Ben Wheatley, sinema dünyasının en öngörülemez isimlerinden biri. Kill List’in rahatsız edici gerçekçiliğinden, A Field in England‘ın tripvari siyah-beyaz kabusuna; In the Earth’ün doğa-korkusu labirentinden Meg 2: The Trench’in gişe odaklı canavar sularına kadar uzanan filmografisi, her yeni filmde farklı bir kişiliğe bürünmüş gibi. Ülkemizde 25 Ekim’de Fantasistanbul’da Güney Avrupa prömiyerini yapacak Bulk; bu değişken kariyerin en uç noktasında duran, neredeyse anti-film denebilecek kadar kendine referanslı bir deney. Wheatley, yüksek bütçeli ticari bir felaketin (Meg 2: The Trench) ardından bu kez eline bir avuç model, birkaç siyah-beyaz filtre ve bir avuç oyuncu alarak “Sinema nedir?” sorusunu yeniden sormaya koyuluyor.

Bu filmde her şey hem şaka hem ciddi. Hem metinsel hem de parodi. Bulk; modern sinemanın steril ve CGI yorgunu görüntü dünyasından kopup doğrudan sinemanın çocukluk evresine, yani oyun oynamanın kendisine geri dönüyor. Godard’ın Alphaville’inden Guy Madden filmlerine, film-noir’den Lynchvari estetiğe kadar tam bir asit kafası var. Bu yüzden film, hem izleyicisine meydan okuyor hem de kendisiyle dalga geçiyor. Peki, bu karmaşanın içinde anlam aramak mümkün mü? Yoksa Wheatley, bize sadece bir yapbozun eksik parçalarını mı sunuyor?Bulk Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Fantasistanbul Ben Wheatley Alexandra Maria Lara Mark Monero Sam Riley

Türlerin Arasında Kaybolan Bir Ajan

Wheatley, kariyeri boyunca hiçbir zaman tek bir sinema diliyle sınırlı kalmadı. Onun sineması; İngiliz mizahının absürtlüğünü, sınıfsal paranoyayı ve karanlık “tür” sinemasının grotesk yanlarını aynı potada eriten bir mutfak gibi. Bulk’ta ise bu mutfak neredeyse infilak ediyor. Film, sanki bir bilim insanının “string theory” (sicim teorisi) deneyi kadar karmaşık bir anlatı kurar; bir “brane” (evren zarı) patlamasıyla başlayan öykü, aslında yönetmenin kendi filmografisinin de patlamasıdır sanki.

Corey Harlan (Sam Riley), gazeteci kimliğiyle bilimsel bir felaketin ortasına atılır. Ama bu yolculuk, fiziksel olduğu kadar zihinseldir de. Wheatley, kahramanını Christopher Nolan benzeri bir labirentin içine fırlatır; fakat Nolan’ın geometrik kontrolü yerine burada kaotik bir doğaçlama hissi hâkimdir. Tenet’in cebirle kurulmuş zaman kurgusu varsa, Bulk’ta bir çocuğun legolarla rastgele kurduğu evrenler vardır.

Bu noktada Wheatley’nin kurduğu dünya, bilinçli bir anti-blockbuster hareketi haline geliyor. Meg 2’nin yüz milyon dolarlık CGI dalgalarının ardından, Bulk’taki oyuncak görünümlü model setler ve görünür kablolar, sinemaya olan kişisel bir özlemin dışavurumu. Yönetmen, “Bunu evde de yapabilirim.” hissini bilinçli olarak uyandırıyor. Ve bu tavır, tıpkı Godard’ın Alphaville’inde olduğu gibi, bilimi bir sahne dekoruna, felsefeyi ise şakaya dönüştürüyor.

Bulk, aynı zamanda Wheatley’nin kendi yaratıcı özgürlüğünü yeniden keşfetmesi anlamına geliyor. Yönetmen, büyük stüdyoların zincirlerinden kurtulup eline bir mini DV kamera alıp çocuk gibi davranmış. Tam da bu yüzden o tutkuyu, samimiyeti ve içtenliği her an hissedebiliyorsunuz. Böylece film, zorlu olduğu kadar aynı zamanda keyifli.Bulk Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Fantasistanbul Ben Wheatley Alexandra Maria Lara Mark Monero Sam Riley

Deneysel Sinema Aşkına

Bulk’ın görsel dili, nostaljik estetik ve avangart bir bilinç arasında salınıyor. Siyah-beyaz görüntüler, 1950’lerin bilim-kurgu dizilerini ve filmlerini hatırlatır nitelikte. Dekorlar kasıtlı olarak ucuz: karton duvarlar, model uçaklar, stop-motion efektler, hatta bazen oyuncuların gülmemeye çalıştığı anlar bile görünür. Wheatley, bu yetersizlikleri sinemasal güce dönüştürmüş; zira Bulk, tam olarak “kusur estetiği” üzerine kurulu.

Filmde içine girdiğimiz her oda, başka bir evren. Kapılar mekân açtığı kadar tür de değiştiriyor: birinde savaş sahnesi, diğerinde distopik bir laboratuvar, bir diğerinde ise romantik diyaloglar var. Bu “ev içi multiverse” (çoklu evren) meselesi, aynı zamanda sinemanın “tür” tarihine bir selamı gibi. Wheatley’nin kurgusu, her an sanki başka bir filmin ortasından başlamış gibi hissettiriyor. İzleyici, tıpkı Corey gibi “Neredeyim?” sorusuyla baş başa kalmakta.

Bilimsel olarak sicim teorisi, evrenin en temel yapıtaşlarının noktasal parçacıklar değil, titreşen “sicimler” olduğunu öne sürer. Bu teoriye göre tüm madde, enerji ve hatta uzay-zamanın dokusu, farklı frekanslarda titreşen bu sicimlerin oluşturduğu bir “kozmos ağı” içinde var olur. Ancak Wheatley’nin Bulk’ında bu karmaşık fiziksel fikir, bilimsel bir gerçeklikten çok metafor hâline gelmekte: Anton Chambers’ın “brane” (zar evren) deneyinin patlaması, fiziksel felaketin yanında aynı zamanda anlamın, zamanın ve kimliğin parçalanmasıdır.

Filmin içinde odalar arası geçişlerle açılan her evren, bu titreşen sicimlerin birbirine bağladığı olasılıklar zincirini temsil eder. Wheatley, sicim teorisini literal bir anlatı unsuru olarak değil, sinemanın doğası için bir benzetme olarak kullanır: Tıpkı sicimlerin evrenin farklı katmanlarını birbirine bağlaması gibi, Bulk da türleri, tonları ve gerçeklikleri birbirine dolayan film haline gelir. Bu sayede bilimsel bir kavram, filmde hem fiziksel olayın hem de anlatısal kaosun kalbinde yer alır.

Filmin müzikleri de bu çok katmanlı deneyin parçası. Synth sesler, retro oyun müzikleri, Bill Nighy’nin düz tonlu anlatımı arasında Bulk bir kabus değil, daha çok bilinçli bir rüya gibi işliyor. Bu noktada Wheatley, görsel efektlerin sınırlarını küçültüp hayal gücünün sınırlarını genişletiyor ve sınırları olmayan bir evren sunuyor.

Bu biçimsel dağınıklığın ardında ise son derece bütünlüklü bir fikir gizli: Sinema, her şeyden önce bir deneydir. Ve deneyin başarısız olması bile başarının bir biçimidir. Wheatley ise bunu en çıplak haliyle göstermekte. Her şey bittiğinde geriye bizler, kafa karıştırıcı fikirlerimiz ve edindiğimiz tuhaf deneyim kalıyor. Bu da bazen “yeterli” olandır.Bulk Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Fantasistanbul Ben Wheatley Alexandra Maria Lara Mark Monero Sam Riley

Zaman, Mekân ve Zihnin Ortasında, Film Noir’dan Kozmik Komediye

Sam Riley’nin canlandırdığı Corey Harlan, klasik bir noir dedektifi gibi ekranda yerini alır: hatırlamadığı bir geçmiş, anlamlandıramadığı bir mekân ve çözmesi gereken bir gizem. Fakat bu, asla çözülemeyecek bir bilmece. Çünkü Corey’nin “gerçekliği” sürekli el değiştiriyor. Kendini bir odada savaşın ortasında, bir sonrakinde romantik bir sahnede buluyor. Her şey aynı anda hem oynanıyor hem de yazılıyor.

Bu anlamda Bulk, film noir ve bilim-kurgunun parodisi misali olay örgüsünü kuruyor. Riley’nin yüzündeki şaşkınlık, aslında izleyicinin de ifadesi. Alexandra Maria Lara’nın canlandırdığı Aclima; bir rehber, bir öğretmen, belki de Tanrı’dır. Kendisi, Corey’e (ve dolayısıyla bize) filmin kurallarını açıklayan kişi konumunda: “90 dakika yeterli, daha fazlası lüks.” Bu replik, hem komik hem dokunaklı. Çünkü Wheatley, bize sinemanın zamanla sınırlı bir büyü olduğunu da hatırlatıyor.

Filmdeki zaman döngüsü, Triangle ya da Primer gibi yapımların ciddi zihin oyunlarından ziyade, çocukça bir oyun gibi işler. Her döngü, başka anlam ihtimali doğurur ama hiçbiri kesin değildir. Bu da Bulk’u bir tür felsefi komediye dönüştürür: Evrenin anlamını çözmeye çalışan bir adamın, sonunda oyuncak evin içinde sıkıştığını fark etmesi gibi.

Corey’nin hikâyesi, aslında Wheatley’nin kendi hikâyesidir: anlatı, kontrol, mantık… Hepsinin bir noktada çöktüğünü fark ederiz. Geriye sadece denemenin, üretmenin ve en önemlisi de var olmanın kendisi kalır. Bulk ise tüm bunların karşılığını sağlayan bir mekanizma. Her şey iç içe, her şey bir nevi anlam arayışı. Tüme baktığımızda ise yaşamanın, yaşayabilmenin özüne açılan kapılar arası bir yolculuktayız.Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Fantasistanbul Ben Wheatley Alexandra Maria Lara Mark Monero Sam Riley

Metasinema, Mizah ve Kırık Gerçeklik Üzerine

Bulk, bir filmden ziyade “sinema yapma” sürecinin kendisine tutulan bir ayna. Kapanış jeneriğinde Wheatley’nin “bu efektleri evde nasıl yapabileceğinize” dair küçük notlar düşmesi, filmle izleyici arasındaki duvarı tamamen kaldırıyor. Bu da sinemayı “elit sanat” olmaktan çıkarıp tekrar kolektif bir oyuna dönüştürüyor.

Filmin mizahı da bu samimiyetten doğmakta. Wheatley, metasinema tuzaklarına düşmeden kendi hatalarıyla eğleniyor. Bulk’ta karakterler bile filmde olduklarının farkında: Mesela Aclima “Ara veriyorum.” der, Corey ise yönlendirme kartlarından replik okur. Bu meta-oyun, Godard’ın deneysel sinemasının yanında Monty Python tarzı bir anarşiye de yakın.

Her şeyin parçalandığı bu evrende, Wheatley’nin yarattığı Bulk, aslında kusurların güzelliğini yüceltiyor. Modern sinemanın cilalanmış yüzeylerine karşı protestodur bu: Çünkü sinema bir laboratuvar değil, bir oyun alanıdır. Bu oyun alanı paylaştıkça çoğalır, izin verildikçe büyür ve fırsatlar tanındıkça sınırlarını ortadan kaldırır.

En nihayetinde Bulk, sabır ve açık zihin gerektiren bir film. Bir noktada kendinizi kaptırmanız gerekiyor ve işte bunu yaptığınızda film benzersiz bir deneyim sunuyor. Sinemanın çocuk kalmış bir ruhla yapıldığı, yönetmenin kendi evrenini kurduğu alanlara konuk oluyorsunuz. Wheatley, devasa stüdyolardan küçük bir oturma odasına sığınarak, belki de kariyerinin en özgür işini yaratıyor.


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Hedda: Aslından Geriye Ne Kaldı?

Young Mothers: Birbirine Tutunan Kadınlar

FERİT DOĞAN
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

    Black Phone 2: Karanlığın Dayanılmaz Çağrısı

    önceki yazı

    Him: Spor Endüstrisinin Yırtıcı Doğası

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Yorumlar kapatıldı.

    Bunlar da ilginizi çekebilir