0

Sinema sıklıkla evrim geçiren ve dolayısıyla bazı yönlerinden arınan bir sanat dalı. Günümüzde ticarileşen üretim ağlarından dolayı hep aynı şeyleri izliyor olduğumuzu düşünsek de, biz fark etmeden nice akım, tür ve metot yok oluyor. Bunların yerlerini ne kadar doldurabildiğimiz elbette bir soru işareti, ancak geride kalmaları onlara karşı istemsizce bir nostalji beslememizi sağlıyor. Kimi sinemacılar bu boşluktan yararlanıp yalnızca geçmişi çağırmakla yetinirken kimileri ise kafamızda yer edinen toz pembe anıları yıkarak yapıbozumcu bir yaklaşım sergiliyor.

Yıllar içinde sessiz sedasız ortadan kaybolan ve kitlesel bir özlem ile hatırlanan türlerden biri şüphesiz romantik komediler. Hatta böylesine spesifik bir türe işaret etmeye gerek bile yok, zira son yıllarda dikkat çeken bir ten uyumu ve tansiyona sahip kaç tane romantik dinamiğe rastladık bilmiyorum. Her şeyin aynılaştığı ve kolay tüketilebilir bir hale geldiği bir dünyada risk almakla, seyircinin canını sıkmakla veya hassasiyetleri kurcalamakla ilgilenen bir yapım görmek oldukça zorlaştı. Bu nedenle önümüze çıkan ortalama tür denemeleri daha kabul edilebilir hale gelirken, cesur denemeler ise ayakta alkışlanır oldu. Karşılanma şekli açısından ikinci gruba daha yakın olan Harry Lighton imzalı Pillion, henüz ilk dakikalardan itibaren türün sahip olduğu tüm güvenli alanları işgal etmeye başlayacak kadar kutunun dışında bir film.

Pillion Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Harry Lighton Alexander Skarsgard Lesley Sharp Harry Melling A24

Asimetrik Bir İlişki

Pillion, sunduğu çarpık dinamiklerin ve hiyerarşik ilişki anlayışının emarelerini peşinen sunan bir sahne ile açılıyor. Önce bir motorcunun gözünden yolu seyrediyoruz; o, agresif sollamalar ve etkileyici manevralar yaparken -onunla beraber sürücü koltuğunda otursak bile- bu gizemli adama hayranlık duyuyoruz. Tüm ihtişamıyla geride bıraktığı arabalardan birinde ise Colin (Harry Melling) oturuyor, ve onun da yapabildiği tek şey motorcuyu ağzı açık bir şekilde seyretmek. Colin, vokalistlerinden biri olduğu müzik grubuyla beraber bir barda geceleri gösterilere çıkıyor. Ayrıca o akşam, annesinin onu tanıştırdığı bir başka genç adamla randevusu var. Bu tür buluşmaların hayatında pek sık gerçekleşen şeyler olmadığını anlamamız uzun sürmüyor. Davetlisi, çok geçmeden -filmde bir daha karşımıza çıkmamak üzere- lavaboya gidince Colin’in gözü yan masada oturan motorculara takılıyor. Üyelerden biri olan ve yakışıklılığıyla nam salmış Alexander Skarsgård tarafından canlandırılan Ray ile işte bu şekilde tanışıyor.

Bu tanışma anının yine bir mikrokozmos gibi tasarlandığını söylemek mümkün. Ray, daha diyaloğa bile girmeden Colin’den kendisine cips almasını ima ederek masaya madeni paralar döküyor. Adeta hipnoz olmuş bir şekilde onu seyreden Colin, hiç tereddüt etmeden bu isteği yerine getiriyor ve ilişkileri böylece başlıyor. Bunun “koridorda çarpışılan yakışıklı” ya da “düğünde aynı masaya denk gelinen bir diğer bekar” benzeri alışılmış bir tanışma anı olmadığı aşikar. Ancak Pillion, neredeyse köle-sahip ilişkisine dönen bu yakınlaşmayı daha birçok tuhaf an ile resmediyor. Her şeyden önce Ray, cazibesinin altında korkutucu bir narsisizm barındıran dominant ve duygusuz biri. Ve Colin, bu tanımın neredeyse tam karşısında yer alıyor. Ancak Ray’in anlamsız kurallarına ve koşullu sevgisine dair öylesine büyük bir adanmışlık gösteriyor ki, bu saçma ilişki nasılsa sürmeye devam ediyor.

Pillion‘un vadettiği absürt ve rahatsız edici ilişki dinamiklerini detaylandırmak istemiyorum. Çünkü filmin türe karşı önermesinin asıl konumlandığı yer tam olarak burası. Seyirci olarak iğrenmek, gülmek ve hayretle ekranı seyretmek arasında hızlı geçişler yaşadığınız bir seyir deneyimi söz konusu. Dolayısıyla, filmin özellikle ilk yarısında çabucak ilginizi yakalayan ve yüksek ihtimalle sesli tepki vereceğiniz en az birkaç sahne bulunuyor. Son zamanlarda toksik ilişkilere dair filmlerin çoğu, meseleye iyi başlayan ancak kısa süre sonra raydan çıkan bir enkaz gibi yaklaşıyordu. Fakat Pillion, karakterler arasındaki her açıdan çarpık dinamikleri henüz ilk sahneden açık ediyor. Üstüne üstlük, seyircide oluşan “işlerin bir ihtimal iyiye gitme” umudunu durmadan ters yüz ederek beklenmedik tercihlerde bulunuyor.

Pillion Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Harry Lighton Alexander Skarsgard Lesley Sharp Harry Melling A24

Görünmez Sınırlar

Romantik komedilerde ilk öpücük neredeyse bir milat değerindedir. O ana gelene kadar büyük emekler verilmiş, nice badireler atlatılmıştır. Aslında Pillion‘da da durum böyle. Aynı evde yaşasalar bile aynı yatakta yatmayan, aynı masada yeseler bile sadece biri yemek pişiren, aynı diyaloğu sürdürseler bile hemen bir emir-komuta zincirine giren Ray ve Colin için de o öpücük, ulaşması son derece zor bir şey. Beklenilenin aksine, Pillion bu “görünmez engelleri” toplumsal baskı üzerinden kodlamıyor. Aksine, küçük bir kasaba için son derece hoşgörülü ve bir kez bile homofobi ile karşılaşılmayan bir çevreden bahsediyoruz. Buradaki sınırlar, Ray’in fazlasıyla katı kuralları ve Colin’in asla tükenmeyen sadakatinden doğuyor. İkilinin arasındaki roller o kadar bariz ki, Ray çok geçmeden Colin’e de motorcu ceketi diktiriyor ve boynuna bir kilit asıyor. Ancak o daima sürücü koltuğunda ve kilidi açabilecek anahtar en güvenli yerde, yani onun boynunda.

Yakın zamanda türün kodlarıyla oynayan ve açık ilişki temasını olabilecek en absürt yerden inceleyen Splitsville‘deki apartman dairesi, ilginç bir metafora ev sahipliği yapıyordu. Adeta bir yedek kulübesi gibi resmedilen bu alan, eve musallat olmuş ve kendi sırasını bekleyen parazit benzeri eski sevgililerle dolup taşıyordu. Bu temsil, romantik komedilerde potansiyel bir tehdit/ikincil ihtimal olarak gösterilen flörtlerle ve senaryoda kapladıkları doldurulabilir alanla dalga geçiyordu. Pillion ise çok daha karanlık bir yol tercih ederek Colin’in ilişkideki kırılgan rolünü içine düştüğü motorcu çetesi ile temellendiriyor. Burada her baskın üyenin bir kölesi var ve bunları paylaşmakla alakalı hiçbir sorunları yok. Ancak yönetmen Harry Lighton, bu çeteyi her ne kadar metalik ve paslı bir sadizm ile ele alsa da, ne referans verdiği Scorpio Rising kadar saldırgan bir estetik yaratabiliyor ne de yakın zamandaki en kayda değer BDSM filmlerinden Dogs Don’t Wear Pants kadar insani bir metne imza atabiliyor. Lighton‘ın amacı, türe tamamen yeni ve taze bir yorum getirmek olabilir, ancak özellikle ikinci yarıda oldukça yorucu hale gelen tekrarcı senaryo yazımı nedeniyle dokunuşunu kaybediyor.

Pillion gibi ilginçliğini yitirme endişesi taşıyan filmlerin çoğu, kendi buluşlarını pek de güncelleyemedikleri zaman seyircide yarattıkları o şaşkınlığa sığınmaya başlar. Nitekim Lighton‘ın senaryosu, özel olarak ayarlanmış kırılma anları haricinde gelişim göstermeyen ve bir montaj sekansa sıkışmış gibi durmadan benzer butonlara basan bir yazıma sahip. İlk başta tüm tuhaflıklarına kucak açıp ilişkiyi “sonradan bozulan” bir şey olarak kodlamamasını beğenmiş olsam da, formülü sadece tersine çevirecek kadar kolaycılığa kaçacağını sanmıyordum. Her türlü imkansızlığa rağmen Ray ve Colin arasında sevgi dolu bir ilişki yaşanma ihtimali, filmde bir süre sonra -pek de inandırıcı olmayan manevralarla- kovalanan asıl odak haline geliyor. Böylece senaryonun modern ilişkiler üzerine sorduğu sorular ve kurcaladığı riskli alanlar da bir o kadar köreliyor. Finalde de emareleri verildiği üzere Pillion, toplumsal ya da kişisel travmalar nedeniyle bir sonraki ilişkide kendimize yeniden belli sınırlar çizmemiz ve bu döngüde sıkışıp kalmamıza dair bir film. Ancak Lighton‘ın güvenli alanlara ve onlara neden ihtiyaç duyduğumuza dair sorduğu sorular, pek derinleşmeyen senaryo yazımı sebebiyle yeterince keşfedilemiyor.

Mesela Colin’i yalnız başına görebildiğimiz, ilişkisinin yan etkilerini daha iyi anlayabileceğimiz tek alanlar olan aile evi ve iş yeri, karakterin duruma göre gurur ya da utanç duyduğu öylesine mekanlar olmaktan öteye götürülememiş. Hakeza senaryonun ilk başta toplumsal perspektifi denkleme dahil etmeyi reddetmesi, dramatik kırılımların Colin’in -her açıdan ezbere yazılmış- ebeveynlerine yaslanması nedeniyle anlamsızlaşan bir tercihe dönüşüyor. Bunlar gibi sebeplerle Lighton‘ın da bir sanatçı olarak köşeye sıkıştığı zamanlarda kendine güvenli alanlar yarattığını ve cesaretinin gitgide sinir bozucu bir ısrar haline geldiğini düşünüyorum. Aslında yapıbozumcu tür denemeleri arasında bu örüntünün tekrarlandığını söylemek mümkün. O kadar çok sinemacı, reddettiği alanları örneklemeye çalışırken onların yerine yeni bir şey koymayı unutuyor ki, eserleri günün sonunda sadece birer “deneme” olarak kalıyor. Ancak henüz ilk uzun metrajını çeken Lighton‘ın çabaları bana kalırsa boşuna değil. Pillion, bir süre sonra metinsel açıdan seyirci tepkisi odaklı ve güvenli bir form alsa da, yer yer derinden etkileyen yalnızlık tasviri ve karanlığından çekinmediği psikolojik gerilimi ile oldukça kayda değer bir yapım.


Tunahan İbiş’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

The Last Viking: Kazdıkça Ortaya Çıkan Travmalar

KPop Demon Hunters: Zincirlerinden Arınmak

Tunahan İbiş
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği öğrencisi. Tam zamanlı izleyici, yarı zamanlı sinema yazarı ve editör.

The Last Viking: Kazdıkça Ortaya Çıkan Travmalar

önceki yazı

Nuremberg: Yıkıcı Gücün Tarihsel Yansıması

sonraki yazı

Yorumlar

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir