Ünlü oyuncu Kate Winslet’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Goodbye June, 24 Aralık’ta Netflix’te gösterime girdi. Senaryosunu daha önce 1917 ve Lee gibi filmlerde de imzası bulunan genç yazar Joe Anders kaleme aldı. Kanser tedavisi gören annelerinin fenalaşıp hastaneye kaldırılmasıyla bir araya gelen dört kardeşe odaklanan Goodbye June; vedaları, aile olmayı ve Noel’i unutulmaz kılacak bir kaybı ekrana taşıyor.
Telaşsız bir sabah, June’un (Helen Mirren) bayılmasıyla hastanede geçen haftalara dönüşür. Onu oğlu Connor (Johnny Flynn) baygın bulur, babasını çağırır, kardeşlerine haber verir. June’un son bir kemoterapi ile iyileşme şansı olduğuna inanan doktorların yanıldığı ortaya çıkar. Aile, June’un Noel’i bile zar zor göreceğini öğrenir. Vedanın bir tarihi olduğunda daha kolay olacağı zannedilir, bazı açılardan öyledir de. Diğer yandan her geçen gün ağırlık yaratır. Ne zaman olacağı kestirilemeyen ama son kullanma tarihi olan bir deneyimdir yaşanan. Hayatları birbirinden farklı yerlere savrulan kardeşleri bir araya getiren, her anını iyi değerlendirmek istedikleri bu günlerin neden olduğu telaştır.
Çok çalışan Julia (Kate Winslet), işini gücünü bir yana bırakır. Çocuklarını büyütmekle meşgul olan Molly (Andrea Riseborough), hastaneyi adeta kreşe çevirir. Başka bir şehirde yaşayan kişisel gelişim delisi Helen (Toni Colette) ise ilk çocuğuna hamile şekilde hastanede belirir. Her birinin anne kaybının yakınlığına verdiği tepki birbirinden farklıdır. Hasır altı edilen gerilimler, korkular ve endişeler su yüzüne çıkar. Ailenin değerleri belirgin hâle gelir. İzleyiciyi sıcaklığıyla kavrayan ve zor bir temayı neşeli şekilde anlatmayı başaran Goodbye June, her Noel döneminde hatırlanmaya aday bir film.
Bu yazı Goodbye June filmi hakkında spoiler içerebilir.

Hırçınlığın Altında Yatan Neden
Bazen nedenini bilmesek de sevdiğimiz bir insanla aramız açılır. Zaman geçer, karşımızdaki kişi de aramızın neden açıldığını unutur ama geri adım atmaz. Hırçın tavrını ve mesafesini muhafaza etmek ister. Julia, Molly ile bir araya geldiklerinde neler olacağına dair bu yüzden endişelenir. Sebebini bilmediği hırçınlık karşısında Julia’ya düşen Molly ile arasındaki mesafeyi korumaktır. Zaten Molly, hastaneye geldiği andan itibaren agresifliğiyle herkesi yıldırır. Doktorların sözünü keser, annesi adına kararlar almaya çalışır. Kendine koyduğu sert kurallar başkalarına da sirayet eder.
Oysa Julia, yüzündeki yorgunluğa rağmen sükûnetini korumaya çalışır. Annesi, o sırada yakınında o olduğu için yüzüğünü Julia’ya verir. Ne var ki Molly, yüzüğü Julia’nın parmağında gördüğünde kıskanır. Molly’nin Julia’ya olan tavrının altında ancak en sevdiklerimiz için besleyebildiğimiz öfke yatar. Molly, Julia erken yaşta evden ayrıldığında terk edilmiş hissettiğini söyler. Böylece ablasına duyduğu sevgiyi de itiraf eder. Kızlarını çok iyi tanıyan June, onları bir araya getirmenin çözüm olacağına emindir. Nitekim bir araya gelen kardeşler, hastane koridorunda yaptıkları konuşmayla ilişkilerini iyileştirir.
Kate Winslet, ilk yönetmenlik denemesinde aynı zamanda Julia’ya hayat verir. Karakterin kamera önünde bulunduğu çoğu sahne, yönetmenlik açısından zayıf olsa da, Molly karakterine hayat veren Andrea Riseborough ile çektikleri hastane koridoru sahneleri akılda kalır. Bunun en büyük nedeni, duyguları gerçekçi bir biçimde yansıtmalarının yanı sıra, sahnedeki oyuncuların azlığıdır. Kadraj genişleyip oyuncu sayısı arttığında ve Kate Winslet da kamera önüne geçtiğinde yönetmen olarak kontrolünü kaybediyormuş gibi görünür.

Kendine Has Bir Yas
June, son günlerini onun için kavga eden kızlarının evinde geçirmek yerine hastanede kalmak ister. Zira vedanın öznesi olmasına rağmen nesneleştirilir. Oysa son günlerini nasıl geçireceğini, yanında kimleri ve ne sıklıkla istediğine karar vermeye hak eder. Eşi Bernie (Timothy Spall) ise devamlı yanında olmasına rağmen, June ile pek konuşmaz. Televizyon izlemekle, içmekle ya da uyumakla meşgul olan Bernie’nin yaklaşan veda onu ilgilendirmiyormuş gibi davranması, en hafif tabirle sinir bozucudur.
Goodbye June’un akışı boyunca anlam veremediğimiz bu davranışlar, Connor’ın yaşadığı patlamayla değişir. Çünkü hepimiz sevdiğimiz biri ölmek üzereyken dünyayı durdurmak, herkesi yasımıza ortak etmek isteriz. Başımıza gelen deneyimin ağırlığını ancak paylaşarak hafifletir, başka insanlar hayatlarına hiçbir şey olmuyormuş gibi devam ettiklerinde derin bir öfke hissederiz. Connor, adeta “Benim annem, senin eşin ölüyor, farkında mısın?” dediğinde, acısının görülmesini ister.
June, ölümün yakınlığının ona verdiği yetkiye dayanarak Bob Dylan’ın da aralarında olduğu bazı sanatçıları sevmediğini itiraf eder. Gençliklerinde Bernie’nin ona daha az tanınan bir sanatçının şarkılarını söylediğini de ekler. Bernie hastaneden ayrılıp bara gittiğinde sahneye çıkar. Orada June’a veda etmek için bir şarkı söyler ve yası o şarkıda somutlaşır. Yok saymaya çalıştığı acı tam da o şarkıyı söyleyiş biçiminde saklıdır. Şarkıdaki Georgia ismi June ile yer değiştirir. Yüzleşme acıyı getirse de, kalan günlerin ve sayılı anın kıymetini artırır.

Ebeveynler Hep Ebeveyn Kalır
June, hastanenin ona başka tedavi sunamayacağını öğrendiğinde bile ebeveynliğini taşır. Helen’in hamile olduğunu öğrendiğinde hissettiği sevincine korku eşlik eder. Bebeğin doğduğunu göremeyeceğini içten içe bilir. Ölümü kabullenmeyi doğacak bir bebek üzerinden pekiştirir. Helen’in kaygıları ise annesininkine benzer. Bebeği olduğunda harika bir annesi olmasa bile muazzam bir anneannesi olacağını düşünür. Tıpkı Molly ve Julia’nın çocuklarına baktığı gibi, onun da çocuklarına annesinin bakacağı umudunu taşır.
Annesini hastane yatağında, ölüme bunca yakın görmek hayallerini yıkar. Bu yüzden de çocuğunu annesi yanında olmadan büyütüp büyütemeyeceği konusunda derin bir kaygı hisseder. Ayrıca geç kalmışlık onu ele geçirmeye hazır bekler. June, Molly ile Julia’dan Helen ve doğacak bebeği için söylediklerini mektup biçiminde yazmasını ister. June, Helen’e defalarca kez sarının yakışmadığını söylemesine rağmen, Helen sarı giymeye devam eder. Kızının inatçılığı ve hayatı bildiği gibi yaşama cesareti, ona olan güvenini artırır.
Aileye dışarıdan dahil olan hemşire Angel (Fisayo Akinade), mesleğini insanların son anına şahit olabilmek olarak tanımlar. Kendisi, küçük yaşta kaybettiği annesiyle vedalaşamadığı için başka insanların veda edebilmesini sağlamayı görev bilir. Tüm bu anlar boyunca June’a bir nevi sırdaşlık eder, çocukları hakkındaki görüşlerini paylaşır. Hayatı yaşamaktan korkan Connor ile Angel arasında gelişen sessiz yakınlık, Angel’ın ailenin bir parçası olmasını sağlar. Son an geldiğinde geriye doğru açılan kamera açısı olanları önce Angel’ın gözünden görüyormuşuz izlenimi yaratır. Ardından Angel’ı da kadraja dahil eder. Çoğu Noel filminde olduğu gibi, bu film de sıcacık ama hüzünlü vedasını geniş bir sofrayla taçlandırır. Genişleyen aile, yaşanan kaybı ona kadeh kaldırarak onurlandırır.

Yıllar Sonra da İzlenir
Julia, Kate Winslet’ın daha önce oynadığı karakterlerin arasında sönük bir yere sahip. Ancak ilk yönetmenlik denemesi olarak Goodbye June‘un izleyicinin gönlünde kayda değer bir yer kazanacağı kesin. Ayrıca Winslet’ın oğlu Joe Anders’ın kaleme aldığı yapım, mizahı ve dramı dengeli bir şekilde bir araya getirmesi ve incelikli yaklaşımıyla yazarlığının geleceğine dair merak uyandırıyor. Basit bir hikâye anlatmasına karşılık, soundtrack’inden görüntü yönetimine kadar birçok detay, filmi benzerlerinden ayrıştırıyor.
Elbette deneyimli oyunculardan oluşan kadronun da bunda büyük bir etkisi var. İzleyici, özellikle June’a hayat veren Helen Mirren ile Bernie’yi canlandıran Timothy Spall‘ın minimal oyunculuklarıyla rahatça bağ kuruyor. Zaten bana kalırsa Bernie, yaşlı erkek arketipinin bütün gıcık yanlarını bünyesinde barındırmasıyla unutulmaz bir karakter. Goodbye June ise kendi türündeki filmlerle yarışa girmeden, istediği aile atmosferini yaratmanın peşinde. Üstelik bunu oldukça iyi bir biçimde başarıyor.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar