Senaryosu Claire Keegan’ın Foster (Emanet Çocuk) isimli novellasından uyarlanan The Quiet Girl, İrlandalı yönetmen Colm Bairéad tarafından beyaz perdeye taşındı. 1980’lerin İrlanda kırsalında geçen The Quiet Girl, uyarlandığı novelladan karakter isimlerindeki değişikliklerle ayrılsa da aslında büyük ölçüde sadık olduğu söylenebilir. Türkiye’de 2022 yılında vizyona giren The Quiet Girl, okurların novellaya duyduğu ilgi ve iyi bir uyarlama olması sebebiyle sinema izleyicisinin de dikkatini hak ediyor.
Novellada ismi olmayan ancak filmin ilk sahnesinde ona Cait (Catherine Clinch) diye seslenildiğini duyduğumuz ana karakter, 10-12 yaşlarında küçük bir kız. Çok çocuklu, alt sınıftan gelen bir ailenin çocuklarından biri. Üç ablası, bir erkek kardeşi, bir de annesinin o sırada hamile olduğu, yakında doğacak kardeşi var. Temiz yüzlü, sessiz kızın bu kalabalık evde nasıl bir yaşamı olduğunu, gittiği okulu, kardeşleriyle ilişkisini ve annesi ile babasının duygusal yokluğunu görmek izleyicinin Cait ile kuracağı bağı doğrudan şekillendiriyor. Zaten babasının at yarışlarını takip etmesi, ailesine karşı ilgisizliği, Cait’i sorumsuzca içki içtiği bara götürmesi ve eşini aldatması gözden kaçamayacak detaylar. Bütün bunlar Cait’e üzülmemize, onunla empati kurmamıza neden oluyor.
Annesine gelince onun da işi başından aşkın fakat buna rağmen yapamadıkları göze batıyor, kimseyi tam anlamıyla mutlu edemiyor. Ne yazık ki çocukları tarafından taktir edilmemenin yanı sıra ev işlerinin bütün sorumluluğu da onda. Elbette bu, onun da Cait’e hak ettiği şefkati gösteremediği gerçeğini değiştirmiyor. Pek çoğumuz belli bir yaşa gelmeden içine doğduğumuz aileden daha iyisinin mümkün olduğunu düşünemiyoruz. The Quiet Girl, tam da bu noktada araya girip “Peki ya sarmalayan bir şefkat, başka türlü bir aile mümkünse?” sorusunu soruyor.
Sır Varsa Utanç Vardır
Mülkiyete ilişkin hayal meyal hatırladığım bir soru var aklımda. Nedense aklımda epik tiyatronun kurucusu Bertolt Brecht’in bir oyununun konusu olarak kalmış. Bu ikilemde denir ki bir toprağın tapusu kiminse toprak ona mı aittir, yoksa o toprağı işleyene mi? Tapu sahibi toprağı işlemiyorsa onun olmasının ne anlamı vardır? Ama toprağı işleyen tapusu olmadan her an toprağı kaybetme tehlikesi hissetmez mi? Bir çocukla bir toprak parçasını birbirine eş tuttuğumdan değil ancak aralarında benzerlik kurmadan edemiyorum. Çünkü The Quiet Girl, “Bir çocuk onu dünyaya getirenin mi çocuğudur, yoksa ona şefkat, yakınlık, ilgi ve bakım verenin mi?” sorusunu soruyor bana kalırsa.
Cait, annesi doğum yapana kadar, hatta istenirse daha uzun süre yanlarında yaşaması için uzak bir akrabalarına bırakılıyor. Onu nelerin beklediğinden habersiz küçük kız, kendini ileri yaşlarında ve çocuksuz bir çift olan Kinsellalar’ın evinde buluyor. Kinsellalar geniş bir çiftlik evinde, refah içinde yaşıyorlar. Cait’ten ev işlerine yardım etmesini bekliyor ama onu köle gibi çalıştırmıyorlar. Cait, evdeki ilk günlerinde Bayan Kinsella’dan (Carrie Crowley) onu rahatlatan bir cümle duyuyor. Bayan Kinsella, “Bir yerde sır varsa orada utanç vardır, utançsa ihtiyacımız olan bir şey değil,” diyor. Bu sayede hiçbir şey saklamasına gerek olmadığını, bu evde kendisini özgür bir biçimde ifade edebileceğini anlıyor. Yeni evinde Cait’in söyledikleri, yaptıkları ve var oluşu değer görüyor. Kinsellalar, Cait’e yanlarında kaldığı süre boyunca kendi çocukları olsa davranacakları gibi davranıyor.
Bay Kinsella’nın (Andrew Bennett) bakış açısı kâğıt oyunu oynadıkları bir gece evlerine okulun çatısının tamiri için bağış toplayan biri geldiğinde daha da belirginleşiyor. Çocuğumun olmaması başkalarının çocuklarının gittiği okulun çatısını umursamayacağım anlamına gelmiyor diyor ve bağış yapıyor. Sevginin bir koşula, çıkara ya da mülkiyete bağlı olmadığını hatırlatan bu tavır Cait’i günden güne rahatlatıyor.
Hiçbir Şey Söylememe Fırsatı
Çocukken yetişkinlerin söyledikleri gibi olmalarını bekleriz. Buna olan inancımız kırıldığında ise tedirgin ve güvensiz gençlere, ardından da yetişkinlere dönüşmemiz kaçınılmazdır. Cait’in durumunda anne ve babasının örnek birer yetişkin olmadığı görülür. Daha sonra yanlarında yaşamaya başladığı Kinsellalar’a duyduğu güven ise beklemediği bir anda kırılır. Nerede ne söyleyeceğini bilen ama çoğunlukla sessiz olan Cait, hemen dibinde duran bir gerçekle burun buruna gelir. Öğrendiği bilgi, beklenenin aksine Kinsellalar ile daha güçlü bir bağ inşa etmesine yarar. Zira konuşulamayanlar ayyuka çıktığında herkesin rahatlaması kaçınılmazdır. Bay Kinsella ile Cait’in arasındaki görünmez engeller birer birer kalkarken şefkatin üç kişiyi de iyileştirdiği görülür.
Ailesi tarafından uzak bir akrabalarının yanına gönderilecek kadar gözden çıkarılan Cait, bu öğretici deneyimle sessizliğin tek bir anlamı olmayabileceğini görür. Bana kalırsa sırrın olduğu yerde utancın olduğunu söyleyen Bayan Kinsella, utancın da hissedilmesi gereken bir duygu olduğunun farkında değildir. Ancak anlatı, utancın sır haline getirilip üzeri kapatılınca değil, paylaşıldıkça iyileşen bir duygu olduğunu gösterir. Sessizlik ise ailesi tarafından görülmeyen Cait’te biçim değiştirir. Cait, hiçbir şey söylememenin de bir fırsat olduğu bilgeliğine ulaşır.
Dil Seçimi: Dezavantaj Gibi Gözüken Avantaj
The Quiet Girl, İrlanda’nın yeşillik içindeki doğasında geçen sakin bir hikâyeyi beyaz perdeye taşımaktan fazlasını yapıyor. Dine yaklaşımları, eğitim seviyeleri ve sınıfsal farklarıyla İrlanda kırsalındaki farklı hanelerin yaşamına ışık tutuyor. Ana dillerini konuşan karakterler, seyircinin İrlandaca’nın tınısından haberdar olmasını sağlıyor. Bunu söylerken İrlandalılar’ın sadece yüzde 36’sının ana dilini konuştuğunu, İngilizce’nin coğrafyalarındaki egemen dil olduğu göz önünde bulundurulmalı. Bu açıdan bakınca filmi İngilizce yerine İrlandaca çekmek cesur bir karar gibi gözüküyor.
İrlanda’daki önemli film festivallerinden ödülle dönen The Quiet Girl, dünya çapındaki pek çok film festivalinin seçkisinde de yer aldı. Dünyanın dört bir yanındaki festivallerin İngilizce konuşulmayan filmler kategorilerinde ödül için yarışmasını yine dil seçimine bağlayabiliriz. Kararı bu açıdan da zekice bulduğumu söylemek isterim ancak dünyanın her yerinden izleyicilere erişmesinin tek nedeninin bu olmadığı da çok açık. Aksi halde Berlin Film Festivali gibi prestijli bir festivalden iki önemli ödülle dönmesi mümkün olmazdı bana kalırsa. Yani, En İyi Film Ödülü için Kristal Ayı Özel Mansiyonu ile En İyi Film için Kplus Kuşağı Uluslararası Jüri Büyük Ödülü ile.
Diğer yandan filmin başarısında neredeyse her eseriyle okuru etkisi altına alan Claire Keegan’ı da görünür kılmayı önemli buluyorum. Türkçede ulaşılabilen üç kitabından iki tanesinin sinemaya uyarlanması boşuna değil. 2025’in ilk günlerinde izleme fırsatı bulduğum ve hakkında yazdığım Small Things Like These’i de The Quiet Girl’ü de gönül rahatlığıyla önerebilirim. Her ikisi de yazarın aşağı yukarı 80 sayfada anlattıklarını alıp 95-100 dakika süreli filmler yaratma konusunda örnek alınması gereken eserler.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar