Gelecekte 2024 sinema yılını düşündüğümüzde aklımıza çok az film gelecektir. Hayal kırıklıkları ve devam filmleriyle dolu bu yılda, tahmin edilemeyecek kadar üst düzey çok az film karşımıza çıktı. The Brutalist de işte tam olarak bizi mutlu eden ender filmlerden biri olmayı becerdi diyebiliriz. Brady Corbet’den beklentiler yüksekti. Çünkü ilk iki filmi “Bir Liderin Çocukluğu” (2015) ve pop yıldızı güzellemesi “Vox Lux” (2018) ile karşımıza ilginç filmlerle çıkmıştı. Bu yüzden de Corbet’in muhteşem çıkışı sonunda gerçekleşti ve karşımıza çok az çıkacak bir filme imza attı ve The Brutalist ile seyirciyi farklı düşüncelerin içine hapsetti.
The Brutalist için retro klasisizmin bir eseri diyebiliriz. Üç saati aşan süresinin içinde hoş bir ihtişamla ilerliyor ve olayları bize aktarırken duygularla dolup taşmamızı sağlıyor. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Budapeşte’den Amerika’ya seyahat eden Macaristan doğumlu Yahudi mimar László Tóth’un (Adrien Brody) hikayesini, Corbet gerçek bir kişi hakkında biyografik film çekiyormuş gibi anlatıyor. Öylesine gerçek kılınan bir karakter yaratıyor ki, seyircinin zorla da bu karakteri Google’da aramasını sağlıyor.
Kahramanın ismi tanıdık geliyorsa bunun nedeni László‘un 1972’de Michelangelo‘nun Pietà‘sına çekiçle vuran Macaristan doğumlu Avustralyalı jeolog olmasından kaynaklanır. Corbet‘in kahramanına bu çılgının adını vermesi bir tür şaka gibi geliyor. Ancak bu durum, filmin güçlü bir yaratıcının her zaman, belirli şekillerde, bir yıkıcı olduğunu ima etme şekli olarak kabullenebiliriz.
Olağanüstü Performanslar
Adrien Brody, Oscar ödüllü mükemmel performansı “The Pianist”den bu yana yeniden soykırımdan kurtulan bir yahudiyi canlandırıyor. Bu sefer her anında tedirgin ve potansiyelinin farkında olan ama bir yandan da kıyameti görmüş biri olarak temkinli bir karakterin ilmik ilmik örüldüğüne şahit olmamızı istiyor. O kadar incelikli bir performans sunuyor ki, film bittiğinde yaşanılan her olayın sorumlusu kendinizmişsiniz gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Corbet, ana karakteri László’yu geminin nemli ve kalabalık iç mekanından çıkarken bize Özgürlük Heykeli’nin büyüleyici bir yan açı çekimini vererek karşılamamızı istiyor. Bunu sarsıcı bir seks sahnesi izliyor. Fahişe László’ya “Yüzün çirkin,” diyor. László da ona “Biliyorum,” diye karşılık veriyor. Bu karşılaşmaları, içinde gömülü olan yaşam gücüne ve sapkın bir şekilde başka bir şeye işaret ediyor. Burnu kırılmış László’nun eroin etkisi altında kendini teselli etmeye çalışan bir bağımlı olduğunu görmemizi sağlıyor. Bu durum, onda hem bencil hem de kendini yok eden bir şey olduğunu anlamamızı işaret ediyor. Nitekim hikaye ilerledikçe bunun ne olduğunu görebiliyoruz.
Detaylar, Anlamlar ve Geleceğin Yansıması
Hikaye ilerledikçe László’nun çalıştığı marangozluk şirketine bir sipariş geliyor ve karakterimizin aslında nasıl bir dahi olduğunu öğreniyoruz. László’nun tasarladığı, çapraz açılan çıtalarla gizlenmiş raflar, parıldayan bir tavan penceresi ve ortada Mies van der Rohe tarafından tasarlanmış olabilecek kadar modern görünen bir şezlong bulunan başyapıt diyebileceğimiz bir kütüphane ortaya çıkıyor. Mimari güzelliğin çarpıcı bir vizyonunu bu tasarımla görme şansı elde ediyoruz.
Başka bir muhteşem performans olan Guy Pearce’in canlandırdığı Harrison Lee Van Buren ile ilk tanıştığımız sahnede onun öfkesini görüyoruz. Ülkesine mülteci olarak gelen bir insanın varlığını kabul edemeyen bir adamın faşist bakışları arasında ana karakterimizin umutlarının kaybolmasını izliyoruz. Bu durum aslında yabancı düşmanlığının bir simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Savaş sonrası yaşanan yıkımlardan sonra Almanlar’a ve hatta benzer dil yapısı olan her insana yapılan önyargının yansımasını hissediyoruz.
Tabii Amerika demek bir rüya vaadidir. Her güzellik, her tür tabuyu yıkar ve başarılı insanlar kutsanır. ABD’yi başarılı kılan da budur. Güçlü ülkeler, dahi beyinleri toplarlar. Van Buren tipik bir Amerika yansımasıyken, László da Amerika’yı Amerika yapan göçmenlerin temsilcisi olarak filmin içinde yer alır. Kalın dalgalı saçları ve bıyığıyla, karşı konulamaz bir şekilde gürleyen ve blöf yaparak konuşan Van Buren karakteri, Charles Foster Kane’i oynayan Clark Gable’e benzemektedir. László ile Van Buren arasındaki ilişki aynı anda birçok zıt şeyi içermektedir: sanatçı-patron, göçmen Yahudi-Amerikalı asil kan, vasal-sömürücü ve nihayetinde çok daha karanlık bir şey karşımıza çıkmaktadır. Van Buren, büyülenmiş bakışlarını László’ya dikerek, “Seni entelektüel olarak heyecan verici buluyorum,” der. Bu iltifat karşısındaki insanı onure etmekten çok rahatsız edici anlamlar içermektedir. Film ilerlediğinde bunun ne anlama geldiğini görürüz.

Yaşamın Sancılı Anatomisi
Corbet bize küçük hamlelerle nasıl büyük bir film yapılacağını gösterir. Karşımıza cesur bir ifadelerle çıkar ve bir sanat filmi yaptığının altını çizer. Açılış jeneriği, “Tár”dan bu yana en gösterişli ve sade olanıdır. Film, “The Enigma of Arrival” gibi başlıklara sahip bölümlere ayrılmıştır ve 15 dakikaya programlanmış bir ara vardır ve buna modernist bir solo piyano performansı eşlik eder. Ancak ilk yarıda, László’nun Macaristan’da tanınmış bir isim olduğunu öğrendiğimiz için, çoğunlukla bir başarı hikayesi olduğuna inandırılırız. Ne de olsa o Bauhaus okulundan gelen bir brutalist tasarımcıdır. Bloklu beton binaları cüretkarca yeniler ve uzun ömürlü olacak şekilde inşa etmiştir. Van Buren’in inşa etmesini istediği şey de tam olarak bundan başka bir şey değildir. Beton ve İtalyan mermerinden yapılmış, Bucks County’nin Doylestown semtinde lüks bir anıt olacak bir oditoryum, spor salonu, kütüphane ve şapel kombinasyonu… 850.000 dolara mal olacaktır. 1950’lerde bu rakam bir kral için bile fazla olabilir.
Filmin ikinci yarısı, László’nun karısı Erzsébet’in (Felicity Jones) tekerlekli sandalyeye mahkum olmasıyla başlıyor. Erzsébet, bir toplama kampında yaşadığı kıtlıktan kaynaklanan osteoporoz sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. László karısını ölesiye özlese de, bir dahi için evlilik karmaşık ve dikkat dağıtıcıdır. Bu yüzden tüm filmin dengeleri ikinci yarıda çığrından çıkarcasına cehenneme dönmeye başlar.
Yok Olmanın Çaresizliği
Binanın inşasının dramı ve sancıları bana bazı açılardan Gaudi’nin La Sagrada Familia’nın inşasını hatırlatıyor. Orada ne kadar aşk ve tutku varsa da sonunda çılgınlığın etkisinde kalan bir adamı görüyorduk. Burada da benzer ama yine de farklı bir durum ortaya çıkıyor. Binanın yapılış kısımlarındaki buhran “The Fountainhead” ve “There Will Be Blood”dan eşit ölçüde ilham alıyor diyebiliriz. Bu sadece bir bina değildir. Güzellik ve tehlikeyle dolu bir Amerikan haçlı seferi gibi bir şeye benzer. Fonlar tükenirken, aile ilişkileri de geri dönülemez travmaların ortaya çıkmasına neden olur. László ile Van Buren arasındaki ilişkiye gelince, giderek daha fazla çatışmacı bir simbiyoz haline gelir. Van Buren’in güce hükme hırsının ve güzellikleri dahi yok edecek kötülüğünü hem metaforik anlamda hem de gerçek düzlemde görürüz.
The Brutalist, her ne kadar kurmaca öğelerin birleşiminden meydana gelse de, göç ve hırsla ilgili gerçek bir hikaye olduğunu reddedemeyiz. Obsesyonun ele geçirdiği bir sanatçının içindeki çıkışsızlığına ortak olmamızı sağlar. Her daim Yahudiler’e önyargıyla yaklaşan bir dünyada yaşadığımızı var sayarsak; günümüzde dahi Yahudi olmak konusu geçtiğinde insanların kafalarında soru işaretleri oluşuyorsa; bu film bir anlamda o dünyada yaşamanın nasıl bir cehenneme dönüşebileceğini vurgular. Filmin geçtiği dönemin dönüşsüz değişimlerin ve hatta asimilasyonların fazlalaştığı bir döneme denk gelmesi sebebiyle Corbet‘in yarattığı dünya fazla taraflı ve baskıcı görünebilir. Ancak dönemin buhranını başka türlü ifade edilemezdi. The Brutalist bir insanın hayatının gözlerinizin önünde yok oluşunu hissetmenizi sağlar. Seyircisini çaresiz bırakır. Müdahale edemediğimiz bir deneyim yaşatır. Hayat tüm güzelliklerine ve imrendiğimiz dahilerine rağmen, kimseye tolerans göstermez. Bir karadelik gibi yok olmayı durduramadığımız bir çaresizliktir.

Haktan Kaan İçel’in, diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar