Son dönem Türkiye sinemasında çıkış yapan sinemacılardan biri de Selman Nacar. Özellikle ilk filmi İki Şafak Arasında (2021) filmiyle dikkatimi çekmiş bir yönetmen. İlk filmine kıyasla daha az beğendiğim ikinci filmi Tereddüt Çizgisi (2024) ile de kendi filmografisini inşa etmeye devam eden birisi. İki filmi başka hikayeler anlatsa da Türkiye’deki adalet sistemine odaklanan yapımlar. Kendisi de avukat olan bir yönetmenin özellikle ilk filmlerinde bu konuları ele alması anlaşılabilir bir durum. Nisan aynın ikinci yarısında Netflix’te gösterime giren İstanbul Ansiklopedisi dizisi de Selman Nacar’ın yazıp yönettiği bir yapım. Ancak yönetmen bu defa filmlerine kıyasla çok daha farklı konuları işliyor.
Yazının en başında söylemem gerekiyor ki İstanbul Ansiklopedisi birçok açıdan aksayan yanları olan bir dizi. Fakat tartışmaya açtığı konular, bu konuları tartışmaya açma biçimi, özenli anlatı diliyle ve daha pek çok açıdan da üzerinde durulması gereken bir dizi. Bu açıdan İstanbul Ansiklopedisi için kısa bir yazı yazmak mümkün değil.
Selman Nacar ve oyuncular bu dizinin çekim aşamasındayken seyirci olarak bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Ancak artık dizi kamuya sunuldu ve bu saatten sonra Selman Nacar ve ekibinin neler yaptığını onlar değil seyirci olarak biz biliriz. Bunun tartışmasını yapacak olan da bizleriz. Bu yazı da Selman Nacar’ın tartışmaya açmak istediği konuları uzun uzun tartışmaya çalıştığım bir yazı olacak.
Bu yazı İstanbul Ansiklopedisi hakkında spoiler içermektedir.

Anımsattığı Bazı Yapımlar
Bazı dizi veya filmlerin başka dizi veya filmleri anımsatması son derece doğaldır. Ancak sinemada bazı dönemlerde bazı konular daha çok işlenir olur. Bu bazen toplumun, bazen sinemacıların kendisinin bazen de (ki çoğu zaman) toplumu yöneten siyasi yapının ürettiği bir durumdur. Ülkemizde son dönemde üretilen özellikle dizilerde karşımıza çıkan seküler/dindar tartışmasını çokça görüyoruz. Özellikle televizyon için yapılan uzun süreli bölümleriyle dikkat çeken diziler bu konuları bir süredir işliyor. Ancak İstanbul Ansiklopedisi bu yapımlardan biraz daha ayrışıyor. Bu diziyi özellikle bir başka Netflix dizisi Bir Başkadır (2020) ile birlikte düşünmek belki daha faydalı olacaktır.
Berkun Oya imzalı Bir Başkadır özellikle yayınlandığı dönem hem büyük bir popülariteyle karşılanmış hem de nitelikli bir dizi olarak kendini göstermişti. Aynı etkiyi yarattığını söylemem biraz zor ama İstanbul Ansiklopedisi de gösterime girdiği günden bu yana olan iki haftalık süreçte en çok izlenen Netflix yapımı oldu. Bu durum bize kaçınılmaz olarak “İnsanlar bu seküler/dindar çatışmasından ne umuyorlar?” sorusunu sormamıza sebep oluyor. Bu sorunun peşine yazı boyunca uzunca düşeceğim.
İstanbul Ansiklopedisi’nin bana anımsattığı iki de film var: Ahlat Ağacı ve Kuru Otlar Üstüne. Ahlat Ağacı’ndaki Sinan’ın okuldan sonra döndüğü köyünden kaçmaya çalışması ve Kuru Otlar Üstüne’deki Samet’in atandığı köyden İstanbul’a gitmek için gün sayması İstanbul Ansiklopedisi’nde de işlenen temel konulardan biri. Sinan atanamamış ve köyüne dönmüş bir öğretmenken, Samet atanmış ama atandığı yerde mutlu olamamış karakterlerdir. Bu açıdan bu iki film kendi aralarında “gizli” bir devamlılık halinde olduğunu söyleyelim. Sonuç olarak iki karakter de mutsuzdur. Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne’nin Cannes’daki basın toplantısında yaptığı açıklamayı da hatırlatmam gerek. Ceylan, Samet’in ruh hali için “Mutluluğun başka yerde olduğu avuntusu çoğumuz için geçerlidir. Hayatımızdan memnun değilsek nerede olursak olalım başka yerde mutlu olacağımız avuntusu bize iyi gelir.” diyordu. İşte Selman Nacar, dizisinde bir yandan seküler/dindar tartışmasını işliyorken diğer yandan içini başka bir yerde olma avuntusuyla doldurmuş karakterlerin hikayesini anlatıyor. Bu açıdan da İstanbul Ansiklopedisi son dönemde üretilen birçok dizi ve filmle aynı konuları sürdüren bir yapıya sahip.

Başka Bir Yere Gitmek İsteği
Uzun bir girişi hak eden İstanbul Ansiklopedisi’nin konusuna gelelim. Dizinin ilk sahnesinde dizi boyunca peşine düşeceğimiz iki karakteri bir kafede görürüz: Zehra (Helin Kandemir) ve Nesrin (Canan Ergüder). Zehra’nın Amasya’dan İstanbul’a mimarlık okumak için geldiğini ve annesinin eski arkadaşı Nesrin’in evinde kalması gerektiğini öğreniriz. Dizi boyunca da bu iki karakterin önce birbirine yaklaşması, sonra uzaklaşması ve en sonunda yine uzlaşıp birbirine yaklaşmasını izleriz.
Dizinin henüz ilk sahnesinde Nesrin ve Zehra’nın annesi Aylin’in (Melisa Sözen) yirmi yıldır bozuk olduğunu öğreniriz. Dizinin son bölümlerine kadar sır olarak saklanan anne figürü daha sonra yaşanacak çatışmayı derinleştirse de seyirci olarak bunu ilk başta fark edemeyiz.
Dizinin ilk beş bölümü daha çok Zehra’nın Amasya’dan kaçarak geldiği İstanbul’a ayak uydurma sürecini anlatır. Sonraki üç bölüm ise daha çok Zehra’nın iç dünyasındaki çatışmalara odaklanır. Her ne kadar ilk bölümde Zehra’nın ana karakter olduğunu düşünsek de en az Zehra kadar ana karakter olan Nesrin’in de hayatına odaklanırız. Çünkü Nesrin de iyi bir doktordur ve o da İstanbul’dan kaçıp Paris’e gitmek istemektedir. Dizi Nesrin açısından hemen hemen iki parçadan oluşur. İlk yarısı Nesrin’in Paris’e duyduğu özlem, ikinci yarısı ise geçmişiyle hesaplaşmasıdır.
Dizinin en güçlü yanı bir şehri adeta bir karaktere dönüştürebilme becerisi diyebilirim. İstanbul kimileri için kaçılacak kimileri için kavuşulacak bir yerdir. İşin en tuhaf ama en güzel yanı ise bu tartışmalar sırasında İstanbul’un konumlanma biçimi diyebilirim. Kimileri aşkla ona koşarken kimileri ondan nefretle kaçmak istemekte ama İstanbul tüm bu olanlara kayıtsız kalmaktadır. Bir karaktere dönüşen İstanbul, insanı gerçekten şehirlerin bir ruhu olduğuna inandıran türden bir şekilde konumlanmış durumda. İmkanımız olsa ve dizinin senaryosunu elimize alıp inceleme fırsatı bulabilsek en çok kullanılan kelime “İstanbul” olabilir.
İstanbul’u bir karaktere dönüştürmek için kullanılan şey de Reşat Ekrem Koçu’nun tamamlanamamış İstanbul Ansiklopedisi serisidir. Zehra’nın girdiği bir derste hocası (Pelin Batu) öğrencilerinden her hafta sırasıyla bir harf seçmelerini ve kendi İstanbul Ansiklopedileri’ni yazmak ister. Bu harfler ve harflerin seyirciyi götürdüğü mekanlar İstanbul’a karşı kayıtsız kalamamasına sebep olur. Özellikle her bölümün sonunda defterine yazdığı metinleri okuyan Zehra hep hayalini kurduğu İstanbul’u bir karakter gibi dizi boyunca inşa eder.

Umut Veren Kadın Karakterler
Ülkemiz sinemasında en çok eleştirilen konulardan biri de derinliksiz yazılan kadın karakterlerdir. İstanbul Ansiklopedisi uzun süre sonra izlediğim en derinlikli kadın karakterlerin olduğu (sadece bu iki karakter için diyebiliyorum bunu) yapım diyebilirim.
Henüz 20 yaşında olan Zehra daha arafta kalan bir karakter, Nesrin’in ise çok daha net bir sekülerdir. Bunun da etkisiyle Nesrin’in Zehra’ya kıyasla çok daha derinlikli yazılmış bir karakter olduğunu düşünüyorum. Zehra’yı yazmak çok daha zor, ki Selman Nacar da onu Nesrin kadar kotaramamış diyebilirim. Yine de 20 yaşında bir kadın karakter için çok derinlikli bir karakter olduğunu söylemem gerek.
Bu yazıda diziyi sahne sahne anlatıp yazıyı sıkıcı hale getirmek istemediğim için karakterleri yavaş yavaş ve tematik olarak tanıtmak niyetindeyim. Nitekim Selman Nacar da karakterleri bu şekilde tanıtıyor. Zehra’yı okulda derse girdiği ilk günden itibaren henüz Amasyalı olma halini atamamış bir kız olarak görürüz. Giyim kuşamı, olaylara verdiği tepkileri ve etrafı meraklı gözlerle seyredişi henüz İstanbul’un yabancısı olduğunun bir göstergesidir. Zaman içerisinde okulda tanıştığı Harun (Kaan Miraç Sezen) ile zaman geçirdikçe iyiden iyiye bir İstanbullu olur. Aynı zamanda çok da zeki ve sosyal becerileri yüksek bir kız Zehra. Örneğin neden içki içmediği kendisine sorulunca “Aslında mayonez de kullanmıyorum ama kimse bunu o kadar merak etmiyor.” deyip gülümser. Dizinin ilk bölümlerinde Zehra’da yavaş yavaş hissettiğimiz muhafazakarlık Nesrin’in evinde gizli gizli namaz kılmasıyla seyircinin kafasında netleşir. Zehra tüm bu sosyal becerilerine rağmen namaz kıldığını, muhafazakar bir çevrede büyüdüğünü sürekli gizler. Bunun sebebini daha sonra anlayacağızdır, çünkü zaten Zehra bu durumdan kurtulmak ister. Kendisine yeni bir kimlik, yeni bir görünüm inşa etmek ister.
Zehra’nın bu görünmeyen ama hissedilen muhafazakarlığına karşı herkes biraz kabadır. Arkadaş ortamına muhafazakar olduğunu hissettirmemek için içki içmeye bile kalkışır ama eline yüzüne bulaştırır.
Nesrin ise bambaşka bir karakterdir. Kısa sarı saçları ve doktorluk mesleğiyle tam bir modern insandır. Ancak kötü niyetli olmasa bile zaman zaman Zehra’yı inciten sözleri Zehra’nın evini terk etmesiyle sonuçlanır. Bu bölümlerde Zehra’nın yine okulda tanıştığı muhafazakar bir kız olan Fatıma (Fatma Zehra Durgut) ile olan ilişkisini görürüz. Zehra bir grup dindar kızın yaşadığı evde birkaç gece geçirir. Her ne kadar o ev ortamından kurtulmaya çalışsa da hala en konforlu olduğu, yargılanmadığı ve kendini güvende hissettiği ortam o evdir. Üstelik Zehra’nın sadece namaz kılarken başörtü taktığını buna rağmen bu evde hiç yargılanmadığını söylemem gerek. Nesrin’in Zehra’yı almak için bu eve geldiğinde ortaya koyduğu neredeyse iğrenmeyi çağrıştıran mimikleri ise Zehra’yı çok kızdırır.
İstanbul Ansiklopedisi özellikle bu sahnelerde ortada ve dengeli götürdüğü anlatı dilini bozuyor diyebilirim. Özellikle bu sahnelerde sanki sadece sekülerler önyargılı, muhafazaklar ise her zaman anlayışlı gibi bir önermesi var dizinin. Aslında birkaç gün sonra Zehra’nın tekrar Nesrin’in evine döndüğünü öğrenen Fatıma’nın Zehra’ya hayat dersi verdiğini de görüyoruz. Ancak muhafazakarların “hayat dersi verme” sahnesi dizide sadece burada çok net bir şekilde var. Gerçi daha sonra Amasya’ya dönünce orada bıraktığı erkek arkadaşı da kendisine hayat dersi veriyor ama yine çok cılız bir sesle yapıyor bunu dizi. Yani Selman Nacar Zehra’nın önyargılara kurban gidişini anlatmak için hep sekülerleri “öcü” göstermek gibi bir kolaycılığa kaçmış.

Türkiye’de Nefes Alamamak
Yazının buraya kadar olan kısmında her ne kadar Zehra’yı merkeze almış olsam da Nesrin’in hikayesi de Zehra’nın hikayesine paralel olarak işleniyor. Nesrin’in hikayesini anlatabilmek için belki de en doğru cümleyi yine Nesrin’in kendisi söylüyor: “Bu ülkede ama başı kapalı olduğu için ama açık olduğu için ama özellikle kadın olduğu için insanlar zaten hep dezavantajlıdır.” Bu cümleyle de birlikte Nesrin’in hikayesine odaklanalım.
Nesrin, sorumsuz bir kız kardeşe (Nezaket Erden), Alzheimer hastası bir anneye (Müjde Ar) ve kendi ifadesiyle manipülatif bir kocaya (Tolga Tekin) sahip. Tüm bunlardan kaçıp Paris’e gitmek istemesi çok anlaşılır bir durum. Hatta bunu kaçar gibi yaptığı da açık. En belirgin özelliği ise kaçıyor oluşunu saklamıyor oluşu. Fransa’ya gitme sebebini de “Türkiye’de nefes alamıyor oluşu” şeklinde açıklıyor.
Nesrin’in kocasından habersiz bir kez bir adamla akşam yemeğine çıktığını diyaloglardan anlıyoruz. Çünkü kocası onu anlayabilen birisi değil. Hatta şu sıralar da Fransızca öğrenmeye çalıştığı hocası Louis (Grégory Montel) ile bir ilişkisi var. Louis’nin Nesrin için bir kaçış olduğu muhakkak. Nasıl Zehra İstanbul’a gider gitmez Harun ile tanışıp ondan etkilenmişse Nesrin de henüz Paris’e gitmeden İstanbul şartlarında bir Fransız’a teslim oluyor. İnsanın diğer insanlardan kaçmak için bir başka insana sığınması anlaşılabilir bir durum elbette. Fakat bu ne kadar sağlıklı bir ilişki kurma biçimi orası tartışılır. Nitekim bazı zamanlarda bu iki kadının en iyi anlaştıkları erkekler tarafından da hayal kırıklığına uğradığını görüyoruz.
Bir bölümde Nesrin’in doktor kimliğiyle linç edildiğini görüyoruz. Çekilen bir videonun başı sonu kesilip sosyal medyaya servis edilmesiyle beraber başlayan linç Nesrin’in Türkiye’de barınmasını iyice zorlaştırıyor. Yani yaşamak istemediği ülkesi de artık Nesrin’i istemiyor gibi bir çıkmaza giriyor. Zehra’nın birkaç kez cümle içinde kullandığı “yersiz yurtsuzluk” kavramı artık Nesrin için de geçerli oluyor. Özellikle bu sahnelerde Zehra Nesrin’e benzemek isterken biraz da Nesrin Zehra’ya benziyor diyebilirim.

Aylin – Zehra – Nesrin
Annesinden üzücü bir haber alan Zehra’nın Amasya’ya dönmesi gerekir. Nesrin de Zehra’ya eşlik eder ve birlikte Amasya’ya dönerler. Dönerler diyorum çünkü bu aynı zamanda Nesrin için de bir dönüştür. Dizinin tamamının Amasya’ya ayrıldığı altıncı bölümü Nesrin ve Aylin’in yüzleşmesine odaklanır. Melisa Sözen’in hayat verdiği Aylin karakteri ilk bakışta çok gerçekçi görünmeyen dindar bir kadın. Özellikle ilk beş bölüm boyunca sır gibi saklanan anne figürüne pek uymayan bir görüntüsü var. Ancak anlamadığım bir şekilde hızla kabullendiğimiz ve bir anda kendisine hak vermeye başladığımız bir karaktere de dönüşür Aylin. Özellikle ısrarla yüzleşmek isteyen Nesrin’e yüz vermeyen Aylin bunu kabul eder ve “Hadi deşelim geçmişi.” der. İki eski dost yükselen seslerle (ki dizide çok az böyle sahne var) tartışmaya başlar. Tartışmanın satır aralarında bir zamanlar Nesrin ve Aylin’in Amasya’dan beraber gideceklerini ama Nesrin’in Aylin’i bırakıp kendi başına İstanbul’a gittiğini öğreniriz.
Bu sahnede tekrar Ahlat Ağacı filmine dönmem gerek. Filmi hatırlarsanız Sinan babasına, babası da dedesine kızan karakterdi. Oysa zaman içerisinde babası dedesine, Sinan da babasına benzemeye başlamıştı. İstanbul Ansiklopedisi’nde de Aylin’in de tıpkı kızı Zehra gibi bir zamanlar Amasya’dan kaçmak istediğini öğreniyoruz. Belki de okumak isteyen kızını İstanbul’a göndermesi bu yüzden. Üstelik de eski arkadaşının evine. Bu sahnelerde Zehra’nın Aylin’in gençliği olduğunu hissediyoruz. Nesrin de arkadaşı Aylin’e olan borcunu kızına ödüyor bir şekilde.
Ne olursa olsun geç kalmış adaletin adalet olmadığı gibi geç ödenen borç da tamamlanmış olmuyor. Açılmış derin yaralar kapanmadığı gibi deşildikçe tekrar kanıyor. Aylin ve Nesrin arasındaki çatışma bitmiyor. Bir ara Nesrin’in “Hadi seni İstanbul’a götüreyim.” teklifini Aylin “Ben o şehre adım atmam diye yemin ettim.” şeklinde cevaplıyor.
Aylin ve Nesrin’in hesaplaşması sırasında öğrendiğimiz en çarpıcı bilgi ise küsmelerinin sebebi aslında. Net bir şekilde anlatılmasa da Nesrin’in Aylin’in kapanmasını yadırgadığını, hatta yargıladığını öğreniyoruz. Aylin sadece kapanmıyor, “birini” bulup evleniyor ve inat edip Amasya’yı kendine zindan ediyor. Bunlar Nesrin’in ifadeleri olduğu için gerçekten böyle mi bilmiyoruz. Çünkü Aylin’e göre bu kararları almak da kolay olmamış. Enteresan bir şekilde dizinin bu sahnelerinde yine sekülerlerin daha “öcü” olduğunu hissediyoruz. Başka bir dizinin böyle bir önermesi olsa onu anlamaya çalışabilirim ama İstanbul Ansiklopedisi özellikle Zehra’nın kimlik bunalımı üzerine de tartışma açan bir dizi olarak zaman zaman bu şekilde “taraf olma” halini anlayamıyorum.

Çoğu İnsanın Aşina Olduğu Kimlik Bunalımı
Özellikle Amasya dönüşü Zehra’nın kimlik bunalımın arttığını görürüz. Çünkü İstanbul’a gitmiş olsa da Amasya’ya dönüp kendi benliğini hatırlaması kafasını iyice karıştırmıştır. Başını açmalı mı yoksa kapatmalı mıdır? Çözüm olarak başında sürekli bereyle gezmek gibi bir yöntem bulur.
Bir ara yüksek sesle ağlayıp “Bir kimliğim bile yok.” dediğini duyarız. Ne yalan söyleyeyim bu ağlama sebebini çok gerçekçi buluyorum. Bir insan sadece seküler/dindar tezatlığı açısından değil birçok konuda bu kafa karışıklığını hissetmiştir. Her konuda taraf olmanın gerekliliğini hissettiğimiz, tek başımıza var olamadığımız zamanlar olmuştur. Bunu neredeyse hiçbir zaman anlamadım. Bir grup içerisinde var olmak her zaman daha kolay olmuştur. Fakat kendi başına var olmak isteyen bir insana neden kimse saygı duymaz, anlayamaz, hatta bir de dışlar hiç anlayamıyorum. Zaten Zehra da zaman zaman tam olarak bunları söyleyip sıkışmışlığını dışarı yansıtır. Hele bir de Zehra’nın bir kadın olduğunu ve konunun da “din” gibi bir dogma olduğunu düşünürsek işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Çünkü “din” ve “kadın” dünyanın her yerinde “üzerinde bir sembol (örnekse başörtü) taşımak” gibi bir sorumluluk getiriyor. Aynı sorumluluk “din” ve “erkek” bir arada düşünüldüğünde yaşanmıyor. Ne kadar dindar ya da seküler olursa olsun iki farklı erkek arasında çok da bir fark göremeyebilirsiniz.
Amasya’daki sahnelerden birinde Aylin’in evinde bir ara başını açtığını görürüz. Burada kendisinin saç kesiminin Nesrin’inkinin aynısı olduğunu sadece saçlarının siyah olduğunu görüyoruz. Bu sahne önemli çünkü Zehra’ya dair çok şey söyleyecek bir sahne. Dizinin son bölümünde Nesrin Zehra’nın saçlarını tıpkı kendi saçları gibi kesiyor. Finalde Nesrin Fransa uçağına biniyor ve Zehra havaalanında yürürken annesiyle karşılaşıyor. Yeminini bozup Nesrin’i uğurlamaya gelen Aylin kızını o halde görünce “Nesrin’e benzemişsin.” deyince Zehra “Sana da benzedim.” diyor. Aslında Zehra’nın dizi boyunca devam eden ikilemini noktalayan bir sahne izliyoruz. Çünkü Zehra, Amasya’daki Aylin olmaktan kurtulup İstanbul’daki Nesrin olmak istiyor. Fakat ne mümkün? İnsan nereye giderse gitsin doğup büyüdüğü şehri de arkasından götürüyor.

Yüzeysel Karakterlere Her Zaman İhtiyaç Var!
Yazının bir bölümünde Nesrin ve Zehra’nın ülkemiz sinemasındaki benzer yapımlara nazaran kısmen derinlikli karakterler olduğunu söylesem de yüzeysel kalan da birçok karakter var. Bunların en başında her ne kadar yazıda üzerinde çok dursam da Aylin geliyor. Özellikle sır gibi saklanan bir anne figürü olması ilk bakışta iyi gibi görünse de Aylin ortaya çıkınca ne kadar yüzeysel yazılmış bir karakter olduğunu hissediyoruz. Hele ki Zehra’nın kimlik bunalımının bir ayağının annesi olduğunu düşünürsek Aylin’in çok daha detaylı yazılması gerektiğini düşünüyorum. Aylin derinlikli yazılsaydı dizinin sorunlarından biri olan sekülerlerin “öcü” olma hali de biraz olsun azalırdı belki. Çünkü insan “Madem sekülerler daha öcü o zaman Zehra neden muhafazakarlıktan kurtulmaya çalışıyor?” diye sormadan edemiyor.
Bir başka derinliksiz karakter grubu da Zehra’nın İstanbul’daki yeni arkadaş grubu. Özellikle bunun bir büyüme/olgunlaşma hikayesi olduğunu da düşünürsek arkadaş ortamının kaçınılmaz olarak çok önemli olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen bu arkadaş grubunun Zehra için keşfedilmeyi bekleyen İstanbul’a dair bir kılavuz olmaktan başka bir şey olmadığını görüyoruz. Sadece içki içen, parasızlık çeken ve sürekli “aykırı” olmaya çalışan bir grup genç görüyoruz. Bu da ne yazık ki bu karakterleri son derece karikatürize karakterler yapıyor. Üstelik -yine seküler olan- bu karakterlerin dindar öğrenciler hakkındaki olumsuz düşünceleri de önceki kuşaklara nazaran birbiriyle daha iyi anlaştığı düşünülen genç kuşaklar arasında bu “problemlerin” devam ettiğini gösteriyor. Genç kuşakların arasında yaşanan gerilim sadece biraz da sessiz ve gizli, o kadar.
Bu yüzeysel ve karikatürize karakterler tuhaf bir şekilde dindar gençler için de var. Fatıma ve diğer başörtülü kızlar da son derece yüzeysel yazılmış karakterler. Onların Zehra’yı çok yargılamadığını düşünürsek biraz daha az karikatürize olduklarını söyleyebilirim belki ama bu da yeterli olmuyor.

Ortalama İşi İzleten Teknik
İstanbul Ansiklopedisi ortalamanın üzerinde bir dizi. Aksayan birçok yanı olmasına rağmen de sonuna kadar kendi izleten bir dizi. Bunun en temel sebebi işlediği konu olsa gerek. Ama tek başına bu değil. Dizinin çok istikrarlı ve kendini koruyan bir teknik yapısı var.
Görüntü yönetmeni Barış Aygen, İstanbul’u genellikle Zehra’nın hayalini kurduğu şekliyle görüntülemiş. Büyük binaların arasından görünen deniz Zehra’nın gönlüne ferahlık verir gibi seyirciye de geçiyor. İstanbul daha çok güzel bir şehir olarak resmediliyor. Buna karşın Nesrin’in kaçmak istediği şehir olduğunda da daha kasvetli görüyoruz İstanbul’u. Amasya’ya ayrılan altıncı bölüm ise neredeyse tamamen sisli. Zehra’nın Amasya’dan neden kaçtığını bu bohem havasından anlıyoruz. Bu açıdan görüntü yönetimi açısından fena sayılmayacak bir dizi diyebilirim.
Kurgusuna bakacak olursak iki kurgucu olduğunu görüyoruz: Ezgi Moyan ve Selim Çetintaş. Daha çok Ezgi Moyan’ın götürdüğü kurgu da dizinin ritmini oluşturan en büyük etken. Senaryo kurgusu açısından eksik yanları olsa da teknik anlamda ritmi ve temposu gayet iyi bir dizi izliyoruz. İşte İstanbul Ansiklopedi’ni son bölüme kadar ilgiyle izlettiren şey de tam olarak bu.
Ayrıca dizide Bir Başkadır’da olduğu kadar kullanılmasa da kullanılan nostaljik müzikler de İstanbul’u seyirciye hoş gösteren bir başka ayrıntı. İstanbul Ansiklopedisi tüm teknik yanlarıyla iyi çalışılmış bir dizi diyebilirim.

Çoktan Bitmiş Olması Gereken Konular
İstanbul Ansiklopedisi son dönemlerde özellikle televizyon dizilerinde artan temaları televizyon dizilerindekinin aksine bağıran çağıran karakterlerle değil daha sakin bir anlatıyla irdeliyor. Ülkemizde çoktan bitmiş olması gereken seküler/dindar çatışmasını da tekrar tartışmaya açıyor. Toplum olarak çok daha fazla birlik olmamız gereken zamanlardan geçerken aslında bu tartışmaların (korkarım) daha çokça tartışılacağını da gözler önüne seriyor.
Diziye dair belki de en nicel eleştirim ise bölüm sayısı ile alakalı. Toplam sekiz bölüm olan İstanbul Ansiklopedisi altı bölümde toparlanabilecek bir konuya sahip. Fakat altı bölümde toparlanabilecek bu konuları da hakkıyla anlatabilmesi (örnekse Aylin’in yüzeysel bir karakter oluşu) için de yine sekiz bölüme ihtiyacı var. Yani ihtiyacı olan bölüm sayısına sahip ama süresini verimli kullanmayan bir dizi.
Tüm bu aksayan yanlarına rağmen yazının başında da belirttiğim gibi İstanbul Ansiklopedisi’nin tartışmaya açtığı konular açısından değerli bir dizi olduğunu düşünüyorum. Tereddüt Çizgisi ile yönetmenlik seyrinden biraz korktuğum Selman Nacar’ın kendisinden hala umutlu olunabilecek bir yönetmen olduğunu gördüğüm de bir dizi oldu.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar