Adam Wingard’ın sinemasına baktığımızda yönetmenin korkudan tekinsiz gerilimlere, aksiyondan devasa yaratık filmlerine kadar farklı türlere aşık bir yönetmen olduğunu görebiliyoruz. Tür sinemasının seyirciye sunduğu ilkel hazlarla bağını hiçbir zaman tamamen koparmadığını son filmiyle de ele veriyor. Onslaught, özellikle You’re Next (2011) ve The Guest (2014) döneminden beri taşıdığı bu merakın, büyük bütçeli canavar filmlerinden sonra yeniden daha kirli bir alana taşıması anlamına geliyor.
Wingard, bu sefer VHS döneminden kalma istismar filmlerine bir saygı kuşağı hazırlarken; onların ucuzluğunu birebir taklit etmek yerine, düşünme biçimlerini günümüzün video klip estetiğine taşıyor. Synthesizer ağırlıklı müzikleri, kan banyosuna dönüşen şiddet sahneleri ve karikatürize edilen karakterleriyle Onslaught, eski video filmlerinin kötü zevklerini bugünün teknik olanaklarıyla yeniden üretmeye çalışan bilinçli bir tür sineması deneyi.
Amerika’nın insan bedenini daha kusursuz bir savaş makinesine dönüştürme fantezisi ise filmin bu eski sinema hafızasıyla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alıyor. Nazi deneylerinden soğuk savaş paranoyasına kadar benzer refleksler karşımıza çıkıyor. Günümüzde artık kült statüsüne erişmiş Universal Soldier gibi filmlere uzanan süper asker fikri, bu film vesilesiyle yeniden kullanılıyor. Wingard, politik ağırlığı özellikle hafifleterek, meselesini karikatürize etme seviyesine çekiyor.
Ana karakter Celeste’nin geçmişini anlatan siyah-beyaz operasyon görüntüleri, testosteron kokan askeri sahneler ve insan bedenini teknolojiyle güçlendirmeye çalışan devlet aklı, aynı militarist ikonografinin parçaları haline geliyor. Film, bu bağlamda Amerikan savaş makinesi klişesini eleştirmek ile onun görüntülerinden haz almak arasında gidip geliyor. Süper askerlerin kamuflaj içerisindeki görüntülerinin zaman zaman insan bedeninden uzaklaşıp birer hayaleti andırması da bu nedenle kurulan şablonu anlamlı kılıyor. Devlet tarafından yaratılıp çöle salınan bu varlıklar, bir anlamda Amerikan militarizminin kendi toplumuna geri dönen hayaletlerine benzetilebilir.

Rambo’laşan Amazon Kadını Modernizmi
Adria Arjona’nın rolüne son derece uyum sağladığı Celeste karakterinin bu dünyanın merkezine yerleştirilmesi, filmin en ilginç tezatlarından birini oluşturuyor. Çocuğuyla beraber savaşa katılan modern bir Amazon kadını portresi üzerinden feminist bir damara temas ediliyor. Wingard, diğer taraftan karakterin gücünü tanımlarken, erkek egemen aksiyon sinemasının kodlarından tam anlamıyla kurtulamıyor. Celeste, fiziksel mücadelede erkeklerle yarışabilen, silah kullanma ve yakın dövüşteki hünerleriyle rüştünü ispatlamış şekilde, biraz suni temellere dayansa da kabul edilebilir bir güçlü kadın figürüne dönüşüyor. Dolayısıyla, Rambo benzeri militarist erkek bedeninin özellikleri ortadan kaldırılmak yerine kadın kahramana transfer ediliyor. Annelik ile savaşçılığın aynı karakter içerisinde buluşması ise bu eski kahramanlık modelini modernize ediyor. Bu anlamda, filmin feminist tarafı ile maço aksiyon sinemasına duyduğu sevgi bir anlamda çelişiyor.
Wingard, karakterlerine psikolojik derinlik kurmaktan çok, onları tür sinemasının klişeleri üzerinden tanımladığı için, Celeste’nin sığ geçmişinden oluşan arka planını çeşitlendirmek adına pek özenmiyor. Sürekli atış talimi yapan karakterin yaklaşan saldırıya neredeyse önceden hazırlanmış görünmesi bunun en belirgin örneği. Tabii bu noktada senaryo matematiğini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Celeste’nin paranoyak olarak yapılandırılması, bir anlamda belirli olan bir saldırının hazırlığı hissi veriyor. Bir anlamda senaryonun doğal akışındansa, öncelik çatışmaya kadar olan bölümü şekillendirmek oluyor.
Karavan parkındaki yaşlı eski askerin kısa sürede Celeste için baba figürüne dönüşmesi de, aynı kestirme yol anlatımının sonucu gibi görünüyor. Wingard, karakter inşa etmekten ziyade işlevsel çözümler bulmayı tercih etmiş. Öyle ki, karakterlerin eksik kalan geçmişlerini seyircinin daha önce izlediği yüzlerce filmden tamamlamasını bekliyor. Celeste’nin geçmişte beraber savaştığı asker arkadaşını bu kez karşısında bir korku öznesi olarak görmesi ise filmin yeterince geliştirmediği ilginç fikirlerden biri olarak kalıyor. Tüm bu tercihler etrafında kurulan senaryoda, ana karakterimiz bir zamanlar kendisinin de parçası olduğu militarist dünyanın mutasyona uğramış haliyle savaşıyor.

Western Hissi Veren Kıyamet Sonrası Amerika Tekrarcılığı
Filmin merkezinde yer alan ıssız çölün ortasındaki karavan parkı, Onslaught’a yer yer post-apokaliptik bir bilim kurgu atmosferi kazandırıyor. Hurdaya dönmüş araçlar, medeniyetin kıyısında yaşayan insanlar ve bütün bunların arasına bırakılan deney ürünü askerlerle film, bir anlamda kıyamet sonrasını anlatmadığı halde, kıyamet sonrası atmosferinin bir imitasyonunu kuruyor.
Özellikle evsiz görünüşlü yan karakterlerin, seyircinin ölümüne itiraz etmeyeceği bir figür olarak kolaylıkla feda edilmesi hamlesi, istismar sinemasının acımasız karakter ekonomisine yediriliyor. Bu vesileyle de günümüz Amerika’sının giderek daha da görünür hale gelen evsizlik problemi, alt metin olarak filme dahil ediliyor. Ekonomik sistemin görünmez hale getirdiği insanları, film içinde anlatısal olarak hedef haline getiren yapım; geçmişin sinema dilini kullanarak günümüzün gerçekliğini bir anlamda politik olarak eleştiriyor.
İstismar sinemasının asıl mirası ise doğal olarak kan ve cinsellik kullanımıyla kendisini gösteriyor. Süper askerlerin katliamlarının vahşet dozunu kan banyosu seviyesinde tutan Wingard için, insan bedeni dramatik bir kayıp olmaktan öte parçalanabilecek bir gösteri nesnesine dönüşürmüş. Devletin peşlerine taktığı dedektif figürünün özel yaşamının BDSM ve seks partileri üzerinden kurulması da benzer bir istismar sineması refleksinden geliyor.
Eski video filmlerinin kaset sattırmak ya da kiralatmak için hikâyeye çıplaklık ve sansasyon ekleme alışkanlığı, burada çağdaş bir karakter üzerinden yeniden üretiliyor. Bu detektiften bozma devlet adamı figürün, filmin esas çatışmasında önemli bir ağırlığa sahip olmaması da tesadüf sayılmaz. Nazi bilim insanı, savaşçı anne, eski asker, evsiz adam ve devlet görevlisi gibi klişe tiplemeler düşünüldüğünde; Wingard gerçek insanlardan çok, tür sinemasının prototiplerini birbiriyle çarpıştırıyor.

B Filmlerinden İyi Film Çıkarmaya Çalışmak
Dan Stevens ve Rebecca Hall’un karakterleri de bu karikatür dünyanın doğal parçaları olarak tasarlanmışlar. Stevens’ın eski Nazi bilim insanı klişesinin neredeyse parodisine dönüşen hali, Amerikan popüler kültürünün onlarca yıldır kullandığı Nazi deneyi korkusunu yeniden dolaşıma sokuyor. Hall’un sadist taraflarıyla öne çıkan güçlü kadın figürü de psikolojik derinlikten ziyade, görsel bir karakter panoraması olarak filmde kendine yer ediniyor.
Hall ile devlet görevlisi arasındaki bağlantıların tamamen kapatılmaması ise olası devam filmlerine açık kapı bırakmaktan başka bir şeye hizmet etmemiş. Yine de Onslaught, B filmlerin aksine kendi hikâyesini yarım bırakma hatasına düşmüyor. Ana çatışmasını tamamlayıp arka taraftaki kapıyı açık tutması, devam filmi ihtimaline yönelik ticari bir “durup bekleme” taktiği olarak yorumlanabilir.
Onslaught, sonuç olarak Amerikan militarizminin süper asker fantezisini ciddi biçimde sorgulamaktan ziyade, bu fantezinin VHS raflarından kalmış türe hayranlığı yeniden dolaşıma sokuyor. Bu noktada filmin ilginç tarafı, Wingard’ın geçmişi tekrar üretmeye çalışırken, sürekli bugünün Amerika’sına göndermelerde bulunması. Film, geçmişten miras kalan militarist paranoyayı günümüz Amerika’sının evsizlik sorunu ve değişen temsil politikalarıyla yan yana getiriyor. Rambo’dan miras kalan testosteron yüklü kahramanlık anlayışını ise çocuğuyla savaşa giren modern bir Amazon kadın üzerinden ele alıyor.
Filmin senaryosundaki kolaycılıkların ne kadarının bilinçli bir tür sineması tercihi, ne kadarının anlatısal tembellikten kaynaklandığını ayırt etmek zaman zaman güçleşiyor. Bazı noktaların yeterince düşünülmeden geçilmesi de bu ayrımı daha belirsiz hale getiriyor. Belki de Wingard’ın istediği şey, zaten tam olarak bu bulanıklıktır. Onslaught; zamanın video dükkânlarında kiralanan, kötü çekilmiş ama bir şekilde havalı görünmeyi başaran eski filmlerine benzer çağdaş bir film çekme çabasının ürünü olarak gözüküyor. Wingard, video dükkânlarının arka raflarında unutulmuş o kanlı ve kirli sinema anlayışını birebir diriltmek yerine, onun günümüz dünyasındaki karşılığını yaratmaya çalışıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey ise geçmişin istismar sinemasından çok, o filmleri izlerken duyulan suçlu hazzın bugünün Amerika’sı üzerinde dolaşan hayaleti oluyor.
Haktan Kaan İçel‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar