Fall 2: Deadpoint, Avustralyalı kardeşler Peter ve Michael Spierig‘in yönettiği 2026 yapımı bir hayatta kalma gerilimi olarak vizyondaki yerini alıyor. Spierig Kardeşler daha önce Daybreakers, Predestination, Jigsaw ve Winchester gibi filmlerle tanınan deneyimli isimler. Senaryoyu ise 2022 tarihli ilk filmin yönetmeni Scott Mann ile Jonathan Frank kaleme alıyor. Serinin üçüncü filminin ise ilk filmin yönetmeni Scott Mann tarafından yazılıp yönetileceği söyleniyor.
İlk filmde ablası Shiloh Hunter’ı kaybeden Jax, aradan geçen zamana rağmen bu yasla bir türlü baş edememektedir. Ablasının eski arkadaşı Luce ise ona bir anma tırmanışı önerir. İkili, Tayland’daki Kwan Dağı’nın ünlü ölümcül tahta patikasını geçmek üzere yola çıkar. Ancak tırmanışın ortasında yaşanan ani bir kaya kayması, ikisini üç bin fit yükseklikte, bir avuç tahtanın üzerinde mahsur bırakır. İkili büyük bir hayatta kalma mücadelesi verecektir.

Vasatın Altında Bir Senaryo
Filmin hem senaryosu hem de kurgusu vasatın altında kalıyor. Daha açılış sekansından itibaren kötü bir film izleyeceğimizin sinyalleri veriliyor ve film bu sinyalleri sonuna kadar doğruluyor. Öncelikle, karakterlerin motivasyonları ve derinlikleri fazlasıyla zayıf. Jax’in yas süreci, Luce ile arasındaki bağ, tırmanışa çıkma gerekçesi… Hepsi, yalnızca kâğıt üzerinde birer cümle olarak duruyor ve ekranda hiçbir karşılık bulmuyor. Yan karakterlerin verdiği tepkilerin ve diyalogların çoğunun tekdüze yazıldığı açıkça hissediliyor. Sahneler birbirine bağlanmıyor, karakterler birbirleriyle yapay bir dille konuşuyor ve ortaya kalitesiz bir seyir keyfi çıkıyor. İki ana karakteri oynayan Harriet Slater ile Arsema Thomas ellerindeki malzemeyle bir şeyler yapmaya çalışıyor olsa da, bu senaryonun altından kalkmaları mümkün görünmüyor.
Karakterler dağdaki o ölümcül patikaya çıktıktan sonra ise işler çok daha saçma bir hâl alıyor. Bir avuç tahtanın üzerinde iki kişinin günlerce durabilmesi mi dersiniz, ellerindeki ucuz bir kamerayla gece vakti kilometrelerce öteye zoom yapıp cam gibi net görüntü elde etmeleri mi dersiniz, günlerce acıkmadan, susamadan ve tuvalet ihtiyacı duymadan orada oturmaları mı dersiniz… Fall 2: Deadpoint, say say bitmeyecek bir saçmalıklar ve mantık hataları silsilesinden oluşuyor. Buna bir de yıllardır sağlam duran patikanın filmin ihtiyacına göre ortaya çıkan anlamsız depremlerle yıkılması ekleniyor, ki bu da kelimenin tam anlamıyla komik duruyor. Senaryo, bir engel yaratması gerektiğinde doğa olaylarını sipariş verir gibi devreye sokuyor ve bunu yaparken hiçbir mantık kurmaya gerek duymuyor. Bunlar, üzerine düşünülmediğinde göz ardı edilebilecek küçük kusurlar da değil. Çünkü böyle bir hayatta kalma filminin en önemli yönü inandırıcılık olmalı. Seyirciyi o yüksekliğe inandıramazsanız, karakterlerin çaresizliğini fiziksel olarak hissettiremezseniz elinizde hiçbir şey kalmıyor. Film tam olarak bu noktada çöküyor.
Kurgu tarafında ise inanılmaz abes müzik kullanımı ve sahne geçişleri karşımıza çıkıyor. Özellikle aksiyon ve gerilim sahnelerinin ortasında akıl tutulması yaşatan cinsten dramatik ve duygusal müzikler tercih edilmiş. Bu durum öylesine büyük bir ton tutarsızlığı yaratıyor ki, seyirci bir sahnede nefesini tutmuşken bir anda kendini adeta başka bir filmin duygusal doruk noktasında buluyor. Bu geçişler, tempoyu tamamen öldürüyor ve filmin kurabileceği her türlü gerilimi en baştan yok ediyor. Müziklerin bir bütünlüğü olmaması da ayrı bir sorun oluşturuyor. Ortada tanımlanabilir bir tema, filmi taşıyan bir motif ya da kimliği olan bir müzik bulunmuyor. Sahneden sahneye birbiriyle alakasız parçalar geliyor ve YouTube üzerinden bulunmuş telifsiz müzikler gibi hissettiriyorlar. Böylesi bir bütçeye ve dağıtımcıya sahip bir filmde bununla karşılaşmak fazlasıyla şaşırtıcı. Tüm bu kusurların yanında, filmdeki takdir edilesi tek iyi şey ise bazı gerilim anları oluyor. Film zaman zaman gerçekten korkuyu ve yüksekliğin o mide bulandırıcı hissini geçirmeyi başarıyor. Spierig Kardeşler bu birkaç anda ne yaptıklarını biliyor. Ancak filmin kötü olan diğer tüm yanları bu anları ezip geçiyor ve geriye tutarlı hiçbir şey kalmıyor.

Basit Olanı Karmaşıklaştırmak
Burada belirtilmesi gereken ilginç bir çelişki var. Spierig Kardeşler röportajlarında green screen kullanmaktan mümkün olduğunca kaçındıklarını, filmi gerçek bir kaya duvarında çektiklerini ve oyunculara kamera bağlayarak GoPro hissi veren bol miktarda öznel plan kullandıklarını söylüyor. Filmin yakın planlarında bu emeğin karşılığı zaman zaman görülüyor ancak genel planlara geçildiğinde tablo tamamen değişiyor. Orman, dağ ve çevredeki coğrafya fazlasıyla yapay hissettiriyor, hatta yer yer yapay zekâ ile üretilmiş bir görüntü izlenimi veriyor. Bu da filmin en çok övündüğü yanını doğrudan baltalıyor. Zira, gerçek bir kayada çekim yapıp sonra o kayayı sentetik bir arka planın içine yerleştirdiğinizde seyircinin kazandığı hiçbir şey olmuyor. İşin ironik yanı ise yapımcılar arasında bulunan Flawless Productions‘ın Scott Mann‘in yapay zekâ şirketi olması. Bu şirketin teknolojisi, ilk Fall filminde oyuncuların ağız hareketlerini dijital olarak değiştirip küfürleri temizlemek ve filmi PG-13 yapmak için kullanılmış, sektörde de epey tartışılmıştı.
İlk film, yüksek bir kulede mahsur kalan iki arkadaşı anlatan basit bir tek mekân filmiydi ve tam da bu sadeliği sayesinde vasatın bir tık üstünde bir iş çıkarmayı başarıyordu. Elinde tek bir fikir vardı ve o fikri sonuna kadar zorluyordu. Bu filmde ise işleri karıştırıp daha komplike bir hale getirmek isterken ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Bir buçuk saati biraz aşan kısa süresine rağmen genişletilen ve çok daha ölümcül olarak lanse edilen bu yeni mekân filme hiçbir şey katmıyor. İyi kullanılamıyor ve akıcılığı doğrudan bozuyor. Film boyunca binbir badire atlatılacakmış gibi sunulan o uzun patikanın aslında yalnızca ortasında günlerce sıkışıp kalıyorlar. Yani mekânı büyütüyorlar ama o büyüklüğü kullanmıyorlar. Kule fikri en azından dürüsttü, sınırlıydı ve o sınırın içinde çalışıyordu. Burada ise hem sınır kaldırılıyor hem de kaldırılan sınırın yerine hiçbir şey konulmuyor.
Fall 2: Deadpoint, ilk filmin sade ve işleyen formülünü alıp üzerine hiçbir şey koyamayan, aksine elindeki potansiyeli de harcayan bir devam filmi olarak karşımıza çıkıyor. Vasatın altındaki senaryosu, derinliksiz karakterleri, yapay diyalogları, bitmek bilmeyen mantık hataları, sahneleri boğan abes müzik geçişleri ve genel planlardaki yapay görüntüleriyle baştan sona sorunlu bir yapım. Birkaç gerçekten gerilimli an ve Spierig Kardeşler‘in pratik çekime gösterdiği çaba filmi kurtarmaya yetmiyor. Serinin üçüncü filminin de çekileceği düşünülürse en azından bu hatalardan bir ders çıkarılması gerekiyor. Kısacası film, Kanal D gece kuşağı filmlerinden hallice, hatta bir tık daha kötü bir yerde konumlanıyor.
Buğra Mert Alkayalar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar