Bağımsız komedilerin sayılarının ve görünürlüklerinin giderek azaldığı bugünlerde, Splitsville gibi filmlere dikkat çekmek kıymetli. 2019’da ilk filmi The Climb’la hem türe yaklaşımını belirten hem de komedi severlerin radarına girmeyi başaran Michael Angelo Covino, yeni filmiyle ilişki komedilerine kendi yaklaşımını getiriyor. Yönetmen, tıpkı ilk filminde yaptığı gibi, Splitsville’de de filmin yazarlığını ve başrollerini yakın arkadaşı Kyle Marvin ile paylaşıyor. İkilinin komediye yatkın kimyası, Dakota Johnson ve Adria Arjona’nın etkileyici performanslarıyla birleşince ortaya keyifle seyredebileceğiniz bir film çıkıyor.

Estetik Bir Kaos Komedisi
Bir şeyi netleştirmek gerek: Splitsville derinlikli bir film değil. Olay örgüsünün merkezine aldığı açık ilişki konseptine dair söyleyecek pek de bir şeyi yok, konsepti de yalnızca anlattığı “en yakın arkadaşlar” hikayesinde bir kriz oluşturmak için kullanıyor. Dolayısıyla, beklentinizi iki avanağın partnerleriyle açık iletişim kuramadıkları için altüst olan hayatlarını izlemek üzerinden şekillendirirseniz hayal kırıklığına uğramazsınız. Film; ana karakterlerini sorunlu, hatta sık sık ahmak insanlar olarak göstermekten çekinmese de, çizginin “karikatürize aptal” tarafına geçmeyerek iyi bir komedi olmayı başarıyor.
Film, tatil yolculukları sırasında eşinin boşanmak istediğini öğrenen Carey’nin (Marvin) en yakın arkadaşı Paul (Covino) ve eşi Julie’yi (Johnson) ziyaretiyle açılıyor. Kendisine bu zorlu süreçte ev sahipliği yapan çift, açık ilişki yaşadıklarını Carey ile paylaşınca film boyu sürecek olayların da fitili ateşlenmiş oluyor. Parçalara böldüğü hikayesini Carey’nin gözünden anlatmayı tercih eden film, slapstick komediyle durum komedisi arasında garip bir ton yakalıyor. Filmin ne yapmak istediğini ne kadar çabuk kabullenirseniz, ki ilk beş dakikasındaki yolculuk sekansı bunu izleyiciye anlatmak için fazlasıyla yeterli, alacağınız keyif de o denli artıyor. Fakat Covino ve Marvin kendi karakterlerine ne kadar ağırlık veriyorsa, Johnson ve Arjona’yı bir o kadar unutuyor. Hikayedeki kadın karakterler, farklı iki oyuncuyla kolaylıkla unutulabilir yan roller olarak kalacakken, hem Johnson hem de Arjona her repliklerinden maksimum verim alarak sınırlı ekran sürelerinin hakkını sonuna kadar veriyor.
Filmin belki de takdiri en çok hak eden tarafı görselliği. Görüntü yönetmenliğini –Last Black Man in San Francisco‘dan hatırladığımız- Adam Newport-Berra’ya emanet eden Covino, adeta komedi filmlerinin sitcom gibi görünmek zorunda olmadığının altını çiziyor. Filmi hiç sevmeseniz bile Newport-Berra’nın The Studio’daki yaklaşımını örnekleyen iki sekanstan fazlasıyla keyif alacağınızı söyleyebilirim. Carey, eşiyle yattığı için Paul’la yüzleştikten sonra çiftin göl kenarındaki evinde geçen ve evin her köşesinin, içerideki her objenin aksiyonun bir parçasına dönüştüğü absürt dövüş sekansı, size bir anlığına Jackie Chan filmi izliyormuşsunuz gibi hissettirecek. Benzer şekilde Carey’nin evine döndükten sonra Adria Arjona’nın çeşitli sevgilileriyle arkadaşlık kurduğu uzun plan, kolaylıkla montaj sahnesiyle geçiştirilebilecek bir kısım için ekstra özen gösterildiğini işaret ediyor.

Absürtlükle Samimiyet Arasında
Covino ve Marvin, karakterlerini filmin yarı absürt yarı samimi tonuyla uyumlu şekilde canlandırıyor. Performansları hikayeye katkı bağlamında değerlendirildiğinde takdiri hak etse de, kendileri yazıp yönettikleri bir filmde bu durumun pek de şaşırtıcı olduğu söylenemez. Dakota Johnson, her zamanki cazibesini bu filme de taşıyor. Karakterine verilen kıstılı ekran süresine rağmen hikayenin dramatik yükünü üstlenmeyi başarıyor. Karakterine, hislerine ya da uzun bir zamana yayılan hikaye boyunca yaşadığı değişimlere erişimimiz senaryo nedeniyle engellense de, içinde bulunduğu her sahnede spot ışığını çalıyor. Andor’daki görmezden gelinen başarısından sonra görece popüler bir film projesinde yer aldığı için sevindiğimiz Arjona ise yine Hit Man’de olduğu gibi bir yan role hapsediliyor. Hikaye, dört ana karakterinden biri olması gereken Ashley’i son çeyreğine kadar unutuyor ve Arjona’nın performansı çoğunlukla güldürü etkisi için harcanıyor.
Film, zaman atlamalarına rağmen hikayesini fena ilerletmiyor; fakat sonu, varmak istenen yere ulaşabilmek için aceleye getirilmiş gibi hissettiriyor. Hikaye, sanki doğal sonucuna götürülmemiş ve sonu çoktan yazılmış bir yerde bitirilebilmek için sıkıştırılmış hissettiriyor. Yine de Succession’dan hatırlayacağımız Nicholas Braun’un keyifli bir yan rolde karşımıza çıktığı kaotik doğum günü partisi, filmin tonuna uygun bir final sağlayabiliyor. Braun’un karakteri, senaryo yazımında karşılaşılan bir problem olan deus ex machina rolünü üstleniyor ve bu sığlıktaki karakterlerle başka türlü içinden çıkılamayacak finali işler hale getiriyor.
Splitsville, yaz komedisi olarak keyifle izlenebilecek bir film. Yarı absürt yarı içten mizah anlayışı; ana akım komedilerde tamamen unuttuğumuz, bağımsız komedilerde bile nadiren karşımıza çıkan bir yaklaşım. Yine de bunu söylerken, herkese uygun bir film olmayabileceğinin altını çizmek gerek. Özellikle romantik komedi beklentisiyle izleyenler, büyüyememiş adamların yıkılan arkadaşlığı odaklı bu anlatı karşısında hayal kırıklığı yaşayabilir. Benzer şekilde merkezine aldığı konsepte dair eleştirel bir yaklaşım, hatta herhangi bir yorum beklentisinde olanların bile beklediğini bulamayacağını söylemek mümkün. Öte yandan Covino’nun tarzı, filmin The Climb’a ton bazındaki yakınlığıyla iyice belirginleşiyor. Filmlerinin herhangi birinden keyif alanlar için Covino kariyerinin devamında takibe alınabilecek bir isim.
Tuncer Haydarlar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar