Uçsuz bucaksız karanlıkta ağır adımlarla ilerleyen mekanik bir balina düşünün. Uzay’ın kulak yoran sessizliğini delen motorun tınısı, paslı derisinin her hareketinde gıcırtısı ve sonsuzluğa seslenen balinanın imdat çığlıklarını düşünün. Eraserhead; üremenin, üretmenin verdiği dayanılmaz acının resmi. Birbirine sımsıkı bağlı dişlilerin değdiği, dokunduğu her şeyi nasıl da yıprattığını, birbirimize sarıldıkça çürümüşlüğü nasıl bulaştırdığımızı anlatıyor bu resim. Savaş sonrası Amerika’nın, altın neslin pırıltısı altında nasıl insan ezmesi haline geldiğini, bu sömürü düzeninde kadın ve erkeğe biçilen rolleri anlatıyor. Dönüp duran dişliler, insanın doğa ve kaderle imtihanı, sistemin kararları, ihtiyaçları ve kumpasları… Gelin hep birlikte inceleyelim.
Henüz başında bu film, size göre olup olmadığını belli ediyor. Halihazırda var olan bilincin -ya da uzayda süzülen mekanik balinanın- beden ile buluşup yeryüzüne indiği an ile başlıyoruz. Beş kollu hayat makinasının başında duran beş dişli bir meleğin bizi bir fabrikada üretip öteki fabrikada tüketime yolladığı sahne bu. Oysa Henry (yorgun protagonist) belli ki doğmak istemiyor. Zavallı Henry’ye ne zaman biri “Sen Henry misin?” diye sorsa “Hayır.” cevabını vermek istiyor. Henry, Lapell Fabrikası’nın mahzun katibi; fark edilmekten, seslenilmekten, ve en çok da yaşamakla suçlanmaktan korkuyor. Henry’nin bakışlarının altında yatan üşengeçlik izleyen insanın ruhuna işliyor.
Eraserhead bu çürük ve acımasız sömürü sisteminin içinde aile olmanın ne anlama geldiğini ve bu mana ile birbirlerini karşılıklı besleyen sistemin nasıl bir koalisyon içinde olduklarını anlatıyor. Büyük ustanın ölümü üzerine Arakat ekibi olarak tüm filmlerini incelediğimiz “saygı duruşu” niteliğinde bir seriye başladık. Şansa bakın ki en sevdiğim Lynch filmini irdelemek de bana düştü. Gelin hep birlikte Eraserhead‘i, Amerikan Rüyası’nın doğuşunu ve ailenin insana eziyetinden konuşalım.
İnsanın Kurum ile İmtihanı
Eraserhead kendi içinde her türlü kurumla mücadele eden bir yapım. Yönetmen David Lynch 46 doğumlu olmasından mütevellit, 2. Dünya Savaşı sonrası ABD politikalarını ve bunların halk üstündeki etkilerini muhteşem gözlemlemiş biri. Altın Jenerasyon’un yaptıkları ve arkasına aldıkları rüzgar ile Amerikan Rüyası’nı yarattıkları dönemde iş, emek, ekmek, aile, erkek ve kadın kavramları bambaşka anlamlar kazandı. Özellikle Truman döneminin anti-komünist propagandaları 70’lerin sonu, 80’lerin başında pek çok sanat eserine ilham kaynağı oldu. Bunlar alenen “Marxist” eserler olmasalar da toplumdan ilham alınarak şekillendirilen her yapımda bu dönemin yaralarına dair ipuçları bulunuyordu. Taxi Driver, A Clockwork Orange, Apocalypse Now, One Flew Over The Cuckoo’s Nest hatta Alien bu kervana dahil edebileceğimiz filmler. Peki Eraserhead‘i bu masada nereye konumlandıracağız?
Eraserhead insanın varoluşunu ve hayat gailesini Amerika’nın yapı taşlarını kullanarak tiye alıyor. Aile kavramı tabiri caizse gelin evinden itibaren şahane anlatılıyor. Batıdan görmeye alışkın olmadığımız namuslu pozları, kadının evdeki yeri çok ince detaylarla anlatılmış.
Eraserhead her şeyden önce alt sınıfın; tavuğuyla, kazıyla, en esmerinden komşusuyla, eşiyle, eşinin annesiyle, annesinin annesiyle, kayınpederiyle, bir oda hiç salon eviyle, ağlayan ve hastalanan ve hastalandıkça daha çok ağlayan bebeğiyle ve saksısız, köksüz, susuz kalmış toprağında can veren bitkisiyle mücadelesini anlatıyor. Deforme suratıyla “Kabus Monroe” bizlere gülümseyerek “Cennette her şey güzeldir!” diyor. Az önce bahsettiğim altın kuşağın gölgesinde yaratılan fedakar ve gönlü bol nesillerin sersefil hale getirilip gece ayazı, gündüz güneşi demeden nasıl hayatlarından eksildiklerini izliyoruz. Şairin de dediği gibi şarabını vermek için üzüm gibi ezilen insanların etinden, sütünden faydalanan sistem bizleri karı-koca yapıyor. Karı-koca yapmakla kalmıyor bizleri anne-baba yapıyor. En sonunda cennet ile cehennem kadar keskin, “Happy Birthday Mr. Presedent!” figürü ile çarkın başındaki o kızgın, çürük ve kokuşmuş inanç sistemi arasında savrulup duruyoruz.
Tüm bunları yalnızca birkaç dış mekan ve iki oda kullanarak anlatıyor David Lynch. Renkler olmadan bize maviyi, yeşili, kırmızıyı gösteriyor. Dış sahnelerde öyle bir derinlik var ki ekranın ardına elinizi uzatsanız o tarafa geçecekmiş gibi hissediyorsunuz. Kapalı alanlarda ise ışığın kullanımı kusursuz. Odanın nemini, petekten gelen sıcaklığı ve yanıbaşınızdaki toprağın kokusunu hissediyorsunuz. Delikli, kabarık, yağlı nesneler ile her türlü zevke ve anksiyeteye hitap eden bir görsellik mevcut. Filmin içerisindeki her şeyi, bir şekilde boynunuzda hissetmenizi sağlıyor yönetmen. Bunu yer yer görsellikle yer yer sesle yapıyor.
Kalorifer petekleri, meme emen köpek yavruları, kaşınan gözün gıcırtısı derken Lynch doğada denk geldiği her şeyi bir orkestra şefi gibi yönetiyor. Üremek, üretmek, annelik ve babalık üzerine inanılmaz sorular soruyor. Ve bu soruları o kadar korkunç yöntemler kullanarak cevaplıyor ki, ağzınız açık izliyorsunuz. Bu kaotik gezegen ve çevresini saran karanlık içerisinde yakalamaya çalıştığımız ahenk aslında surata sürülmüş abartılı bir makyaj gibi. Kat kat makyaj altında çok bozuk bir cilt gibi ellerimize ve dudaklarımıza dokunuyor. Eraserhead insan zihninde yuva yapmış her türlü fobi ile besleniyor.
Filmin ardında daima devam eden bir fabrika tınısı var. Elbette bu izlediğiniz sahnenin içerisindeki sesler ile uyum içerisinde veriliyor. Ama genel olarak kulağınızı kurcalayan o paslı balina film boyunca arkada bir yerlerde süzülüyor. Eraserhead‘in sesi bu şekilde özetlenebilir. Uzayda süzülen, paslı, balina biçiminde bir uzay mekiği. Ve ne zaman biri çalışmaktan, yorulmaktan ya da yalnızca basitçe yaptığı işten bahsetse bu geminin motorları tam gaz çalışıyor. Uzayda sıçrama yapmaya hazırlanır gibi etrafındaki tüm boşluğu geride bırakıp oradan hızlıca uzaklaşıyor. Ve o zaman kulağımızda yalnızca çalışan motorların sesini duyuyoruz. Evet, Balina hapsolduğu okyanustan yalnızca su üstüne çıkarak kaçabiliyor. Bu şekilde nefes alıyor. Çünkü bu okuyanusta insan hep insan olmalı. Erkek hep erkek olmalı; çalışmalı, çabalamalı. Evi olmalı, evine bakmalı erkek ve karısına ve karısının annesine. Ölse de bitse de bunu yapmalı. Ve kadın kadın olmalı. Yemek pişirmeli, çamaşır yıkamalı. Ölse de, bitse de bunu yapmalı. Bu okyanusun kuralları bunlar işte.
Hissiz olmalı insan, eti çalınmalı, kemiği çalınmalı. Yorulmalı, öyle bir yorulmalı ki acı hissedemez olmalı. Ve tavuklar bulmalı, küçük el kadar tavuklar. Tavukları yolup, pişirip, yemeli eşi, kızı, annesiyle birlikte. Öyle ki tavuklar bile garipser bu pişkinliği ve küçüklüğü ama insanın bünyesine öyle bir işlenmiş ki ezilmek ve de büzülmek, isyan edeyazsan pişman olup özür dilerken buluyorsun kendini. Ve daha gelişememiş bebekler tıpkı o küçücük tavuklar gibi, çarkı döndürmek için masasına oturmalı insanın. Karanlığın en soğuk tonlarında sistem erkeği, erkek kadını, kadın çocuğu, çocuk sistemi doyurmalı.
Ezber Bozan Adamın Anısına
Bundan yaklaşık on, on beş sene öncesiydi. Sinema’nın benim için klasikleşmiş kahramanlık hikayelerinden, günün sonunda iyilerin kötüleri dövdüğü filmlerden ibaret olduğu zamanlardı. O yıllarda güzel sanatlarda eğitim gören kardeşimin film arşivine eriştiğimde hikaye anlatmanın ve karakter tasarlamanın ne demek olduğunu öğrendim. Zabriskie Point, 2001: A Space Odyssey, The Blue Lagoon, Hair, Ağır Roman ve elbette Eraserhead gibi onlarca filmin arasına cumburlop düşmüştüm. Sinemanın yumuşak ellerine düşünce tüplü monitörün ardından muzip muzip gülümseyen yaratıcıyı artık daha net görebildiğimi fark ettim. İzlediklerimi hazmetmeye, insan evladının dertlerini az çok anlamaya başladım.
TV filmlerinin ya da aksiyon odaklı yapımların insanın gözünü yorduğu fakat zihnini dinlendirdiği bir gerçek. Gerçekten sanat yapan, güzellik kaygısı olan insanların çektikleri filmler ise gözü dinlendirip gönlü yoruyor. İdrak edemeyeceğimiz eserleri gerçek sinema ile kıyaslamamak lazım, bakınız anlaşılması güç eserlerden bahsetmiyorum. Bazı işler vardır ki istesek de istemesek de idrak edemeyiz çünkü içerisinde anlayacak bir durum yoktur. Örneğin Zor Ölüm serisini baştan sona defalarca izleseniz, “Ne anladınız bu işten?” denilse cevap veremezsiniz. Fakat gerçek sanat; dinlerken, izlerken, tadarken ya dokunurken tüketiciye sorular sorar. Eser, posasıyla değil damakta bıraktığı tat ile anılır. Bu inceliklerden bihaber bazı mahluklar ki bu mahluklar değirmenini sinema sayesinde döndürüyorlar, David Lynch gibi mühim isimlerin lüzumunu tartışıyorlar, üstlerine vazifeymiş gibi. Sinema salonları, yapım ve dağıtım şirketleri ile aynı hataya düşmemek adına bu kişileri ciddiye alıp onlardan daha fazla bahsetmeyeceğim.
Peki tüm bu camiada, bu derya deniz sinema dünyasında David Lynch nerede duruyor? Lynch‘i nereye konumlandırmak lazım? Benim içim David Lynch, 80’lerden günümüze sinemaya gönül vermiş, “Sinemacı olmak istiyorum.” demiş çoğu genç için ateşleyici parçadır. Sanatçının gerçeği değiştirme gücünü en etkin kullanan isimlerden biridir. Bugün sinemacı olan hatta en iyilerinden olan insanlara sorduğunuzda en çok etkilendiği isimlere David Lynch‘i kesinlikle ekleyeceklerdir. Usta yönetmen Martin Scorsese‘nin Lynch‘in ölümünden sonra söyledikleri de bunu destekliyor:
“Ekrana benim ya da başka birinin daha önce hiç görmediği türden görüntüler koydu – her şeyi tuhaf, tekinsiz, açıklayıcı ve yeni yaptı. Ve başından sonuna kadar kesinlikle tavizsizdi. David Lynch’e sahip olduğumuz için çok şanslıydık.“
Gerçekten çok şanslıydık. Karmakarışık zihninde kaybolmamıza izin verdiğin her an için teşekkürler.
Mehmet Tezcan’ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar