Small Things Like These, Claire Keegan‘ın aynı adlı romanından Edna Walsh tarafından beyaz perdeye uyarlanıyor. Tim Mielants’ın yönettiği ve Cillian Murphy’nin unutulmaz Bill Furlong karakterine hayat verdiği Small Things Like These, izleyiciyi 1985 yılının Noel’ine götürüyor. Olaylar İrlanda’nın New Ross kasabasında geçmekle birlikte, anlatılanlar İrlanda tarihinin karanlık ve yok sayılan bir gerçeğine ışık tutuyor. Üstelik Small Things Like These, yarattığı atmosfer ve oyuncu seçimiyle romanın etkileyiciliğini birkaç adım ileriye taşıyarak dikkat çekiyor.
Bill Furlong, annesinin genç yaştaki hamileliğinin sonucunda doğuyor, babasını tanımadan büyüyor. Daha sonra annesinin yanında çalıştığı Bayan Wilson’ın (Michelle Fairley) onlara kol kanat germesi sayesinde hayatını ayrıcalıklı sayılabilecek bir ortamda geçiriyor. Genç yaşında Eileen’e (Eileen Walsh) aşık oluyor, onunla evleniyor. Bayan Wilson’dan aldığı maddi destekle kurduğu kömür ve odun deposu işini emek vererek günden güne büyütüyor. Bill, çalışanlarının hakkını yemediği gibi müşterilerine de adil yaklaşıyor. Bu sayede kızlarını alnının teriyle, kimseye borçlanmadan büyütüyor. Bill Furlong, sadık bir eş, adil bir iş veren, ilgili bir baba, yumuşak kalpli ve düşünceli bir vatandaş olarak tanınıyor. Furlong’un hem romanı okuyanların hem de bu karakteri Cillian Murphy’nin performansıyla tanıyanların zihninde yer edineceği kesin.
Bu yazı Small Things Like These filmi hakkında spoiler içerebilir.

Sosyal Eşitsizliğin Gölgesinde
1985 yılında Noel’den önceki birkaç günde yaşananları anlatan Small Things Like These, ana karakterlerin davranışları üzerinden sosyal eşitsizliğe sıklıkla dikkat çekiyor. Havaların hayli soğuk olduğu; insanların barınmakta, ısınmakta ve karınlarını doyurmakta zorlandığı o günlerde Bill’in kasaba için elzem bir işi var. Örneğin babası alkolik olan küçük bir çocuğu kasabanın dışındaki yolun kenarında çalı çırpı toplarken görüyor. Bill birçok insan gibi bu manzarayı görmezden gelebilecekken öyle yapmıyor. Kamyonunu durdurup çocuğun yanına gidiyor, evde yakacakları olmadığını anladığı için üzülüyor. Ona cebindeki bozuklukları Noel hediyesi olarak veriyor.
Bill’in bu yumuşak tavrıyla eşinin gerçekçi tutumu çatışıyor. Olanları anlattığında, eşinin ilk tepkisi çocuğa bir çuval odun verdiğini varsaymak oluyor. Eşi Bill’i yüreğinin sesini dinleyen biri olarak görüyor. Bill’in çocuğa bozuk para verdiğini öğrendiğinde “İyi halt ettin. Babası verdiğin bozukluklarla gidip içki alır, sonra da bir köşede sızar,” diyor. Zaten toplumsal eşitsizliğin derinleştiği, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir ortamda Bill’in herkese yetişmesi mümkün de değil. Normalde pazar günleri çalışmadığı halde Noel’den önceki son pazar teslimata çıkıyor. Bir çocuğun, papaz evinin arkasına kediler için koyulan sütü içtiğini o sabah görüyor. Bill’in üstündeki gizemi kaldırmak üzere olduğu gerçeklik böyle eşitsiz bir toplumun ardında gizleniyor.
Peki ya Bizimkilerden Biri Olsaydı?
Bill’in müşterileri arasında kasabada kızların gidebileceği tek okul olan St. Margaret’s’tan sadece bir duvarla ayrılan manastır da var. Kasabada manastır hakkında pek çok söylenti dolaşıyor. Kimileri orada bir ıslahevi olduğundan bahsediyor. Bazıları ise nerede olduğunu bilmedikleri Magdalen Çamaşırhanesi’nin orada olabileceğini söylüyor. Teslimat için manastıra gittiği gün, rahibeleri bulmak için manastır binasına giriyor. Yerleri cilalayan kız çocuklarıyla o gün karşılaşıyor. İçlerinden biri Bill’den onu oradan kurtarmasını istediğinde Bill ne yapacağını şaşırıyor. O akşam şahit olduklarını anlattıklarında Eileen şaşırmıyor. Çünkü Eileen’a göre manastır “kötü yola düşen” kızların ıslah edildiği bir yer ve bir suç işlediklerine göre orada olmayı hak etmişler. Oysa manastırda gördükleri Bill’in kişisel hikâyesine dokunuyor. Manastırdaki kızlar, Bayan Wilson ona ve annesine sahip çıkmasa başlarına neler gelebileceğini düşünmesine sebep oluyor.
Bu konuşmada Bill, ahlaki olarak iyinin; Eileen ise topluma adapte olup kabul görülebilmek için neler yapılması gerektiğinin birer temsiline dönüşüyor. Eileen’a göre bu hayatta ilerlemek için bazı şeylerin görmezden gelinmesi neredeyse bir zorunluluk. Bill, onların da kız çocukları olduğunu hatırlatarak “Peki ya bizimkilerden biri olsaydı?” diyor. Eileen’ın “Ama değiller,” anlamındaki cevabı, akla mağdurları suçlayanların katı tavrını getiriyor. Bu bağlamıyla Small Things Like These’deki Eileen, Suzie Miller’ın Prima Facie oyunundaki Tessa’yı çağrıştırıyor. Neyse ki filmin Eileen’ı büyük konuşmasıyla sınamak gibi bir derdi yok.
Erk Sahibi Olanın Kurduğu Kusursuz(!) Sistem
Bill, manastıra başka siparişleri bırakmak için tekrar gittiğinde kömürlükte onu bir sürpriz bekliyor. Kömürlüğün bir köşesinde büzülüp kalan çocuk yaştaki kızı oradan çıkarıyor. Manastırın kapısını çaldığında ise söylentilerin gerçek, hatta sanılandan daha ürkütücü olduğunu görüyor. Başrahibe’nin (Emily Watson) tekinsiz bir tavırla manastıra davet ettiği Bill, mutfakta ve çamaşırhanenin hapishaneyi andıran buğulu camlarının arkasında çalışan kızları görüyor. Her şeyin merkezine böyle rahat bir şekilde girebilmesi Bill’i afallatıyor. Onunla birlikte izleyiciyi de tabii. Dahası Başrahibe gerçekleri göz göre göre çarpıtıyor. Bill’in eline üstünde Eileen’in adının yazılı olduğu para dolu bir zarf tutuşturuyor. Başrahibe küstah, tüm cümleleri ise tehditkâr. Başrahibe bakışlarıyla, senin de bildiğin üzere kızlarının geleceği bizim elimizde diyor. Her hareketiyle Bill’e ne görüp ne duyduysa unutması, susması gerektiğini söylüyor.
Bill’in manastırda şahit oldukları gerçekliğin edebiyata ve sinemaya taşınmış kurgusal bir yansıması. Oysa Katolik Kilisesi ile İrlanda Cumhuriyeti Devleti, Magdalen Çamaşırhaneleri’ni 1922 ile 1996 yılları arasında rehabilitasyon amacıyla işletmiş. Bu kurumlara aileleri tarafından henüz reşit değilken getirilen kadınlar, bebeklerini doğurduktan sonra onları evlatlık vermeye zorlanıyor. Daha kötüsü söz konusu çamaşırhanelerde binlerce bebeğin öldüğü biliniyor. Yeni doğan bebekleri ellerinden alınan kadınlar, İrlanda’nın dört bir yanındaki çamaşırhanelerde esir tutularak çalışmaya zorlanıyor. Small Things Like These, ismiyle böyle çarpıcı bir gerçekliği görmezden gelen insanları tiye alıyor. Kilise ve devletin yetki verdiği rahibeler erki ele geçirdiği için giderek daha acımasız hâle geliyor. Filmin görsel dünyası bu meseleyi ciddiye aldığını yarattığı gerilimle belli ediyor.
Bedeli Olan Kararlar
Bill’in geçmişle bugün arasında bir sarkaç gibi gidip gelen zihni, Small Things Like These’in görsel dünyasında çok iyi yansıyor. Bill’in işten eve döndükten sonra dakikalarca köpürterek yıkadığı ellerine bakışı, zor kararlar almaya hazır bir kahraman olduğuna işaret ediyor. Erkenden uyanıp karşısına geçtiği camın sunduğu manzara, hayatın gerçeklerini görünür kılıyor. Bill Furlong gibi azınlıkta kalan insanlar, bazı kararlarının bedeli olduğunu tartışmasız biçimde kabul ediyor. Bütün bunlar, Bill’i unutulmaz yapan şeylerin, onun gibi insanların hâlâ var olduğuna dair uyandırdığı umut ve vicdan olduğunu söylüyor.
Kömürlükte karşılaştığı kızın annesiyle aynı ismi taşıması Bill’in Eileen’e sorduğu soruyu kendisine farklı biçimde sormasına neden oluyor: “Peki ya kömürlükteki annem olsaydı?” Bu soru, Bill’e vicdan ve birinin geleceğini değiştirebilme gücü veriyor, ailesinin başına gelebilecek felaketleri kabullenmesini sağlıyor. Ahlaklı insanların hayatı onurluca yaşamak, haksızlık karşısında sesini çıkarmak için duyduğu güçlü istek Bill’in karakterini derinleştiriyor. İzleyicinin izlediği hikâyenin merkezinde yer alan, herkesin bildiği ama sustuğu “o” sır, 1985 yılının Noel’inde artık birilerinin sessiz kalmamayı seçtiği başka bir düzenle yer değiştiriyor.
Hakkını Veren Uyarlama
Small Things Like These, sıradan bir roman uyarlamasından çok daha fazlası. Türkçeye çevrilen kitapları çok okunan ve sevilen Claire Keegan’ın 86 sayfada anlattığı hikâye, hakkını teslim eden bir uyarlamayla beyaz perdedeki yerini alıyor. İrlanda’nın karanlık atmosferi, kış günlerinin donukluğu, nehrin kasabanın iki yakasını birbirinden nasıl ayırdığı gibi görsel detaylar anlatıyı daha doyurucu hâle getiriyor. Bu yüzden görüntü yönetmeni koltuğunda oturan Frank van den Eeden’e ve filmin müziklerini yapan Senjan Jansen’a atmosfere katkılarından ötürü teşekkür etmek şart. Ayrıca filmin yapımcıları arasında Cillian Murphy’nin yanı sıra Ben Affleck ve Matt Damon gibi isimler de yer alıyor.
Small Things Like These, ilk defa 2024 yılında Berlin Film Festivali’nde gösterildi. Emily Watson, filmdeki performansıyla festivalden En İyi Yardımcı Oyuncu ödülüyle döndü. Dublin Film Eleştirmenleri Birliği tarafından Cillian Murphy En İyi Aktör ödülüne, film ise En İyi İrlanda Filmi ödülüne aday gösterildi. Small Things Like These’in tarihindeki utanç verici bir olayı beyaz perdeye taşıdığı İrlanda’da da dikkat çekmesi bir başarı sayılır.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

















Yorumlar