir Manzara
Marty Supreme, karakterinin aşması gereken sonsuz kaos döngüsünü sürdürürken, çeşitli yan karakterler ile “başarı algısına” dair panoramik bir yaklaşım geliştirmeyi de ihmal etmiyor. Özellikle Gwyneth Paltrow‘un canlandırdığı Kay Stone bir hayli akılda kalıcı. Filme girişi kadar çıkışı da aniden gerçekleşen bu karakter, aslında Marty’nin adını bile duymadığı eski bir Hollywood yıldızı. Şimdilerde varlıklı kocasının finanse ettiği bir tiyatro oyununda oynuyor ve kalem satışlarını artırmak adına onunla beraber endüstriyel fuarlara katılıyor. Marty, verdiği röportaj sırasında gazetecilerin Kay’i tanıması sonucu ondan haberdar oluyor ve gözüne girmek için büyük bir uğraş veriyor. Ancak daha sonra aralarında filizlenecek şey, kesinlikle bir aşk ya da tutkunun ürünü değil. Aksine, Marty’nin Kay ile birlikte olma nedeni, bir zamanlar zirvede olan bir ismi bile etkileyebileceğini görmek istemesi. Belki aralarındaki ilişki, Kay için de gençlik yıllarındaki tutkuyu hatırlayabileceği karşılıklı bir memnuniyetten başka bir şey sunmuyor. Fakat Safdie, bu dinamiği alelade bir yasak aşk olmaktan çıkarıp ticarileşmiş başarı olgusuna dair bir keşif alanı yaratıyor. Çünkü etrafındaki her tür üçkağıtçılığı sezebilecek kadar zeki olan Kay için bile ortaya kayda değer bir sanat eseri koymanın bir önemi kalmamış. Onun gözlerinden yeri geldiğinde mutluluk, yeri geldiğinde ise keder gözyaşları akıtan şey, seyircilerin ve eleştirmenlerin o gürültülü alkışları ve “mühim” sözleri. Kay, toplumsal algının acımasız çemberine çoktan girmişken Marty halen o gün ne yiyeceğini bile düşünmeden çabalamaya devam ediyor. Marty’ye bunun bir plansızlık veya en amiyane tabirle aptallık belirtisi olduğunu söylese de, içten içe bu tutkudan etkileniyor. Öte yandan kocası Milton Rockwell, sadece etkilenmekle kalmayıp Marty’nin başarısından kendine pay çıkarmak için kirli bir planla çıkageliyor.
Marty Supreme‘in vadettiği o sahte şöhret anlatısına dair en can alıcı kısımlardan bazıları, Marty ile Rockwell arasında geçiyor. Zira Rockwell; reddedilmeyi bir cevap olarak saymayan, nerede ne isterse başarabileceğine inanan o malum “isimsizlerden” biri. İlk görüştüklerinde masa tenisine spor dahi denemeyeceğini düşünen Rockwell, Marty’nin bir maçındaki seyirci heyecanını görünce aniden tersini savunmaya başlıyor ve bir teklifte bulunuyor. Yüklü bir para karşılığında istediği şey, Marty’nin turnuvadaki mağlubiyetini kâra çevirmek için rakibinin ülkesi Japonya’da göstermelik bir yenilgi yaşaması. Piyasaya süreceği Asya menşeili raketin satışlarını artıracak bu “dahiyane” plan, şüphesiz Marty’nin prensipleri ile taban tabana zıt. Safdie, Amerika’nın sadece satılabilir olana gösterdiği ilgiyi ve çeşitli propaganda araçları ile bunu nasıl gizlediğini karakterler arasındaki bu ilişki üzerinden anlatıyor. Japonya’da Marty’nin rakibi Koto Endo’ya korunması gereken bir ulusal hazine olarak yaklaşılırken, Amerika’da ise söz konusu spor rutubetli apartman dairelerine terk edilmiş durumda. Turnuva kültürünün savaş sonrası temsili bir rövanş gibi çerçevelendiği bu politik kılıf, bireye yüklenen idealin yeri geldiğinde nasıl toplumsal bağlama çekildiğini gözler önüne seriyor.
Dönemin yozlaşmış Amerika’sı, alışık olduğumuz ancak halen geçerliliğini yitirmemiş belli temsillerle yansıtılıyor: kirli polisler, kokuşuk oteller, belalı mafyalar, sıkışık apartmanlar, ıssız kasabalar… Marty, bu ortamda karşı karşıya geldiği tüm dertlerin arasında ona duyduğumuz sempatiyi korusa da, bir çıkış yolu yaratması gerektiğinde çoğunlukla doğru kararlar alamıyor. Safdie, kardeşiyle yönettiği Uncut Gems‘te olduğu gibi mesafeli bir yakınlık gösterdiğimiz bir karakter tasarımına imza atıyor. Günlük hayatın sıkıcı sorumlulukları ve daha çabuk çözülmesi gereken ölüm kalım meseleleri üst üste bindiğinde hem karşı konulamaz bir tansiyon yükseliyor hem de -aynı karakter gibi- seyirci olarak kendinizi kaptırdığınız bir “kötüyü çağırma” alışkanlığı ediniyorsunuz. Marty Supreme, belki ortaya yepyeni bir sinema koymuyor ancak seyircinin ilgisini yönetmek konusunda olağanüstü bir başarı gösteriyor. Ayrıca spor filmlerindeki yenilgi-galibiyet oranı ile oynayarak daha fazla sorunun daha büyük bir zafer getirmediği yapıbozumcu bir yaklaşım geliştiriyor. Uncut Gems‘te beklenen hesaplaşma anı çok daha öngörülemez ve yıkıcı bir şekilde geliyordu, burada ise hem karakteri hem de kendinizi sorguladığınız bir “geç kalmışlık” hissi ile kuşatılıyorsunuz. Filmin özellikle ikinci yarısında arşa çıkardığı kazan-kaybet döngüsü seyirciyi o kadar çok kez gafil avlıyor ki, eminim bu tekrarlı senaryo yapısı bazılarına sinir bozucu gelecektir. Ancak birtakım tahmin edilebilir kriz anlarına rağmen kurgunun bir an olsun aksamadığını söylemeliyim.

Potansiyel Bir İstisna Olmak
Teknik ölçeğe baktığımızda Safdie filmleri hedefi asla ıskalamıyor. Marty Supreme de bu konuda bir istisna değil. Dışarıdan bakıldığında “kaotik bir komedi” veya “gergin bir spor filmi” olarak tanımlanması mümkün olsa da, bana kalırsa Josh Safdie burada etkileyici bir aksiyon sinemacılığı da gösteriyor. Bilhassa arabayla kaçış, silahlı çatışma ve kovalamaca içeren birkaç sahne, olay akışını ve seyirci hakimiyetini görsel anlatım açısından harikulade yönetiyor. Burada elbette efsane görüntü yönetmeni Darius Khondji‘nin imzası büyük. Zira, sürekli karakterlerle aynı şeyi hissetmemiz gereken bir filmde kamerayı yanlış konumlandırmak, işin tüm büyüsünü kaçırabilir. Özellikle masa tenisi maçlarında Marty’nin önemsemediği oyunları mesafeli ve az bloke edilmiş bir izometrik açıya hapsederken, kritik anlarda ise seyirci tepkilerini, skor tahtasını, topun düştüğü köşeleri dikkatle kadraja alması seyircinin sahneyle kurduğu yakınlığı ustalıkla ayarlıyor. Bilhassa, Benny Safdie‘nin yönettiği The Smashing Machine‘de gördüğümüz belgeselvari yaklaşımdan seyirci olarak pek bir sonuç alamadıktan sonra bu kontrollü görüntü yönetmenliği adeta ilaç gibi geliyor.
Filmin dikkat çeken bir diğer yanı ise müzik kullanımı. Daha önce Good Time ve Uncut Gems‘te de çalışmış olan müzik yapımcısı Daniel Lopatin, tenis topunun hızlı git gellerini taklit eden orkestral müziklerin haricinde ilginç bir tercihte daha bulunuyor. Marty’yi geleceğin bir temsilcisi olarak kodlayan bu yaklaşım, 50’lerde geçen filme 80’ler estetikli ve synthesizer dokulu elektronik bir arka plan sağlıyor. Alphaville, New Order, Public Image Ltd. ve Tear For Fears gibi ünlü gruplardan parçalara yer veren bu anakronik müzik kullanımı, henüz ulaşılamamış ve durmadan kovalanan geleceğin yankılarını bir fon olarak filme gömüyor. Marty’nin bir gün adından bahsetmesini beklediği o renkli televizyonların, gürültülü radyoların hayali bizim de duyabileceğimiz şekilde tesir ediyor. Karakter, çoğunlukla birinden bir şey rica ederek veya anlamsız bir kargaşaya sürüklenerek müziğin sesini hafifletse de, Safdie doğru anlarda onun “ölümsüzleşme” dürtüsünü somutlaştırmayı ihmal etmiyor.
Ölümsüzleşme demişken, film boyunca tüm ikinci şanslarını tüketen Marty’nin finalde yaşadığı hesaplaşmadan bahsetmek gerek. Karakterin hayal ettiğinin aksine oldukça önemsiz ve ticari bir alanda verilen bu savaş, Marty Supreme‘in büyük bir ilgi ve aynı oranda şüphe ile yaklaştığı “başarı” ülküsünü en iyi özetleyen sahnelerden biri. Karakterin asıl turnuvanın ücretini ödemek için katıldığı bu karşılaşma, son anda öylesine bir maç olmaktan çıkıp Marty’nin dünyaya bırakacağı yegane mirasa dönüşüyor. Bay Rockwell’in deyimiyle tarih, yüzyıllardır onca Marty Mauser’ı bir vampir gibi emip köşeye atmışken, bu Marty’nin bir istisna olması imkansız. Ancak karakter, krizi fırsata çevirip en azından “potansiyel bir istisna” olmak için canını dişine takıyor. Amerikan askerleriyle beraber evine döndüğünde, camın arkasından gördüğü bebeğine bakarken onu hüngür hüngür ağlatan da bu oluyor: en azından potansiyel bir istisna olmayı başarmak. Marty Supreme, asıl galibiyet ihtimalinin yavaşça sönüp gittiği ve küçük istisnalara sığınılan bir “başarı” öyküsü. Bu, Marty için son sekiz aydır babası olduğunu inkar ettiği çocuğuna aktarabileceği bir şey. Belki ulusal televizyonda adı geçmeyecek, ömür boyu refah içinde yaşamayacak, hatta kimse tarafından hatırlanmayacak ama en azından ondan geriye kalan bir şey olacak. Sonra belki o çocuk da ölümsüz olmak için her şeyini feda edecek, sonra onun çocuğu da, ve sonra onun çocuğu da… Geride her zaman bir miras taşıması gereken o hastane odasındaki bebeklerin ağlama sesleri kalacak.
Tunahan İbiş’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar