Fantasistanbul 2025 kapsamında Türkiye’de ilk gösterimini yapan OBEX için tipik bir “art house tuhaflıklar silsilesi” denilebilir. Siyah-beyaz filmlerin prodüksiyon dostu stilinden yararlanan yapım, seyirciyle etkileşim kurmaktansa kendi dünyasında seyircinin onu anlamasını istiyor. Bunun için de seyircinin efor sarf etmesinin gerektiğinin altını çiziyor. Çünkü karşımızdaki film, klasik anlatı dostu bir seyir çizgisine sahip değil.
1987’de Baltimore’da köpeği Sandy ile yalnız yaşayan 36 yaşındaki Conor Marsh’ın (Albert Birney) oturma odasının raflarını VHS kasetler süslüyor. Marsh, üst üste yerleştirilmiş CTR televizyon setinden oluşan bir düzenekte kaydettiği gece yarısı korku filmlerini ve yayın programlarını izleyerek saatler geçiriyor. Kasette saklanan bu heyecan verici kurgular ve geçici görüntülerden oluşan analog kütüphane, mono ses sistemiyle seyircinin önüne cüretkarca sunulurken; mizahi canavarlar, bu gösterinin içindeki yan unsurlara dönüşüyor.

Retro Ev Sineması Kuşağı
Filmin kendine has efekt tasarımları, 80’lerin analog çabalarla seyirciye sunulan ucuz ve pespaye efektlerine benziyor. Filmin ana karakterinin yönetmenin kendisi olması ve yan rollerin dahi eş dosttan seçilmesiyle filmin genel dağıtıma uygun olmadığını söyleyebilirim. Bu yüzden de bu ev sinemasına yakın duran film, yanlış dönemde çıkan bir 80’ler kuşağı yaratıcılığında bir iş olarak dikkat çekiyor.
Bu mikro ölçekteki işin kendince yaratıcı denemeleri, herkesin tahammül edemeyeceği bir atmosfere sahip. Film boyunca diyaloglardan ziyade dip sesinden ortaya çıkan gerilim ve uyduruk denebilecek kıvamdaki yaratıcı çabalar, underground film festivallerine uygun yapısıyla daha çok niş zevklere sahip insanları yanına çekebilecek bir ekosistem oluşturuyor.
OBEX, ayrıca Jane Schoenbrun‘un geçen yılki I Saw the TV Glow filmiyle bazı akrabalık bağlarına sahip. Medyaya olan takıntının kişinin gerçeklikle bağını nasıl zayıflatabileceği konusunda uyarıda bulunan bu iki film, bastırılmış kimliklerle uğraşırken daha karanlık bir alana giriyor. Her iki filmin yönetmenleri, kendilerini şekillendiren eğlence ürünlerine olan bariz hayranlıklarıyla boğuşuyor ve ekranlar aracılığıyla yaşamanın ancak bir taklit olabileceğini ve tatmin edici bir varoluşun yerini tutamayacağını kabul ediyor. Bu bakımdan, bazı meseleleri düşündürmesi bile filmin yaşanabilecek bir deneyim olduğunun kanıtı gibi gözlemlenebilir.

Bir Sinema Ortaklığının Eseri
Yönetmen Birney ile görüntü yönetmeni, yardımcı yazar ve yardımcı editör olarak tanınan Pete Ohs arasındaki yakın sanatsal ortaklığın ürünü olarak çıkan OBEX, ileriki dönemlerde çok fazla ses getirmeyecektir. Hatta filmi hatırlayanın da pek fazla olacağını zannetmiyorum. Ama yine de bu tip eğlenceli deneyimleri tatmak bile yeni bakış açıları geliştirmemize yardımcı olabilir diye düşünüyorum.
Birney ve Ohs, mütevazı ama akıllıca kullanılan görsel efektlerin çoğunun da arkasındaki kişiler olarak, ortak sanatsal zevkleri olan kişilerin bir film yapabileceğinin canlı kanıtı gibiler. Emeklerinin sonucu, retro bir ışıltıya sahip ve kendine özgü bir dünya inşa etmek diyebiliriz. Ancak bu dünyayı fazla insana gösteremeyecek olmaları üzücü bir nokta. Fantasistanbul gibi şahsına münhasır festivallerin ise izleyicinin filmle tanışmasına vesile olması, hoş bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Sonuç olarak OBEX, retro çizgilerden ilerleyen ve video bağımlılığını televizyonla ilişkilendirip gerçek dünya ile ilişkisini sorgulatan bağımsız bir film olarak öne çıkıyor.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar