Danimarka sinemasının son yıllarda çıkardığı en kendine özgü yönetmenlerden biri olan Anders Thomas Jensen, The Last Viking ile yine hem güldüren hem de huzursuz eden bir hikâyeye imza atıyor. Eğer filmin yönetmenini tanımıyorsanız, biraz araştırınca kara mizah ile ahlaki ikilemler arasında sürekli bir ilişki kurduğunu fark edersiniz. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003), Adam’s Apples (2005), Men & Chicken (2015) ve Riders of Justice (2020) gibi yapımlarda olduğu gibi bu filmde de absürtlükle trajediyi iç içe geçiren bir hikaye anlatıyor.
The Last Viking, bu filmografik çizginin güncel bir devamı olarak, merkezine iki kardeşin geçmişleriyle ve kendi iç boşluklarıyla yüzleştiği tuhaf bir yolculuğu alıyor. Film, yıllar önce bir banka soygununa karıştıktan sonra uzun süre hapis yatan Anker’ın (Nikolaj Lie Kaas), serbest kaldığında kardeşi Manfred’i (Mads Mikkelsen) bulmasını ve sonrasında yaşananları anlatıyor.
The Last Viking, ilk bakışta bir suç komedisi gibi görünse de, Jensen’in sinemasında olduğu gibi, hikâyenin alt katmanlarında çok daha karanlık ve derin temalar dolaşıyor. Film; aile bağlarını, erkeklik algısını, suçun insan ruhunda açtığı yaraları, hafıza ve kimlik ilişkisini ve modern dünyada anlam arayışını kara mizahın keskin diliyle sorguluyor. Jensen, yine seyirciyi konfor alanından çıkaran bir anlatı kurarken, bir yandan da empati kurmayı zorlayan karakterlerle izleyiciyi yüzleşmeye davet ediyor. Bu yönüyle The Last Viking, hem yönetmenin önceki filmleriyle güçlü bağlar kuran hem de onun anlatı evrenini yeni bir noktaya taşıyan bir yapım olarak dikkat çekiyor.

Karakterler Arası Duygusal Çatışma
The Last Viking için başından sonuna kadar bir “geçmişe dönüş” filmi desem sanırım yanılmış olmam. Yönetmen, filmin hemen başında bir banka soygununa karışan Anker ve Manfred’i göstermesinin ardından yıllar sonrasına gidiyor. Anker yakalanmış, cezasını çekmiş ve dışarı çıkmıştır. Uzun yıllar boyunca toplumdan, ailesinden ve kendi geçmişinden kopmuş olan Anker, özgürlüğe kavuşur kavuşmaz doğruca kardeşi Manfred’in yanına gider. Onu harekete geçiren şey yalnızca para değildir; geçmişte yarım kalmış bir hesap, bastırılmış bir öfke ve kendi hayatına yeniden bir anlam kazandırma ihtiyacıdır. Ancak kardeşini bulduğunda karşısında beklediği kişiyi değil, hafızası zayıflamış, geçmişi parça parça hatırlayan ve gerçeklik algısı giderek kırılan bir Manfred bulur. Film boyunca kendini koruyan kara mizah, daha çok Mads Mikkelsen’ın bu “saf oğlan” karakteri üzerine kuruludur. Bu öyle absürt bir karakterdir ki, Anker geri döndüğünde kendini John Lennon zanneden bir Manfred ile karşılaşır. Çocukluğundan itibaren bir Viking olma hayali kurmuş Manfred, artık John Lennon olmuştur.
Jensen, filmin temel dramatik yapısını tam da bu olay üzerine kurar. Geçmişten bir türlü kopamayan Anker’in karşısında zihni yarım yamalak çalışan bir Manfred vardır. İşte bu hafıza karşıtlığı içerisinde iki kardeş bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, hem saklanan bir paranın izini sürdükleri fiziksel hem de geçmişleriyle bağ kurdukları zihinsel bir yolculuktur. Yol boyunca karşılaştıkları insanlar, mekânlar ve tuhaf olaylar, yalnızca hikâyeyi ilerletmekle kalmaz; aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarını da açığa çıkaran sembolik duraklara dönüşür. Her ne kadar yönetmenin ne yapmaya çalıştığını anlasam da, geçmişe dönüş sahnelerinin gereğinden fazla olduğunu söylemem gerek. Böyle bir kurgu tercihinde bulunularak hikayenin merkezinden abi-kardeşin çocukluklarına kadar giden flashback kullanımlarının çoğu zaman abartılı olduğunu düşündüm. Ama öte yandan, paraları bulmak için yapılan kazılar sırasında sürekli ortaya çıkan travmaları görmenin filmi iyi bir noktaya taşıdığını eklemeliyim.
Beraber yaşadıkları süre zarfında birbirlerinden oldukça farklı olan Anker ve Manfred, ayrı kaldıklarında daha da farklılaşmışlardır. Anker; hayatı boyunca sertliğe, kontrol etmeye ve güç gösterisine sığınmış “hasarlı bir erkek” karakterdir. Hapishane yılları, onun bu sert kabuğunu daha da kalınlaştırmış, ancak aynı zamanda içindeki boşluğu büyütmüştür. Anker’in paraya olan takıntısı, yüzeyde maddi bir hırs gibi görünse de, aslında geçmişte yaşadığı kayıpları telafi etme, hayatını “boşa gitmemiş” gibi hissetme arzusundan beslenir. Para, onun için yalnızca bir araç değil, geçmişin acılarını anlamlandırma ve kendi varlığını meşrulaştırma çabasıdır.
Manfred ise bu denklemin tam olarak karşı ucunda yer alır. Hafıza sorunları, yalnızca biyolojik ya da psikolojik bir rahatsızlık değil, aynı zamanda filmin en güçlü metaforlarından biridir. Manfred’in unutkanlığı; yalnızca paranın yerini değil, kendi kimliğini, geçmişteki suçunu, kardeşiyle olan bağını ve hatta kendisini nasıl bir insan olarak tanımladığını da bulanıklaştırır. Jensen burada hafızayı kimliğin temel taşı olarak ele alır: Hatırlayamayan bir insan, kendisini neye göre tanımlayabilir? Geçmişini kaybeden bir insan, bugünde neye tutunabilir? Film, Manfred üzerinden bu soruları sessiz ama derin bir şekilde kurcalar.
Yolculuk ilerledikçe film, klasik anlatı beklentilerini bilinçli olarak bozar. Paranın izini sürmek çoğu zaman sonuçsuz kalır, ipuçları yanlış çıkar, karakterler absürt durumlara sürüklenir. Ancak Jensen’in anlatısında bu “başarısızlıklar”, hikâyenin zayıflığı değil, tam tersine anlamının merkezidir. Çünkü film, maddi bir hedefe ulaşmaktan ziyade, karakterlerin içsel dönüşümünü önemser. Her başarısız deneme, Anker ve Manfred’in kendi iç dünyalarına biraz daha yaklaşmasına, bastırdıkları duygularla yüzleşmesine yol açar.

Yakın İlişkilerde Karşıt Temalar
Filmin tonunu belirleyen en önemli unsur, kara mizah ile duygusal ağırlık arasındaki kırılgan dengedir. Jensen; trajik anları komik durumlarla, sert şiddet anlarını absürt diyaloglarla yan yana getirerek seyircinin duygu durumunu sürekli bozar. Bu, yalnızca bir stil tercihi değil, aynı zamanda filmin dünya görüşünün bir yansımasıdır: Hayat, ne tamamen trajik ne de tamamen komiktir, çoğu zaman ikisi aynı anda yaşanır. Film, seyirciyi güldürürken aynı zamanda rahatsız ederek bu ikiliğin altını çizer.
Nikolaj Lie Kaas’ın Anker performansı, bu duygusal karmaşayı taşıyan en güçlü unsurlardan biridir. Kaas, karakterin sert dış kabuğunun altındaki kırılganlığı küçük jestlerle, bakışlarla ve sessizliklerle aktarır. Anker’in öfke patlamaları kadar, kelimelerle ifade edemediği yalnızlık duygusu da performansın merkezindedir. Mads Mikkelsen ise Manfred karakterinde daha içe dönük, dağınık ama bir o kadar da dokunaklı bir performans sunar. Mikkelsen’in oyununda unutkanlık, yalnızca bir zaaf değil, aynı zamanda bir savunma mekanizması, bir kaçış biçimi olarak şekillenir.
Film ilerledikçe, iki kardeş arasındaki ilişkinin yalnızca ortak bir suç geçmişine değil, daha derin bir duygusal kopuşa dayandığı ortaya çıkar. Anker, Manfred’i yalnızca kardeşi olarak değil, aynı zamanda kendi başarısızlıklarının ve kayıplarının bir yansıması olarak görür. Manfred ise Anker’in sertliğini ve kontrolcü tavrını hem bir tehdit hem de bir güvenlik duygusu olarak deneyimler. Bu ikili bağ, film boyunca sürekli yeniden şekillenir. Öfke, şefkat, suçluluk ve bağımlılık duyguları iç içe geçer.
Jensen’in sinemasında sıkça karşılaşılan “erkeklik krizi” teması, bu filmde de güçlü bir şekilde hissedilir. Anker’in güç, kontrol ve şiddetle kurduğu ilişki; Manfred’in kırılganlığı, unutkanlığı ve bağımlılığıyla yan yana getirildiğinde, film modern erkekliğin çelişkilerini görünür kılar. Jensen, erkek karakterlerini ne idealize eder ne de tamamen şeytanlaştırır. Onları kusurları, zaafları ve çelişkileriyle birlikte ele alır. Bu yaklaşım, filmin etik dünyasını gri alanlar üzerine kurar. Kim suçlu, kim masum? Kim güçlü, kim zayıf? Bu sorular film boyunca net bir yanıt bulmaz.
Anlatının ilerleyen bölümlerinde film; yalnızca iki kardeşin değil, aynı zamanda geçmişle bugün, hatırlamakla unutmak, affetmekle intikam almak arasındaki gerilimi de merkezine alır. Anker için geçmiş, kaçınılmaz bir yük ve aynı zamanda vazgeçilmez bir dayanak noktasıdır. Manfred içinse geçmiş, zihinsel olarak parçalanmış, güvenilmez ve zaman zaman dayanılmaz bir yük hâline gelmiştir. Film, bu iki tutum arasındaki çatışmayı, seyircinin duygusal olarak da hissetmesini sağlayacak şekilde kurar.
Filmin finaline yaklaşıldığında, paranın akıbeti giderek önemsizleşir. Asıl mesele, Anker ve Manfred’in birbirleriyle ve kendi iç dünyalarıyla kurdukları ilişkinin nasıl dönüşeceğidir. Jensen, klasik anlamda “tatmin edici” bir çözüm sunmak yerine, karakterlerin içsel durumlarında meydana gelen küçük ama anlamlı kırılmalara odaklanır. Bu kırılmalar, geçmişin tamamen geride bırakıldığı ya da tüm yaraların iyileştiği anlamına gelmez; aksine, hayatın düzensiz, eksik ve çoğu zaman çözümsüz yapısını kabullenmeye yönelik bir adımı temsil eder.
The Last Viking; bu yönüyle bir macera filmi, bir suç hikâyesi ya da bir kara komedi olmanın ötesine geçerek insanın kendi geçmişiyle, ailesiyle ve kimliğiyle kurduğu problemli ilişkiye dair bir film hâline gelir. Jensen, seyirciyi yalnızca olay örgüsünü takip etmeye değil, karakterlerin iç dünyasında dolaşmaya, onların çelişkileriyle yüzleşmeye ve kendi hayatındaki benzer kırılmaları düşünmeye davet eder. Film, kolay cevaplar sunmaz ama tam da bu yüzden izleyicide uzun süre kalıcı bir etki bırakır.

Kara Mizaha Uygun Teknik
The Last Viking’in teknik açıdan da özenli bir film olduğunu söylemem gerek. Görüntü yönetmeni Sebastian Blenkov, filmin görsel dünyasını karakterlerin içsel boşluklarını yansıtan soğuk ve soluk renk tonları üzerine kurar. Geniş planlar, kasvetli kırsal manzaralar ve sade mekân kullanımı, Anker ve Manfred’in yalnızlık hissini mekânın içine yerleştirir. Kamera çoğu zaman mesafeli bir gözlemci gibi davranır. Bu tercih, seyircinin karakterlere yaklaşırken aynı zamanda onlarla arasında bilinçli bir mesafe kurmasını sağlar. Yakın planlarda ise yüzlerdeki kırılganlık, bastırılmış öfke ve yorgunluk dikkatle öne çıkarılır.
Kurgu ritmi, Jensen’in anlatı tarzına uygun biçimde yavaş ve kontrollü ilerlemektedir. Olayların hızlı bir tempoyla akmasından ziyade, karakterlerin ruh hâllerinin sindirilmesine alan açan bir yapı tercih edilir. Bu ağır tempo, filmin “içsel bir yol hikâyesi” formunu güçlendirirken, anlatının duygusal ağırlığını da artırır. Geçişler genellikle yumuşak ve kesintisizdir. Bu da filmin bütünlüklü, akışkan bir atmosfer kurmasına katkı sağlar.
Müzik kullanımı ise oldukça ölçülü ve geri planda kalacak şekilde tasarlanmıştır. Film, dramatik anları yüksek sesli müzikle yönlendirmek yerine sessizlikten ve ortam seslerinden yararlanmayı tercih etmektedir. Kullanılan müzik parçaları, sahnelerin duygusal tonunu bastırmadan destekler, kara mizah ile melankoli arasındaki ince dengeyi korur. Bu teknik tercihler, The Last Viking’in hem duygusal hem de estetik anlamda tutarlı bir sinema dili oluşturmasını sağlar.
The Last Viking, kara komedi izlemeyi sevenlerin beğeneceğini düşündüğüm bir film. Özellikle aile teması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan travmaları işleyen bir kara komedi olması, türün sevenleri açısından dikkat çekici olacaktır.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar