2025 yapımı bir diğer korku gerilim filmi olan The Woman in the Yard, senenin ilk Blumhouse yapımlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor. Filmin yönetmen koltuğunda House of Wax (2005) ve Orphan (2009) gibi meşhur korku filmlerinin yönetmeni Jaume Collet-Serra yer alıyor. Yönetmen son yıllarda Jungle Cruise (2021), Black Adam (2022) ve Carry-On (2024) gibi aksiyon-macera filmlerinden sonra bir korku filmiyle geri dönüyor. 28 Mart 2025’te ABD’de vizyona giren film ne yazık ki eleştirmenler ve seyirciler tarafından ortalamanın altında kalan bir yapım olarak değerlendiriliyor. Film, Susan Hill‘in The Woman in Black romanının ve aynı adlı filmin isim benzerliğiyle ve tamamen siyahi oyunculardan oluşan kadrosuyla dikkat çekiyor.
Ramona, yakın zamanda eşini trafik kazasında kaybetmiştir ve hiçliğin ortasında bir çiftlikte iki çocuğuyla birlikte yaşıyorken kendini toparlamaya çalışmaktadır. Kendisi de kaza nedeniyle sakatlık yaşayan Ramona’nın psikolojisi iyi değildir. Bir gün siyahlar içinde bir kadın çiftliklerinin bahçesinde belirir ve bir sandalye üstünde onları izlemeye başlar. Aile bir süre sonra bu siyahlı kadının doğaüstü bir varlık olduğunu fark eder ve ondan kurtulmak için mücadele eder. Ramona bu mücadele esnasında kadının kim olduğunu ve neden geldiğini anlayacaktır.
Ölüme Potansiyeli Harcanmış Bir Bakış
The Woman in the Yard, bir Blumhouse yapımı olarak en başından beklentilerin düşük tutularak izlenmesi gereken bir yapım. Blumhouse’un son yıllarda ortalamanın altında başarısız korku filmi üretimiyle anılır oluşu bu duruma yol açıyor. Ancak The Woman in the Yard bir nebze de olsa şaşırtmayı ve bir potansiyel barındırmayı başarıyor. Tek mekan denilebilecek bir çiftlikte üç karakter (ve bir doğaüstü varlık) etrafında geçen hikaye fazlasıyla minimal ancak temeliyle derinleşmeye çalışıyor.
Çiftlik arazisine oturan ve ilerleyen dakikalarda aileyi ele geçirmeye çalışıyor gibi görünen siyahlı kadın, neredeyse filmin son dakikalarına kadar gizemini koruyor. Filmin sonunda kadının kim/ne olduğu anlaşıldığında fikrin güzel olduğu ancak ne yazık ki potansiyelinin harcandığı anlaşılıyor. Film, bir buçuk saatlik ortalama süresince her ne kadar akıcı olmayı başarıp sıkmıyor olsa da yas süreciyle ölüme farklı bir bakış sunan fikrini iyi işleyemediği için kaybediyor. Ayrıca bu gizemini sürdürdüğü süre zarfında bazı tercihleriyle mantık hatalarına ve boşluklara neden oluyor, film bittiğinde geriye bazı soru işaretleri kalıyor. 
Gerilim ile Dram Ağır Basıyor
The Woman in the Yard, her ne kadar bir korku filmi olarak pazarlanmış ve sunulmuş bir yapım olsa da filmde psikolojik gerilim ile dram ağır basıyor. Yalnızca fantastik sayılabilecek dozu düşük bir korku sosu filmin üzerine yer yer serpilmiş gibi gözüküyor. Bu nedenle daha çok Guillermo Del Toro‘nun fantastik ve dram ağırlıklı korku filmlerini akıllara getiriyor.
Siyahlı kadının birkaç gölge oyunu ve jumpscare dışında korkunç bir tasviri bulunmuyor. Hatta Susan Hill‘in The Woman in Black eserine ve aynı adlı uyarlama filme gönderme gibi gözüken The Woman in the Yard ismi ve siyahlı kadın, filmin pazarlanmasını olumsuz etkileyip yanlış beklentiler yaratan bir durum oluşturuyor. Filmde herhangi bir hayalet hikayesi veyahut The Woman in Black eseriyle bağlantı bulunmuyor.
Teknik ile Oyuncular Toparlıyor
Filmin özgün sayılabilecek fikri dışında sıkıntılarını toparlayan, oyuncu performanslarıyla teknik yönleri oluyor. Danielle Deadwyler Ramona başrolde etkileyici bir performans sergiliyor. Keza çocuk oyuncular da ortalamanın üstünde bir iş çıkarıyorlar. Sinematografi, kamera açısı tercihleri ve müzikler filmi birkaç tık yukarı taşıyor. Özellikle gerilim dolu anları ve karakterlerin psikolojik durumlarını Dutch Angle tercihiyle yani eğimli kamera açısıyla izleyiciye yansıtıyor.
The Woman in the Yard, yarısından fazlası gündüz vakitlerinde geçtiği halde geniş planların ve mekanın başarılı kullanımıyla gerilim yaratmayı başarıyor. Filmin alametifarikalarından olan müzikleri ise ünlü bestekar Lorne Balfe‘a ait olunca farkını bir kez daha gösteriyor. The Woman in the Yard, potansiyeli harcanmış özgün bir fikre sahip, akıcı, teknik yönlerden kuvvetli ancak totalde ortalamanın altında sayılabilecek bir Blumhouse yapımı olarak karşımıza çıkıyor. Merak edenler bir şans verebilirler ancak izlemeyenlerin de kaybedecekleri bir şey olmaz.
Buğra Mert Alkayalar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar