Günümüzün umut vadeden oyuncularından Harris Dickinson, ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan Urchin ile karşımıza çıkıyor. 78. Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen ve FIPRESCI ödülünün sahibi olan Urchin, sokaklarda yaşamakta olan Mike’ın dünyasına odaklanıyor. Başrol oyuncusu Frank Dillane’a Belirli Bir Bakış dalında En İyi Oyuncu ödülünü kazandıran yapım, evsizlik teması ve aidiyet üzerinden bağımlılığın tükenmez yıpratıcılığında dolaşıyor.
Daha önce kontrolünüzü hiç kaybettiniz mi? Ya da daha önce kontrolünüzü hiç defalarca kaybettiniz mi? İnsana dair her şey bir kelimeyle değişebilir. Tıpkı bir cümlenin bir kelimeyi değiştirdiği gibi. Önce bir yön gerekir. Bir amaç belki de. Ona doğru tutundukça güçlenmeyi dileriz. Eğer kaygansa bu zemin, ilk önce sesimizi kaybederiz. Çığlıklarımızı duymadan geçenlerle çevrilir etrafımız. Fısıltıların tizliğinde savruluruz. Sonra da kendimizden uzaklaşırız. Yani, benliğimizden. Bizi var eden, sesimizi kaybetmemizi sağlayan olur. Kontrol çoğu zaman böyle kaybedilir. Belki de zeminin ıslak olmasına bağlıdır. Peki ya bu evrende aslında her kaldırım sonsuza dek ıslaksa? Ağzımızdan köpürerek dökülen birer uyuşturucu ve alkolden ibaretse hepsi. O zaman ne kadar bağımlı olduğumuz mu değiştirir o kelimeyi? Yani var olmasını yalnızca yürüyebilmesi mi sağlar insanın? Bir duvara tutunmak için kontrolü kaybetmek mi gerekir aslında? Kaybederken, göz bebeklerinin ardına kazınan izler bazen bir çırpıda silikleşir. Her biri sabit kalanların izleridir. Sokaklara, kaldırımlara ve gözlerimize düşer. Usulca hareket eder. Yanı başımızda durur. Sessizce bizi takip eder. Görsek de fark edemeyiz hiçbirisini. Yolda kaybolurken kendimizi bulduğumuz, nerede olduğumuzu anlayınca hareketsiz kaldığımız bir mayın tarlasıdır burası. İnsanın ayağını basmadan önce kontrole battığı. Peki ya bu tarlanın hemen üzerinde, uçsuz bucaksız sokaklar, kalabalık caddeler yer alıyorsa ne yapılmalı? Sıkıca tutunmaya dermanı kalmayanlar çareyi nerede aramalı?
Londra’da, sokaklarda yaşamını sürdüren Mike için çare; yalnızca kendisi olmasında saklıydı. O yeni kapılar açmasına imkan tanınmayan bir döngüye itilmişti. Evi, ailesi, bir yoldaşı ve kimsesi yoktu. Bağımlılıklarıydı tek dostu. Her bağımlı gibi bahanelerin hepsi bağımlılığının gerekçelerini oluşturuyordu. Dünyada her gün sırt çevrilen, ötekileştirilen nefes almaya devam eden sayısız insandan birisiydi yalnızca. Bir hayalet gibiydi. Ancak sokakları arşınlayanlar için geride kalanlar görünmezdi. Her insan yalnızca arkada bırakılana dek vardı. Sokağın sonunda gözden silinirdi hepsi. Burada arabalar şeritleri takip etmez. Kaos hüküm sürmezdi. Çünkü evi sokaklar olan bir insan için yanından geçen binlerce insan olabildiğince görünmezdi.
Bu yazı Urchin filmi hakkında spoiler içerebilir.
Parlayan Işığı Görebilmek
İncil’den satırlar okuyarak insanların kitabı telefona indirmeleri hakkında vaazlar veren bir sokak vaizinin sözleriyle açılır Urchin. Vaiz, “Hepimizi seven bir tanrı var derken.” Mike ise bir kaldırımda uzanırken yansır kameraya. Uyanır ve susmasını söyleyerek çöpleri karıştırmaya doğru yol alır. Harris Dickinson, ilk uzun metraj deneyiminde yıllardır sokakta yaşayan, uyuşturucu bağımlısı Mike’ın mücadelesine odaklanıyor. Onu uzaktan mesafeli bir biçimde tıpkı diğer insanlar gibi izlememizi istiyor. Kamerasını caddenin köşesinde duran bir ağaç dalına yerleştiriyor sanki. İnsanlar arası etkileşimler, evsize olan yaklaşımlar ve kesitlerle gözlemleme eylemi olabildiğince ön planda tutuluyor. Usta yönetmen Andrea Arnold’tan etkiler içeriyor.
Mikro tavırlar, ufak jestler özellikle filmin ilk yarısında anlatının ana unsurlarından. Ötekileşme, yaşama karşı bıkkınlık ve kayıtsız dermansızlığı olabildiğince hissediyoruz. Ancak yönetmenin sokakların içerisindeki duyguyu sadece ötekileşme açısından yansıtmayı hedeflediğini söyleyemeyiz. İçselleştirme odağımızda bulunan Mike’ın kendisine yardımcı olmaya çalışan Simon’u darp ederek saatini çaldığını görüyoruz. Tutuklanmasına neden olan bu durum hikâyede bir kırılma anı. Zira işlenen bu suç sokağın yalnızca saf mücadeleden ibaret olmadığını, içerisine karanlığı da hapsettiğini söylerken Mike da topluma yeniden entegre olmaya karar veriyor.
Harris Dickinson, anlatısını bir bireyin içsel varoluş mücadelesinden şekillendiriyor. Bireyin bu düzen içerisinde ne derece kaybolduğu ya da perde arkasında duran asıl nedenlerle ilgilenmiyor. Sistemin dışında kalmanın, yok olmaya sürüklenmenin ve belki de topluma kazandırılma kisvesi altında programlı zehirlenmenin altını çizmiyor. Burada yönetmenin asıl vurgusu, insanın en büyük sınavlarından birisi olan bağımlılıkla yaşanan içsel ilişki. Süresine katılımcının karar vermesi gereken bu öldürücü sınav, yaşamın devam edebilmesinin önündeki en büyük engellerden. Yaşıyormuş gibi hissetmenin bir uyaranla sağlandığı, bastırılanların yeniden ezildiği, hayatın anlamının yeniden düzenlenmesine yönelik bir çaba bu. Bu çerçevede izlediğimiz aslında bağımlılığın insanı yüzlerce koldan nasıl sarmaladığı. Sınav masasından kalkmaya uğraşan bir kişinin bedeninden ayıracağı ağırlıklara ne şekilde izin verdiği. Bu içsel mesele, filmde Mike’ın iç dünyası eşliğinde çeşitli metaforlarla sunulur. David Lynch’in Blue Velvet’inde bahçede duran kulağın girdabına kapıldığımız gibi hapishanenin su giderinden halüsinatif bir yolculukla Mike’ın yosunlarla kaplı mağarasına uzanırız. Burada bizi bekleyen, derin bir mağaranın aydınlık alan tek açıklığına bakan Mike olur. Çıkışa bakan ama ona uzakta kalan bir kimlik tasviridir bu. Işık dışarıdan vururken çıkışa uzanan karanlık bize zahmetli olanın içimizde saklandığını söyler adeta.
Bedenden Taşanlar ve Zihinde Ağırlaşanlar
Mike mağaranın ucundaki ışığa kısa süreliğine ulaşır. Aşçı olarak bir otelde çalışmaya başlar. Kendine ait bir odaya sahip olur. Parasını kazanırken bir yandan terapi kasetleriyle düşüncelerinden arınmaya çalışır. Hala yalnızdır ama zamanla kendine bir yer edinmeye başlamıştır. Ta ki, entegre programı gereğince saldırıda bulunduğu kişiyle görüşene kadar. Bu pişmanlık bir suçlu için büyük bir yüzleşme anı. Hazır olmayan birisi için hazırlanmış büyük bir engel aslında. Karakteri tetiklendiği, geçmişin sönmüş alevinin yeniden harmanlandığı bir duman. Bu kara bulutu içe çekmemenin oldukça zor olduğu bir zamansızlık var içerisinde. Mike, tüm kırılganlığı ve direnci oluşmadan zorunda kaldığı bir temas yüzünden yeniden sistemin dışında kalır. Onu dışında bırakan aldığı yardımın ölçüsüzlüğüdür. Bu bir yardım değildir doğrudan saf dışı bırakmadır. İnsana dair her temas iz bırakırken Mike travmatik bir temas içerisinde kalmıştır.
Karakterin hissettiği utanç, suçluluk, pişmanlık ve öfke aniden patlak vermiştir. Bu anlarda karakter için işleri düzenleyen her zaman uyuşturucu olmuştur. Ancak şimdi düzenleyici unsur ondan uzaktadır. Hal böyle olunca karakter travmasıyla yüzleşmekten kaçar. Ardından çalıştığı otelde sorunlar yaşamaya başlar. Konsantrasyon bozukluğu, yoksunluk öfkeleri ve sinir krizleri geçirir. Vücut, “Kaç ya da kendini uyuştur.” düşüncesindedir artık. Maddenin kendisini zihin o an istemez. Zihnin taşmasını engellemek isteyen beden karar verir buna.
Dolayısıyla karakterin yaşadığı olumlu sürecin heba edildiği bir geri dönüşe uzanırız. Mike işten atılır ve başka işe girer. Orada bir kız arkadaş edinerek uyuşturucuya geri döner. Zamanla kendisini yeniden sokaklarda hırsızlık yaparken bulur. İrade gözeten katmanlı iyileşme, orantısız planlama ile büyük bir patlamaya yol açar. Birey yeniden kaybedilmiştir. Sistem onu hiçbir zaman kazanmayı düşünmemiştir çünkü. Mike sadece kendi iradesi oranında saf mutluluğunu yaşamıştır. Sinir sistemine yönelik kontrolü kendisine ait değildir artık. Başka bir madde gömecektir bastırılanları. Sonucunda birey, filmin finalinde gördüğümüz üzere o kapıdan karanlığa doğru savrulur. Kapıyı kimin açtığı kişiden kişiye değişir ama kimin kapadığı az çok bellidir. Her insan kendi koşullarına ve gerekliliklerine uygun şekilde topluma kazandırılmayı hak eder. Ancak buradaki uyum çoğu zaman kişinin ötesindedir. Toplumun biçtiği sınırlar başarısız uyum modelleriyle doludur.
Çemberin dışında kalmak kişinin adımlamasından çok çemberin uzaklaşmamasına bağlıdır. Bu daire ne yazık ki genellikle geniş değildir ve kendi hükümlerini dayatmaya çalışan yönetmeliklerle doludur. Her insanın kendi kapasitesi vardır. Ayrıca kendine has bir süreç eşliğinde kazandırılmayı hak eder. Çemberin içini bunu gözeterek genişletmektir önemli olan. Mike’ın içindeki dumanı dağıtmayı düşünmekle başlar belki de. Bu hava bulutu tütene dek Mike’ın tüm tedirginliğini, saf mutluluklarını ve hevesini süreç içerisinde doğrudan hissederiz. Frank Dillane, oldukça sade ve sahici bir performans gösterir film boyunca. Bir bağımlının istemsiz dengesizliğini seyir zevki yüksek bir dilde yansıtır.
Bulunamayan Damarlar
Harris Dickinson, Urchin ile meseleyi toplumsal açıdan yansıtmadan üzerine bizim konuşacağımız bir kıvama indirger. Karakterin eskiye dönüşündeki ana sorununun sistem olduğu ile ilgilenmez. Bireyin içsel sorunlarına ve çevresiyle yaşadığı ilişki dinamiğine odaklanır. Ancak içsel olanı merkeze taşımak isterken burada bir kararsızlığa düşer. Zira yönetmen karakterin duygu ve düşüncelerini yansıtma gayesi içeren bir tavırda değil. Gerginlik, kararsızlık ve endişeye gibi belirli duygular haricinde geri kalan duyguların oluşumu çok kısıtlı. Bazı sahneler sadece stilize olma amacında. Bu denli iç dünya üzerinden kurulan bir hikâyenin ana odağına yönelik sözünün hem görsel hem de metinsel açıdan sınırlı olması kendi önündeki en büyük bir engel.
Urchin’in bir ilk film olduğunu unutmadan değerlendirmekte fayda var. Ancak Dickinson’un yönetmenlik açısından da sınıfta kaldığı birçok sahne var. Gerginliğin yükseltilme arzusunda olduğu çoğu sahne oyunculuklardan bağımsız koreografisi ve işleyişi gereğince o etkiyi içermiyor. İyinin fazla iyi, kötünün fazla kötü olduğu kullanımlar da işin cabası. Duyguların sözle aktarılmadan görsel içerisine sıkıştırıldığı anlarda sergilenen klasik kullanımlar yeni bir söz söylemeyi kısıtlıyor. Anlatı içerisinde aniden eklenen kurgu manevraları ve metaforlar da etkileyici olmaktan bir hayli uzakta.
Filmin genelinde Dickinson’un hikâyeyi süsleyecek bir damar arayışında olduğunu gözlemliyoruz. Kurgu tercihleri, dans, karaoke ve final sahnesi gibi çeşitli sahnelerde bir “sinema anı” yaratma arzusu var. Aslında, yönetmen seyirciyle biraz oyuncaklı ve maceracı bir ilişkinin derdinde. Bu doğrultuda filmin Mike’ın kısmen iradeli olduğu zamanlarda tempo dinamiğini ve akıcılığını korumakta zorlandığını görüyoruz. Karaktere yönelik izlediğimiz olumlu sahneler sadece iyileşme temsilini sergilemenin gayesinde. Yani anlatıya farklı eklemeler sunmadan tek bir düzlemde ilerliyor. Burada gerek senaryo işleyişi gerek diyalog yazımı açısından yaşanan önemli sorunlar hakim. Tüm bunlar Mike’ın hayatındaki olumlu başarılarının etkisini biraz azaltıyor. Girdiği yolu bildiğimiz ancak temel motivasyonuna sadece “entegre olmaya çalışan bir karakter” darlığında bakabildiğimiz bir karakter çünkü Mike. Reklam görselliğinde sunulan sekanslar yüzünden derinliği oldukça sınırlı. Urchin, ne zaman Mike’ın yaşadığı durumun talihsiz bir döngü içerdiğini gösterse, ne zaman Mike’ı kendi odasında içsel duygularıyla baş başa bıraksa ancak o zaman bir gelişime tanıklık edebiliyoruz. Hikayede asıl zahmetli olan Mike’ın temiz kalmasıyken sokaklara geri dönmesi daha iyi işleyen bir hikâye ortaya çıkarıyor. Zira Urchin bu başarı anlarını ne yazık ki çok düz bir şekilde ele alıyor.
Harris Dickinson, bazı iyi fikirler içerse de temel meselesini anlatmayı seçtiği yönü olgunlaştırmakta zorlanıyor. İlk filmi Urchin ile yeşermeyen tohumlar serpiştiriyor üzerimize. Bizler de her gün Mike gibi boşluğa doğru süzülüyoruz. Kimileri acıyı uyuşturmayı seçerek kaybolmayı deniyor karanlığın içine. Kimileri ise karanlığa açılan kapıların üzerine bir kilit vuruyor olabildiğince. Zifiri karanlığın uzayda mı yoksa bir kuyunun dibinde mi olduğunu düşmeden bilemiyor hiç kimse. Yolun ucundaki aydınlık, düşmeden onu görebilenlerle sendeleyeni tutabilecek olanlara bağlı sadece.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar