48
YAZARIN PUANI

Geçtiğimiz şubat ayında Berlin Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştiren ve provokatif anlatısıyla seyirciyi ikiye bölen Rosebush Pruning filminin senarist koltuğunda Dogtooth, The Lobster, The Killing of a Sacred Deer gibi öne çıkan Yorgos Lanthimos filmlerinin ortak yazarlığını yapan Efthymis Filippou oturuyor. Yönetmen tarafında ise kuir sinemanın parlayan ismi Karim Aïnouz yer alıyor. Rosebush Pruning, esasen 1965 yapımı İtalyan filmi I Pugni in Tasca‘dan esinleniyor ancak perdeye yeni bir perspektif getirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de son derece etkileyici bir cast sunuyor: Callum Turner, Elle Fanning, Jamie Bell, Tracy Letts ve daha fazlası…

48
YAZARIN PUANI

Anlatının başında, Amerikalı bir ailenin Katalonya’daki son derece lüks evlerinde izole bir hayat yaşadığını görüyoruz. Hem anlatıcı Edward’ın (Callum Turner) dilinden hem de gördüklerimizden aile içi çarpık ilişkilere, yalanlar ve sapkınlıklar sarmalına dolanıp gidiyoruz. Zaman geçtikçe gerçeklerin gün yüzüne çıktığı ve her şeyin daha aykırı hâle geldiği filmde, rahatsız ediciliğin sınırları bulanıklaşırken seyircinin tahammülü adeta test ediliyor.

Bu yazı, Rosebush Pruning filmine dair spoiler içerebilir.

Rosebush-Pruning-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Karim-Ainouz-Callum-Turner-Riley-Keough-Jamie-Bell-Lukas-Gage

Biçimin Kurtaramadığı Bir Anlatı

Rosebush Pruning, her kıstası bir kenara bıraktığımızda, açılış sekansından son sahneye kadar kendini en çok görsel anlamda öne çıkarıyor. Tonların çeşitli kullanımı ve manzara kesitleri sinematografik açıdan filmi beslerken, izleyenler için de görsel bir şölen sunuyor. Uluslararası mecrada pek çok ödüle layık görülmüş Fransız görüntü yönetmeni Hélène Louvart‘ın elinden çıkan bu benzersiz iş, rengârenk bir paletle filmin her anını boyuyor. Burada karakterlerin kostümünden mimariye kadar uzanan geniş bir renk yelpazesinden bahsediyoruz.

Bütün bu göz alıcılığın yanında, karakterlerin atmosferle bir olduğu pek çok sahne de ön planda. Ancak, göze çarpan bu sinematografik estetik, filmin anlatısıyla birlikte değerlendirildiğinde saf bir tezatlık ortaya çıkıyor. Tema açısından bir çöküşün ve çürümüşlüğün resmedilmeye çalışıldığı Rosebush Pruning, sinematografik anlamda seyirciyi bir tür ikileme düşürmeye çalışıyor. Bu ikilemin yarattığı uyumsuzluk, filmin her elementinde karşılaştığımız rahatsız ediciliğin görsel noktaya taşındığını söylüyor. Ve belirtmek gerekir ki, kasıtlı olarak kurulan bu tezatlık, filmin doğru işleyen nadir kısımlarından biri.

Rosebush Pruning, sinematografik başarısının yanında, diğer biçimsel ögelerin de unutulmadığını ve hepsinin ince ince işlendiğini izleyiciye devamlı hatırlatmaya çalışıyor. Bu biçimsel ögeler arasından ses tasarımı ve müzik kullanımı, tıpkı görselliğin yaptığı gibi kendini öne çıkarmayı başarıyor. Sinematografi ve anlatı arasındaki tezatlığa benzer olarak, müzik de uyum ve zıtlık arasında bir çizgide dolaşıyor. Yoğun distortion, yani “bozulma” içeren tonların ve elektronik müziğin can alıcı sahnelerde belirişi, gerilimi ve tempoyu yükseltirken kulak tırmalamayı da es geçmiyor. Örneğin, kardeşlerden biri olan Robert’ın epilepsi nöbeti geçirdiği sahnede Martha’nın yüksek sesli gitarını işitiyoruz. Normalde sıradan bir gerilim müziğiyle karşılaşacağımızı düşünürken, Rosebush Pruning modern ses ögelerini rahatsız edici biçimde kullanmayı tercih ediyor. Sonuç olarak, bu tercih hem atmosfere uygun bir ton oluşturuyor hem de üst sınıfın bozulmuşluğuna dair bir metafora dönüşüyor.

Tüm bu nitelikleri göz önüne aldığımızda, filmin sanatsal tercihler konusunda özgün bir tutum sergilediği bariz hâle geliyor. Ancak bu tercihlerin sadece tek tek incelendiğinde başarılı olduğunu görüyoruz. İlerleyen başlıklarda değineceğim üzere, Rosebush Pruning alt metin ve hikâye motivasyonu açısından pek çok açığa sahip. Dolayısıyla ses tasarımı ve sinematografinin kurmaya çalıştığı atmosfer, filmin başarılı sayılabilecek nadir taraflarından biri olarak kalıyor. Zira anlatıyı destekleyen estetik tasarım, maalesef senaryodaki eksikleri kapatmakta ve filmin tamamını kurtarmakta yetersiz kalıyor.

Rosebush-Pruning-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Karim-Ainouz-Callum-Turner-Riley-Keough-Jamie-Bell-Lukas-Gage

İşlevsizin Çöküşü Üzerine

Rosebush Pruning, sanatsal tercihlerin göz alıcılığı karşısında tamamen zıt sayılabilecek bir hikâye sunmaya çalışıyor. Film, izleyiciyi üst sınıf bir ailenin sorunlu yaşamına üçüncü bir göz olarak davet ederken “Eat the Rich” anlayışından yola çıkıyor. Hayatlarında hiçbir şeyi düşünmeyecek ve asla endişe duymayacak kadar parası olan, izole bir hayat yaşayan ve tek derdi gösteriş olan bu aile, filmin odak noktası. Bu izlenimin toplumsal anlamda mutlu ve huzurlu bir tablo sunduğunu düşünebiliriz ancak buzdağının ardındaki gerçek bunun tam tersi.

Bu anlayışa uygun olarak, Rosebush Pruning zenginin iç yüzünü bütünüyle ortaya koyuyor ve seyirci yaşananların apaçıklığıyla beraber bir tür özyıkıma şahit oluyor. Bu yıkımın izleri, kendini ilk önce karakterlerin diyaloglarında ve davranışlarında belli ediyor. Aile bireylerinin neredeyse tamamı; benmerkezci, kibirli, sığ ve işlevsiz olarak yansıtılıyor. Bu pek hoş sayılmayacak nitelikler eyleme döküldüğünde, seyircinin üzerinde yabancılaştırma etkisi yaratıyor ve izlenenle izleyen arasına görünmez bir mesafe giriyor. Toplumdan ayrı, gerçek insan dertlerinden uzak kalan bir grup insan için aslında bu nitelikler oldukça normal değerlendirilebilir. Özellikle oyuncuların kusursuza yakın performansları, bu insanların gerçekten var olabileceğini düşündürüyor ve rahatsız edicilik düzeyi aynı oranda artıyor.

Hâlihazırda çarpık ve çürümüş olan bu ailede, bahsi geçen niteliklerin çoğundan arınmış olan ve normal sayılabilecek en belirgin karakter, Callum Turner‘ın canlandırdığı Edward. Karakter, filme hem kardeşlerden biri hem de anlatıcı olarak dâhil olduğu için izleyiciye en yakın hissettiren de o oluyor. Edward’ın anlatıcı olarak yaptığı çoğu gözlem ve çıkarım, “farkında” ve gerçekçi biri olduğunu gösteriyor. Tam da bu noktada diğer kardeşlerden ayrılıyor ve tabii, Anna ile Robert’a zıt olarak, abisine karşı cinsel bir arzu beslememesi de onu diğerlerinden farklı kılıyor. Rosebush Pruning‘in asıl merkeze almaya çalıştığı nokta tam olarak bu tabuda yatıyor.

Film, karakterlerin kişisel problemlerinden ziyade birbirleriyle kurdukları sıra dışı ilişkilerle ilgileniyor. Bunlardan belki de en sarsıcısı, Anna ve Robert’ın abileri Jack’e karşı besledikleri hiç de kardeşçe olmayan hislerde yatıyor. Anna, Jack’e duyduğu cinsel arzuyu Martha’ya beslediği kıskançlıkla belli ederken, Robert ise onu düpedüz cinsel eyleme davet ediyor. Karakterlerin bu anormal yaklaşımı, yüzeysel bir psikoseksüel okumayla anlamlı hâle geliyor. Ailedeki anne faktörünün eksikliği ve kör babanın varlığı, Jack karakterini en erişilebilir rol model olarak konumlandırıyor. Hem kardeşler arasında en normali hem de yaşça büyük olması, Robert ve Anna için onu cinsel arzu nesnesi hâline getiriyor. Sonuç olarak, filmin kuralsız ve çıplak biçimde rahatsız edici olan pek çok sahnesi, bu arzunun filizlenmesiyle kendini gösteriyor.

Rosebush-Pruning-Film-Incelemesi-Arakat-Mag-2026-Bir-Film-Karim-Ainouz-Callum-Turner-Riley-Keough-Jamie-Bell-Lukas-Gage

Yüzeysel Bir Rahatsız Edicilik

Rosebush Pruning, anlatısını “rahatsız edicilik” üstünden kurmaya çalışan bir film. Yaşanan büyük ya da küçük her olay, kurulan her diyalog bu amaca hizmet ediyor. Aslında filmin bu özelliği, onu tek başına yetersiz ya da “kötü” yapmıyor. Bu yapıma benzer olarak gerçekten rahatsız edici olan, anormali sıradanlaştıran çok fazla başarılı film var. Rosebush Pruning‘in bu filmlerden farkı, huzursuz etmek için gösterdiği çabayı alt metinde göstermemesi. Yani filmi izleyen bir kişi için anlatı sadece çarpık bir aile sunuyor ve bu ailenin nasıl o noktaya geldiğini, neden bu şekilde olduklarını hiçbir kısımda sorgulamıyor. Bu bağlamda film, kendini sunma biçimiyle oldukça taklitçi görünüyor. Özellikle uzun soluklu müstehcen sahnelerin varlığı, seyircinin odağını görüntüye çekerken zaten örtük olan anlamı tamamen yok ediyor. Sonuç itibarıyla, hikâyedeki eksikler ve olayların anlamsızlığı arttıkça filmin tek amacının “sarsıcı”, “alışılmadık” ve “radikal” olarak nitelendirilmek olduğu düşüncesi güçleniyor.

Filmin bariz bir diğer eksiği, karakter kurulumundaki yüzeyselliğinden kaynaklanıyor. Rosebush Pruning‘deki hiçbir karakter çok yönlülüğüyle ön plana çıkmıyor; bunun yerine hepsine tek bir etiket yapıştırılıyor. Kurdukları diyaloglardan ve birbirleriyle olan etkileşimlerden anlayabileceğimiz üzere, bu karakterler oldukça katmanlı ve ilgi çekici özelliklere sahip. Ancak film, karakterlerin bu potansiyelini yok saymayı tercih ediyor ve psikolojik olarak derinleşebilecek meseleler yalnızca yüzeyde kalıyor. Garip olan, filmin bu kısıtlamayı en önemli karakteri olan Edward’a da uygulaması. Ailesi hakkında pek çok düşüncesini dile getirmesine rağmen, filmin başında gördüğümüz George’la olan ilişkisinin ayrıntılarını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Edward’ın duygularına ve George’la kurduğu ilişkiye dair bu eksiklik, karakterin anlatıcı olarak taşıdığı potansiyelin de yeterince kullanılmadığını gösteriyor. Böylece film, merkezine yerleştirdiği karakterin bile iç dünyasını tam anlamıyla açmak yerine, onu yalnızca bir anlatım aracı olarak kullanıyor.

Sonuç olarak, Rosebush Pruning mükemmel bir oyuncu kadrosuna sahip, çok başarılı ve katmanlı bir film olabilecekken maalesef eksik kalmış gibi hissettiriyor. Birinci başlıkta değindiğim sinematografi ve özgün ses tasarımı gibi nitelikler gerçekten övgüye değer ancak filmin kusurlarını örtmekte yetersiz kalıyorlar. Hatta bir bakıma, filmin anlatısal yetersizliği bizzat eleştirdiği şeye dönüşmesine neden oluyor. Nitekim, yüzeyde her şeyin mükemmel olduğu zenginlik, içeriden çürüyor. Tıpkı Rosebush Pruning‘in kendi içindeki anlamsızlığı estetik ve çarpıcı sekanslarla örtmeye çalışması gibi.


Hazal Ocak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

I Want Your Sex: Arzunun Sınırlarında Dolaşmak

One Night Only: Bir Gecelik Özgürlük, Yıllık Romantizm

HAZAL OCAK
Amerikan Kültürü ve Edebiyatı öğrencisi. Filmlerden, kitaplardan ve kültürden ilham alıyor; ilgisini çeken konuları yazıya döküyor.

    Fall 2: Deadpoint: Ölümcül Olan Filmin Kendisi

    önceki yazı

    Onslaught: Günümüz Amerika’sının Militarist Hayaletleri

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir