Batman çok özel ve çok farklı bir süper kahraman. Bazılarına göre onu özel yapan şey zayıflığı iken, bazılarına göre ise bu onunla daha kolay bağ kurabilmemizi sağlayan bir şey. Batman’in bir süper gücü olmasa da, kahramanımız neredeyse hiç kaybetmez. Yıllardır izlediğimiz veya okuduğumuz hikâyelerde bu her zaman böyleydi. Batman; her ihtimali hesaplamış, her planına bir yedek plan düşünmüş, insan bedeninin ve zihninin sınırlarını sonuna kadar zorlamış bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Onu daha etkileyici kılan ise tam olarak bu. Peki ya bu adam gerçekten kaybederse ne olur?
Batman: Knightfall – Part 1: Knightfall, tam olarak bu sorunun üzerine kurulmuş bir film. 1993 yılında Chuck Dixon, Doug Moench ve Alan Grant‘ın kaleme aldığı, Dennis O’Neil editörlüğünde şekillenen Knightfall, Batman çizgi romanlarının en sarsıcı ve hâlâ en çok konuşulan anlatılarından biri. Bruce Wayne’in yenilmezlik imajının parça parça söküldüğü, sonunda pelerini bırakmak zorunda kaldığı bir hikâye. Yönetmenliğini Jeff Wamester‘ın üstlendiği bu büyük yapımı üç filme bölerek anlatmayı tercih etmişler. Gelin, serinin ilk ayağına detaylıca göz atalım.
Bu yazı, Batman: Knightfall – Part 1: Knightfall filmine dair spoiler içermektedir.

Yavaş Yavaş Tükenen Bir Batman
Filmin kurduğu denklem aslında basit ancak bir o kadar da acımasız. Michael Mando‘nun seslendirdiği Bane, Gotham’a Batman’i yenmek için değil, onu tüketmek için geliyor. Arkham’ın kapılarını açıp şehri kendi kötüleriyle baş başa bırakması da tam olarak bundan dolayı. Scarecrow, Victor Zsasz, Riddler, Mad Hatter, Ventriloquist, Firefly derken Batman’in önüne durmadan yeni bir isim çıkıyor. Bu karakterlerin çoğu aslında kısa bir süre uğrayıp gidiyorlar. Hikâyesel açıdan bir katkıları yok. Fakat bunun bir tercih olduğu belli oluyor. O yüzden bu detayı olumsuz bir eleştiri olarak söylemiyorum. Zira bu düşmanlar, Batman’in nefes alacak kadar bir aralık bulamaması için oradalar. Zaten film ilerledikçe kahramanımızın hareketleri yavaşlıyor, hatalı kararlar vermeye başlıyor ve o hep güvendiğimiz, “Bir planı vardır.” dediğimiz hesaplı adam sessizce dağılıyor.
Burada Bruce Wayne ve Batman’e sesiyle hayat veren Anson Mount‘un performansına ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Mount, Batman’in o alışık olduğumuz otoriter ve sarsılmaz ses tonunu korurken, altına adım adım sızan fiziksel ve zihinsel tükenişi muazzam bir dengede hissettiriyor. Karakteri dinlerken tükenmek üzere olan bir adamın son enerjisiyle ayakta durmaya çalıştığını hissedebiliyorsunuz. Jack Giffin‘in seslendirdiği Tim Drake ise Batman’in sürekli yanı başında duran ancak her istediğini yapmasına izin verilmeyen birisi olarak konumlandırılmış. Sürekli yanında olmasına rağmen, Bruce bir kere bile ondan yardım istemiyor. Bu da Knightfall‘un aslında en çok üzerinde durduğu konu.
Filmin Dick Grayson ve Jason Todd’un ardından gelen bir dönemi seçmesi de oldukça iyi bir tercih. Elimizde kayıplarını çoktan yaşamış, kimseyi bir daha riske atmak istemeyen ve bu yüzden de her şeyi tek başına halletmeye çalışan bir Batman var. Ancak buradaki mesele yalnızca bir koruma içgüdüsünden ibaret değil. Film, Bruce’un bir kurtarıcı kompleksi geliştirdiğini çok iyi gösteriyor. Bruce, kendisi bir an dursa ve Gotham’ın yükünü başkasına devretse, yaşanacak en ufak felaketin doğrudan kendi suçu olacağına inanıyor. Kendi insani sınırlarını kabullenemeyen bu takıntı, aslında onun en büyük gücü gibi görünürken, gitgide en büyük zayıflığına dönüşüyor. Zaten Bane de Bruce’un bu zayıflığını sıfırdan yaratmıyor. Onu çok iyi analiz edip Bruce’u kendi takıntısıyla boğmaya çalışıyor.

Nihayet Hakkı Verilen Bir Bane
Filmin en büyük başarısı Bane. Knightfall her ne kadar Batman’in çöküş hikayesi olsa da, aslında bu bir Bane filmi. Hapishanede doğan, orada büyüyen ve hayatta kalmak için kendini inanılmaz derecede güçlendirmesi gereken bir çocuğun, Gotham’a gelene kadarki yolculuğu bize sabırla anlatılıyor. Bane’in annesinin varlığı ve o hapishanede kurulan ilişki, karakterin motivasyonunu inandırıcı kılan ana unsurlardan bazıları. Filmin sonuna geldiğimizde, Bane’in yaptığının kötü bir şey olduğunu biliyor olsak bile, neden yaptığını anlayabiliyoruz.
Bane’in bu kadar güzel anlatılmış olması, birçok Batman fanı için önemli olsa gerek. Çünkü Bane uzun yıllardır sinemada kaslı bir kabadayıdan öteye geçemedi. Batman: Knightfall – Part 1: Knightfall ise karakteri hem trajik hem de gerçekten tehditkar bir figür olarak kuruyor. Üstelik bu uyarlamada Bane yalnızca soğukkanlı bir strateji ustası değil. Aynı zamanda gözünü kırpmadan can alan acımasız bir canavar. Karşısındakileri tereddütsüz bir şekilde öldürmesi, Bane’in ekranda belirdiği her ana gerilim ve tekinsizlik katıyor. Çünkü onun etrafındaki kimsenin sağ çıkamayacağını biliyorsunuz.
Bununla beraber, Venom sekansının oldukça rahatsız edici olduğunu söylemeliyim. Tekinsiz bir his yaratması, tehdidin ne denli büyük olduğunu aktarmak için gerekliydi diye düşünüyorum. Mando‘nun performansı ise karakterin o sakin ve soğuk özgüvenini ustalıkla taşıyor. Mesela, karakterin konuştuğu anlar, insanları yumrukladığı anlardan daha gergin olabiliyor. Bane bu kadar öne çıkınca, Batman’in filmde ikinci planda kalması gibi bir sonuç doğuyor. Fakat bu bana kalırsa bir kusur değil. Aksine, Batman’in yıkılışını izleyeceğimiz bir hikâyede onu yıkacak karakteri iyi tanımak zorundayız.

Azrael ve Yarım Kalanlar
Filmin Jean-Paul Valley tarafı ise şimdilik biraz tartışmalı. Pablo Schreiber‘ın performansı yine filmin güzel taraflarından birisi. Karakterin kontrolünü kaybettiği anlardaki o saldırgan hali ile sonrasında gelen pişmanlık arasındaki geçişleri sesi ile iyi kuruyor. Aziz Dumas Tarikatı’nın ve babasının ona yaptıklarının yarattığı o parçalanmış ruh hali, filmi izlerken hissediliyor.
Sorun zaten seslendirmenin performansında değil, karaktere ayrılan yerde. Jean-Paul’un geçmişi ve Azrael kimliği filmde yeterince açılmıyor. Karakterin neden bu halde olduğunu anlıyoruz ama tam olarak kavrayamıyoruz. Dolayısıyla, filmin ana hikâyesiyle arasında sürekli bir mesafe oluyor. Bu yan öykünün karşılığını devam filmlerinde almamız gerekiyor. Yine de, Batman: Knightfall – Part 1: Knightfall‘un sayılı zayıf ayağından birisi olduğu için şimdilik göz ardı edilebilir.
Öte yandan film, 80 dakikalık süresine gerçekten çok şey sığdırmaya çalışıyor ve bu yüzden bazen aceleci hissettiriyor. Fakat senaryoda neyin kesilip, neyin tutulacağı iyi hesaplanmış. Batman, dostları ve Bane etrafında dönen hikâyede odak asla dağılmıyor. Hikâye sürekli olarak ana meselesine geri dönüyor. Yan karakterlerden bahsedecek olursak, Gordon’a ayrı bir parantez açmak lazım. Zira, yıllardır beraber çalıştığı arkadaşının yavaş yavaş kendisini bitirişini izlemekten başka çaresi yok. Elinden hiçbir şey gelmiyor. Çaresizliği, hikâyenin genel tonuna yakışmış ve incelikle resmedilmiş.
Karakter tasarımlarından da bahsetmek gerekiyor. Filmde yaratılan Batman, iri ve oldukça tehditkar bir silüete sahip. Pelerini ise adeta kendi başına yaşayan bir canlı gibi. Şahsen kostümünü oldukça beğendim. Kısacası, dönemin çizgi romanlarının görsel dilini ekrana taşımayı gerçekten başarmışlar. DC‘nin animasyon hattında son yıllarda çıkan işlerin çoğuna kıyasla, karşımızda çok daha karakter sahibi bir görsellik var.
Filmin şiddet dozu ise oldukça yüksek. İzlediğimiz yapımın R-Rated olduğu birçok sahnede belli oluyor. Açılış sekansı, daha ilk dakikalarında bunu hissettiriyor. Bu tercih, elbette hikâyeye de hizmet ediyor. Zira, Gotham’ın ne kadar dibe battığını anlatmak için sadece kelimeler değil, görsel estetik de kullanılmış. Müzikler de genel olarak filmin temasına güzel hizmet ediyor. Bruce’un çöküşünü gördüğümüz sahnelerdeki müzik dozunu dikkatle ayarlamışlar.

Sonuç
Batman: Knightfall – Part 1: Knightfall, karakterin animasyon tarihindeki en iyi işlerden birisi olmaya aday. Bunu söylerken filmin yarım bir hikâye olduğunu tabii ki göz ardı etmiyorum. Zaten yapım, bunu isminde açıkça belli ediyor. Fakat elimizde, kaynak materyaline saygı duyan, Bane’i nihayet ciddiye alan ve Batman’i yenilmez bir figür olarak sunmayı reddeden çok sağlam bir başlangıç var. Azrael tarafının eksik kalması ve bazı bölümlerdeki acelecilik ufaktan can sıkmıyor değil. Yine de bu seri bittiğinde, Mask of the Phantasm veya Under the Red Hood gibi işlerin yanında yer almayı hak edecek bir seri olma ihtimali var.
Şimdi asıl merak ettiğim şey ikinci film. Çünkü Knightfall‘un gerçek meselesi Batman’in yenilmesi değil, yenildikten sonra pelerini kimin giyeceği. Bruce’un olmadığı bir Gotham’da Batman ne anlama geliyor? İlk film, bu soruyu sormak için gereken her şeyi kurdu. Bakalım devam filmi bu sorumluluğun altından kalkabilecek mi.
Poyraz Akyol‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar