70
YAZARIN PUANI

Kristoffer Borgli’nin son derece rahatsız edici, küstahça komik ve bir o kadar da kışkırtıcı yeni filmi The Drama, modern ilişkilerin üzerine inşa edildiği “bilme” yanılsamasını acımasız bir cerrah titizliğiyle parçalara ayırıyor. Başrollerini Robert Pattinson ve Zendaya’nın paylaştığı bu A24 yapımının odağında, bir çiftin düğün hazırlıkları sırasında masum bir itiraf oyunuyla başlayan ve ardından toplumsal bir histeriye dönüşen yıkım süreci var.

70
YAZARIN PUANI

Borgli, önceki işleri Sick of Myself ve Dream Scenario’da olduğu gibi, bireyin kamusal imajı ile saklı gerçekliği arasındaki uçurumu bu kez bir “evlilik dramı” kılıfında sunuyor. Filmi izlerken, sadece karakterlerin ahlaki ikilemleriyle değil, aynı zamanda toplumun “kabul edilemez” bulduğu geçmiş travmalarla nasıl yüzleştiği (ya da yüzleşemediği) sorusuyla da baş başa kalıyoruz.

Bu yazı, The Drama hakkında spoiler içerir.

The Drama Film İncelemesi Arakat Mag 2026 A24 TME Filmleri Kristoffer Borgli Zendaya Robert Pattinson Alana Haim

Huzurlu Bir İllüzyondan Kaotik Gerçekliğe Geçiş

Filmin merkezinde, New York’lu “ideal” bir çift olan Emma ve Charlie’nin hikâyesi var. Robert Pattinson’ın canlandırdığı Charlie, hafif nevrotik, takıntılı ama sevgi dolu bir müze küratörü; Zendaya’nın Emma’sı ise dışarıdan bakıldığında kusursuz, başarılı ve çekici bir figür. Aralarındaki ilişki, o klasik “Nasıl tanıştınız?” hikâyesinin romantizmiyle besleniyor. Ancak Borgli, bu idili daha ilk sahnelerden itibaren bozmaya niyetli olduğunu hissettiriyor. Bir akşam sokakta düğün DJ’lerini eroin içerken görmeleriyle başlayan “ahlak ve sırlar” üzerine yapılan bir sohbet, filmin tüm kimliğini değiştiren o nükleer patlamaya zemin hazırlıyor. Arkadaşları Mike ve Rachel ile yapılan yemek tadımı sırasında masumca başlayan “Yaptığın en kötü şey neydi?” oyunu, Emma’nın lise yıllarına dair yaptığı kan dondurucu itirafla bozulurken, bizler de bu itiraftan gelen en uç noktalara uzanmaya başlıyoruz.

Emma’nın itirafı, filmi türler arası bir savrulmaya sürüklüyor. Bu noktadan itibaren film, güneş tutulması gibi aniden kararıyor ve izleyiciyi “Ben şu an ne izliyorum?” sorusuyla baş başa bırakan bir belirsizliğe hapsediyor. Borgli ve kurgucu Joshua Raymond Lee, sıçramalı kesmeler ve ani sahneler kullanarak seyircinin heyecanını korurken, aynı zamanda bu gerilimi absürt bir komediyle besliyor. Bu kurgu tercihi, karakterlerin zihinlerindeki sarsıntıyı ve gerçekliğin kırılganlığını gösteren sinematik bir dil. Emma’nın geçmişindeki karanlık ise sadece bir “sır” değil, Charlie için Emma’nın tüm varoluşunu yeniden tanımlayan bir virüs. Başlangıçtaki o “tatlı çift” imajının aslında ne kadar ince bir buz tabakası üzerinde durduğunu bu sahnelerle fark ediyoruz.

Karakterlerin arasındaki dinamik, itiraftan sonra tam bir “kaçış” durumuna evriliyor. Charlie, sevdiği kadının artık tanıdığı kişi olmadığını hissederken, Emma ise pişmanlık ve geçmişin yükü arasında eziliyor. Borgli’nin anlatımı bu süreçte “toplumsal bir infaz” provası gibi. Özellikle Rachel karakterinin (Alana Haim) sergilediği o ahlakçı ve yargılayıcı tavır, modern arkadaşlık gruplarındaki “kutsallık” maskesini düşürüyor. Kendi günahlarını (bir çocuğu dolaba kilitlemek gibi) küçümseyen ama Emma’nınkini canavarlaştıran bu ikiyüzlülük, filmin ana hattı konumunda. Bu bölüm, bir ilişkinin temelinin dürüstlük mü yoksa karşılıklı bir “görmezden gelme” sözleşmesi mi olduğu sorusunu izleyicinin zihnine ekiyor.

Filmin atmosferi, bu noktadan itibaren “rahatsız edici bir ev” hissi vermeye başlıyor. Woody Allen filmlerine benzeyen o entelektüel ama içten içe “ürkütücü” hava, The Drama’nın her karesine sızıyor. Çünkü Charlie ve Emma’nın yaşadığı lüks, geniş pencereli, şık daireleri bile artık birer sorgu odası. Borgli’nin protagonistleri, olgun bir dış görünüşe sahip olsalar da, duygusal olarak çocuksu bir kırılganlık sergiliyorlar ve üzerlerine baskı uygulandığında adeta birer kâğıttan kule gibi devriliyorlar. Bu yıkım süreci, filmin modern toplum hakkındaki söylemlerini kanıtlar nitelikte.

Bu ilk bölümün başarısı seyirciyi manipüle etme yeteneğinde yatıyor. Borgli, Emma’nın geçmişini flashback’lerle yavaş yavaş açarken, seyirciyi de Charlie gibi “yargıç” konumuna sokuyor. Ancak burada bir tuzak var: Yönetmen, Emma’nın yaptıklarını savunmuyor ama Charlie’nin ve toplumun bu bilgiyle ne kadar beceriksizce başa çıktığını ifşa ediyor. Bu noktada “Dürüstlük her zaman en iyi politika mıdır?” sorusu, filmin ilerleyen bölümlerinde daha da vahşi bir hal alacak olan o toplumsal eleştirinin fitilini ateşleyen konumda. Filmin adı olan “The Drama” ise bir tür yanıltmaca değil, aksine hayatın kendisinin ne kadar trajikomik bir tiyatroya dönüşebileceğinin en dürüst ifadesi.

The Drama Film İncelemesi Arakat Mag 2026 A24 TME Filmleri Kristoffer Borgli Zendaya Robert Pattinson Alana Haim

Pattinson ve Zendaya’nın Dönüşümü, Performansların Simyası

Robert Pattinson, Charlie rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini veriyor. Karakterin nevrotik ve huzursuz anlarını her an hissediyoruz. Pattinson’ın Charlie’si, başlangıçta o bildik İngiliz nezaketiyle hareket etse de, içindeki stalker enerjisini ve kontrolcü yanını saklayamıyor. Bir kahve dükkanında Emma ile tanışmak için çevirdiği o küçük ama sinsi yalan, karakterin aslında göründüğü kadar “saf” olmadığını en baştan göstermekte. Pattinson, Charlie’nin rasyonalize etmeye çalıştığı deliliğini harika bir şekilde canlandırırken; her bir göz kırpışı, kekelemesi ve titrek gülüşüyle aslında sevdiği kadını değil, kendi güvenli dünyasını korumaya çalışan korkak bir adamın portresini çiziyor. Charlie’nin film ilerledikçe yaşadığı o yavaş çekim yıkım, adeta fiziksel bir bozulma gibi.

Zendaya ise Emma karakterinde, izleyicinin empati kurmakta en çok zorlanacağı ama gözlerini de ondan ayıramayacağı bir “bilmece” yaratıyor. Emma, hem pişmanlık duyan bir kurban hem de geçmişinin gölgeleriyle yaşayan ürkütücü bir figür. Zendaya, Emma’nın sessizliğinde ve donuk bakışlarında öyle bir ağırlık taşıyor ki, onun “normal” görünme çabasının altındaki o devasa çatlağı hissedebiliyorsunuz. Özellikle Charlie’nin zihninde canlanan o “bozulmuş Emma” imgeleri ile gerçekteki kırılgan Emma arasındaki farkı sadece minik yüz hareketleriyle verebilmesi, onun oyunculuk menzilinin ne kadar genişlediğini kanıtlar nitelikte.

İkilinin arasındaki kimya, filmin temelini oluşturan en önemli unsur. Başlangıçtaki “geek” ortak dilleri ve fiziksel uyumları, sırlar açığa çıktıktan sonra yerini klostrofobik bir gerilime bırakıyor. Pattinson ve Zendaya’nın karakterlerinin içinde bulunduğu “absürt çıkmazı” gerçekçi bir yerden yakalayabilmesi ise mükemmel. Charlie’nin Emma’ya olan aşkının, bir tür “kurtarıcı” kompleksinden mi yoksa gerçek bir bağdan mı kaynaklandığını sorguladığımız her anda, oyuncuların performansı bu belirsizliği körüklüyor. Emma’nın “Ben sadece çirkin biriydim.” savunması karşısında Charlie’nin takındığı o “akıl veren erkek” tavrı, Pattinson’ın karakterine duyulan antipatiyi de ustalıkla yönetiyor.

Yan rollerdeki Alana Haim ve Mamoudou Athie, bu başrol ikilisini çevreleyen toplumsal ayna görevindeler. Haim, Licorice Pizza‘daki doğal performansının tam zıttı bir yöne giderek, “herkesin her an karşılaştığı o yargılayıcı arkadaş” tipini harika bir iticilikle canlandırıyor. Mike rolündeki Athie ise, grubun içindeki tek sağduyulu ses olmaya çalışırken, aslında tarafsız kalmanın imkansızlığını ve bu tür bir krizde “mantıklı” olmanın yetersizliğini gösteriyor. Bu dörtlü arasındaki yemek sahneleri ve tartışmalar ise oyuncuların paslaşmalarıyla adeta bir oda tiyatrosu gerginliğinde. Özellikle Haim’in, Emma’nın itirafına verdiği o orantısız ve hiyerarşik tepki, filmin toplumsal hiyerarşi eleştirisini oyuncu üzerinden somutlaştırmakta.

Pattinson’ın Charlie’si, filmin sonuna doğru tam bir “cinnet” aşamasında. Müze asistanı Misha’ya (Hailey Benton Gates) yaptığı saldırgan ve yersiz hamleler, aslında Emma’nın değil, Charlie’nin ahlaki olarak ne kadar düşük bir noktaya savrulduğunu gösteriyor. Pattinson, “normal” bir insanın ne kadar kısa sürede bir canavara ya da bir “paranoyağa” dönüşebileceğini harika biçimde portrelerken, bizler de adeta bir klinik vakaya tanık oluyoruz. Zendaya ise final sahnesine kadar gizemini koruyarak, “insanın asla tam olarak tanınamayacağı” temasının yaşayan bir kanıtı gibi. Bu iki performans, filmin kışkırtıcı senaryosunu kanlı canlı ve sarsıcı bir deneyime dönüştürüyor.

The Drama Film İncelemesi Arakat Mag 2026 A24 TME Filmleri Kristoffer Borgli Zendaya Robert Pattinson Alana Haim

Toplumsal Mayın Tarlasında “Neredeyse” Bir Katliamcı Olmak

The Drama’nın kalbinde yatan o büyük sır, yani Emma’nın 15 yaşındayken lisede bir katliam gerçekleştirmeyi planlamış ve buna çok yaklaşmış olması, filmi politik ve etik bir mayın tarlasına sokmakta. Borgli, bu “tabu” konuyu ele alırken herhangi bir didaktik yaklaşımdan kaçınırken; bu korkunç fikrin “absürtlüğü” ile “trajedisi” arasındaki o ince çizgide dans ediyor. Emma’nın babasının tüfeğiyle yaptığı antrenmanlar sonucu bir kulağının sağır kalması, bu geçmişin fiziksel bir nişanesi olarak film boyunca orada duruyor. Ancak Borgli’nin asıl sorduğu soru şu: Bir şeyi “neredeyse” yapmış olmak, o kişiyi “fail” yapar mı? Film, bu “neredeyse” kelimesinin etrafına kocaman bir ahlaki sorgulama içerisinde.

Bu tema, özellikle Amerikan toplumunun en büyük travmalarından biri olan okul saldırıları üzerinden işlenerek seyirciyi en savunmasız yerinden yakalıyor. Charlie, Emma’nın bu sırrını öğrendikten sonra sadece bir “sevgili” gibi değil, bir “yabancı” gibi hissetmeye başlıyor. Onun dışarıdan gelmiş (İngiliz) biri olması, bu Amerikan kabusuyla yüzleştiğinde yaşadığı dehşeti daha da katmerleyen bir etmen. Bu noktada Charlie için Emma artık kültürel bir bagajın, çözülememiş bir toplumsal hastalığın temsilcisi. Böylece Borgli, Charlie’nin (ve dolayısıyla bizim) bu bilgiyle ne kadar beceriksizce başa çıktığımızı; sorunu çözmek yerine karakteri “yok saymaya” ya da “iyileştirmeye” çalışarak nasıl daha büyük bir kaosa yol açtığımızı gösteriyor.

Filmin tartıştığı en ilginç noktalardan biri de “kötülüğün hiyerarşisi”. Rachel’ın bir çocuğu dolaba kilitleyip bırakması ile Emma’nın bir kitle katliamı “hayal etmesi” arasındaki fark nedir? Rachel’ın eylemi gerçekleşmiş bir zalimlikken, Emma’nınki gerçekleşmemiş bir potansiyel tehlikedir. Ancak toplum (ve filmdeki diğer karakterler), Emma’yı bir canavar gibi kodlamayı tercih ederken Rachel’ın hatasını “gençlik cahilliği” olarak geçiştiriyor. Borgli, burada modern ahlakın ne kadar keyfi ve “imaj” odaklı işlediğini tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Emma’nın dürüstlüğü bir “suç” gibi cezalandırılırken, diğerlerinin gizlediği veya küçümsediği gerçek kötülükler halının altına süpürülüyor.

Emma’nın geçmişine dair flashback’ler; onun yalnızlığını, zorbalığa uğramasını ve internetin karanlık köşelerinde nasıl radikalleştiğini gösterirken, Borgli bizi tehlikeli bir bölgeye, yani “faille empati kurmaya” davet ediyor. Bu, izleyiciyi son derece huzursuz eden bir deneyim. Emma’nın “Ben sadece çirkin biriydim ve görünmek istiyordum.” şeklindeki savunması, kötülüğün aslında ne kadar sıradan ve patetik kaynaklardan beslenebileceğini hatırlatıyor. Film, Emma’yı bir canavar olarak göstermek yerine, onu “normal” olmaya çalışan ama içinde o karanlık lekeyi taşıyan bir insan olarak sunuyor; bizler ise daha da büyük bir ikileme sürükleniyoruz.

Bu tema üzerinden film, “Bir insanı gerçekten affedebilir miyiz?” sorusunun sınırlarını zorluyor. Düğün, bu affın kamusal bir beyanı olması gerekirken, Emma’nın itirafı bu töreni bir “infaz sehpasına” dönüştürüyor. Toplumsal inkarın ve “iyilik” maskesinin ne kadar kırılgan olduğunu, bu sarsıcı konu üzerinden görüyoruz. Böylece The Drama, Emma’nın sırrını sadece bir olay örgüsü aracı olarak değil, izleyicinin kendi ahlaki pusulasını test eden bir turnusol kağıdı olarak kullanıyor. “Hiçbir şey yapmamış birinin niyetinden dolayı yargılanması” fikri üzerine ileride daha çok konuşulacaktır.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 A24 TME Filmleri Kristoffer Borgli Zendaya Robert Pattinson Alana Haim

Kurgu, Müzik ve “Bulantı” Sineması

Kristoffer Borgli, The Drama’da kendi “göze-parmak” sinema dilini zirveye taşıyor. Filmin görsel yapısı, Arseni Khachaturan’ın karanlık ve kasvetli sinematografisiyle birleşerek adeta bir “psikolojik klostrofobi” yaratıyor. Borgli, sahneleri kurgularken seyirciyi rahat ettirmeyi asla amaçlamazken; aksine, jump-cut‘lar, ani ses geçişleri ve karakterlerin bilinçaltından sızan halüsinatif sekanslarla izleyiciyi sürekli diken üstünde tutuyor. Filmi izleren, bir sahnenin ortasında aniden başka bir zamana ya da hayali bir olasılığa sıçrayabiliyoruz. Bu teknik, Charlie’nin zihninin nasıl darmadağın olduğunu ve güven duygusunun nasıl buharlaştığını hissetmemizi sağlayan temel bir araç.

Daniel Pemberton’ın minimalist ve kaygı dolu müziği, filmin sinir sistemi konumunda. Pemberton, geleneksel bir film müziği yerine, Charlie’nin panik ataklarını ve Emma’nın saklı gerilimini yansıtan “analjezik” ve tekinsiz sesler kullanıyor. Flüt seslerinin ve elektronik tınıların huzursuz edici karışımı, sahnelerin altındaki o “bir şeyler çok yanlış” hissini sürekli körüklüyor. Müzik, adeta karakterlerin itiraf edemediği korkuların bir tercümesi gibi. Özellikle düğün sekansındaki o kakofonik yapı, toplumsal bir törenin nasıl bir kabusa dönüştüğünü işitsel olarak da kanıtlıyor.

Borgli’nin rejisindeki en belirgin özellik, trajediyi komediyle “kirletme” becerisi. İzleyici bir sahnede Emma’nın yaşadığı travmaya üzülürken, bir sonraki saniyede Charlie’nin bu travmayı nasıl kendi “erkeklik krizine” dönüştürdüğüne gülmek zorunda kalıyor. Bu “sinir bozucu komedi” tarzı, Borgli’yi çağdaşlarından ayıran en önemli özellik. Ancak tüm bunları yaparken, hikâyeyi modern dünyanın “cancel kültürü” ve “sosyal medya algısı” ile güncellemeyi de ihmal etmiyor.

Filmin kurgusundaki “bilinçsiz sızıntılar”, Emma ve Charlie’nin en mahrem anlarına bile bir güvensizlik katıyor. Joshua Raymond Lee’nin kurgusu, karakterlerin bastırılmış düşüncelerinin aniden ekrana fırlamasına neden oluyor. Örneğin, Charlie’nin Emma’ya baktığında onu elinde bir tüfekle görmesi ya da Emma’nın kendi düğününü bir katliam mahalli gibi hayal etmesi, kurgunun hikâye anlatıcılığındaki gücünü gösterir nitelikte. Borgli, derinlik yerine “bulantıyı”yı tercih ettiğini de açıkça belli ediyor; ancak bu bulantı üzerine düşünmek gerek. Çünkü asıl bulantı, izleyici olarak bizlerin de bir “yargıç” olmasından gelmekte.

Karşımızda bir “evliliğin anatomisini” değil, bir “yıkımın anatomisini” var. Her karede, her ses efektinde ve her kurgu hamlesinde, izleyiciye bir felaketin yaklaşmakta olduğu hissi veriliyor. Borgli, türlerin sınırlarını öyle bir esnetiyor ki, romantik komedi ile gerilim arasında bir köprü dahi kuruluyor. Bu stilistik kararsızlık aslında filmin en büyük gücü; çünkü hayatın kendisi de, özellikle büyük bir sır açığa çıktığında, tam olarak böyle darmadağın ve türsüz hissedilir. Borgli’nin anlatısı ise bu kaosun en dürüst aynası.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 A24 TME Filmleri Kristoffer Borgli Zendaya Robert Pattinson Alana Haim

Düğün, İnkâr, “Birlikte Sıkışmışlık” ve Nihai Yüzleşme

Filmin final sekansı olan düğün sahneleri, Borgli’nin “aşağılanma” sanatındaki ustalığının bir zirvesi. Bir düğün, doğası gereği iki insanın geçmişini silip yepyeni bir gelecek vadetmesi beklenen bir “arınma” törenidir. Ancak The Drama’da bu tören; tüm sırların, öfkelerin ve iki yüzlülüklerin havada uçuştuğu bir savaş alanına dönüşüyor. Charlie’nin yazdığı o “içten” damat konuşması aslında ne kadar büyük bir yalanın ve kabullenememenin üzerine inşa edildiğini gösteren trajikomik bir metne dönüşüyor. Borgli, toplumsal ritüellerin nasıl birer “inkâr mekanizması” olduğunu bu sahnelerle mükemmel bir şekilde teşhir ediyor.

Düğün sırasında yaşanan o “kaotik domino etkisi”, filmin en tartışmalı yerlerinden biri. Her şeyin üst üste binmesi ve trajedinin hem aceleye hem de abartı seviyesine ulaşması, “aşırıya kaçma” hissini veriyor. Burada üzerine bir şeyler daha koyulabilir, cesur adımlara devam edilebilirdi. Ama bu durum bir noktada Borgli’nin temel amacına da hizmet ediyor, o da sosyal dengenin tamamen devrilmesi. Emma’nın geçmişi artık sadece onun değil, oradaki tüm konukların, garsonların ve hatta DJ’in bile meselesi haline geliyor. “Kimse kimseyi gerçekten tanıyamaz.” önermesi, düğün pastasından daha büyük bir gerçeklik olarak masanın ortasında duruyor. Borgli, bu sahnelerde seyirciyi koltuğuna gömecek kadar yüksek dozda bir “başkası adına utanma” duygusu aşılıyor.

Filmin sonu, tüm bu karanlığa rağmen şaşırtıcı derecede “tatlı” ve melankolik. Charlie’nin Emma’ya söylediği “Sen her zaman dramımı bir komediye dönüştürmenin yolunu buluyorsun.” sözü, filmin de aslında kendi özeti gibi. Borgli, aşıkları içine attığı bu “hipotetik tuzak”tan onları tamamen kurtarmıyor; aksine, bu tuzağın içinde birlikte kalmanın, her şeye rağmen “romantik” bir yanı olduğunu kabul ediyor. Bu, filmin sunduğu en acımasız ve aynı zamanda en insancıl gerçek. Çünkü insanlar birbirlerinin en kötü yanlarını bilseler ve bundan nefret etseler bile, bazen bu “ortak dehşet” onları birbirine daha sıkı bağlayan en önemli etken.

“The Drama” ismi, finalde bir kez daha anlam kazanıyor. Eğer film “The Wedding” ya da “The Couple” olsaydı, bu bir kandırmaca olurdu. Ancak “The Drama”, hem karakterlerin yaşadığı o içsel fırtınayı hem de dış dünyayla olan o bitmek bilmeyen çatışmalarını temsil ediyor. Filmin sonu ise izleyiciye bir rahatlama sunmuyor; aksine, “Şimdi ne olacak?” sorusunun ağırlığıyla sinemadan çıkıyoruz. Böylece Borgli, Emma ve Charlie’yi bir “cennete” değil, gerçeklerin kabul edildiği ama asla tam olarak sindirilemediği bir “yeryüzü arafına” bırakıyor.

Tüme bakıldığında The Drama, modern sinemanın en cesur ve en “tatsız” deneyimlerinden biri. Filmden çıktıktan sonra bile karakterlerin o sarsıcı itiraflarını ve Charlie’nin seğirmelerini düşünebilirsiniz. Borgli, kendimize dönüp sormamız gereken bir soru bırakıyor: “Benim sevgilim, hayat arkadaşım bana en kötü sırrını anlatsaydı, ben o masada kalmaya devam edebilir miydim?” Film, bu soruya verilen cevabın doğruluğuyla değil, sorunun kendisinin yarattığı o muazzam sarsıntıyla ilgileniyor. Ve Emma’nın dediği gibi, belki de hepimiz biraz “çirkiniz” ve sadece birinin bu çirkinliğe rağmen bizi görmesini bekliyoruz.


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

They Will Kill You: Senaryosuz Kan Banyosu

Sarı Zarflar: Haklılığın Yükü Altında

FERİT DOĞAN
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

    Last Night I Conquered The City of Thebes: Kırılganlıklar

    önceki yazı

    The Super Mario Galaxy Movie: Oyun Sinematikleri Seçkisi

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir