Sebastian Brameshuber, yeni filmi London ile karşımıza çıkıyor. 76. Uluslararası Berlin Film Festivali kapsamında prömiyerini gerçekleştiren London, Avusturya’da belirli bir rota üzerinde yolculuk paylaşımı şoförlüğü yapan Bobby’nin deneyimlerine odaklanıyor. Çoğunlukla tek mekanda, bir arabanın içerisinde geçen anlatı, Viyana ve Salzburg arasında ilerleyen yolculuklar etrafında şekilleniyor. Filmin başrolünde ise Bobby Sommer yer alıyor.
Hayatın belirsiz bir düzlem içerisinde ilerlediğini fark edebilmek için nasıl düşünmek gerekir? Yalnızca yaş almak mıdır insanı bu konuda düşündürebilen? Yoksa rutinlerin içerisinde kaybolmaya çalışmak mıdır belirsizlikleri gösteren? Gece ile gündüzün arasına sıkışmış biz dünyalılar için sanıyorum en zorlusu, dakikaların neye benzediğini fark etmek. Öyle ki, söz konusu dümdüz ilerleyen bir yol bile olsa, kontrolü kaybetmemek şeritleri nasıl takip ettiğinize bağlı.
London, asfalta kazınmış beyaz şeritleri takip ederek yalnızlığının üzerini örten Bobby’nin bastığı pedallarla ilerliyor. Film, bizi kursakta kalanların sessizliğine hapsetmeyi deniyor. 72 yaşındaki Bobby, tıpkı her insan gibi ağlayarak geldiği bu dünyada zaman fark etmeksizin başka acılar çekiyor. Karakter bir sahnede fısıldayarak şunu soruyor: “Bir sahneyi görmenin ama aynı zamanda onun içinde var olduğunuzun hissini bilir misiniz?” Konuşmasının geri kalanını, “Artık uyanmayı tercih ederim. Bunu daha fazla yaşamak istemiyorum.” diyerek bitiriyor. Zira, söz konusu insanlıksa acıların nedenleri bu yerkürenin belirsizliğiyle aynı kümede yer alıyor. Ancak düz yolda ilerleyen bir arabadan bahsedecek olursak, insan gaz pedalına ancak dolu koltukların sayısı kadar basabiliyor. Daha iyi görebilmek için silecekleri çalıştırabilmeyi ise bu yolu kimlerle paylaştığını hissedenler becerebiliyor sanki.

Yalnızlığı Paylaşmak
London, anlatısı boyunca minimal bir form gözetiyor. Uzun süredir görüşmediği komada olan eski bir arkadaşını her gün hastanede ziyaret eden Bobby’nin yol boyunca ona eşlik eden yolcularla sohbetlerini izliyoruz. Yolculuklar; genellikle ön camdan yolu takip eden, şoförün perspektifinden yolcuyu gösteren ve tam tersi şekilde şoförü yansıtan üç kamera açısı eşliğinde şekilleniyor. Bu konumda sessizliğin keskinliği, filmin atmosferini oluşturan unsurlardan biri.
Filmde terapi seansındaymışız gibi ilerleyen sohbetlere şahit oluyoruz. Pişmanlıklar, mutluluklar ve travmalar, yolculuğun içerisinde açık bir şekilde dışa vuruluyor. Bunların çoğu, Bobby’nin ve yolcuların hayatlarına yönelik bilgilerle sorgulamalarını içeriyor. Yolculardan biri, orduda geçen günlerin yıpratıcılığından bahsediyor. Bir başkası, kız kardeşinin onun için ne denli bir rol model olduğundan söz ediyor. Bir diğeri ise Avatar‘ın Marksist bir başyapıt olduğunu savunuyor. 9 farklı yolcu üzerinden aktarılan farklı hayatlara odaklanıyoruz. Aslına bakacak olursak, bu anlatıların başlıca anlamsal bir bütünlüğü ya da karşılığı yok. Ancak hepsi, emekli müzisyen Bobby’nin yalnızlığını örttüğü önemli bir sürecin parçaları.
Brameshuber, anlatısını gündelik bir dil içerisinde oluştururken duraklamalara, düşüncelere ve hayatın yarattığı sessizliklere yer veriyor. Aynı şekilde Bobby karakterine dair bilgileri de zamanın içerisine serpiştiriyor. Her unsur, gerekli bir zaman dilimine tabiymiş gibi sırasını bekliyor. Her şey, cama vuran yağmurları silen sileceklerden arabanın sinyal sesine kadar, gerçekçi bir yansımayı hissettirmenin çabası içerisinde. Ayrıca karakterlerin üzerinde tanımadıkları bir insanla sohbet ediyor olmanın konforu var.
Sohbetlerin çoğunluğu ise karakterlerin iç dünyalarına yönelik. Eşlikçi olan unsurlardan birisi de yolcuların Bobby ile yaşadığı kesişimler. Bir noktada babasını çok fazla görmeyen bir yolcu üzerinden, onun da geçmişinin benzer denklemler içerisinde şekillendiğini öğreniyoruz. Yine aynı şekilde askerlik yapan bir yolcu, Bobby’nin de askerlik zamanında yaşadığı benzer sorunları açığa çıkarıyor. Hikaye süresince duyduğumuz bu anılar, fikirler ve bastırılan düşünceler; anlatı içerisinde arabanın ilerlemesini sağlayan birer itici rüzgara dönüşüyor.

Fikrin Mahcubiyeti
London‘un hissettirmeye çalıştıkları kadar bunu ne derece başarabildiği bir başka tartışma konusu. Sohbetlerin zaman içerisindeki gelişimi, filmin sorunlu olduğu kısımlarından biri. Bobby’nin mola verdiği kısımları ayrı tutarsak, bir arabanın içerisinde geçen bu anlatı iyi bir temel fikrin çerçevesinde gelişiyor. Bu fikir, sinema içerisinde daha önce benzer şekillerde işlenmiş olsa da, kendisini muadillerinden ayırdığı farklı bir dinamiğe sahip. Buradaki sorun, bu dinamiğin yalnızca kısa bir süreliğine işlenebilmesi. Nitekim, senaryo tarafından nitelikli bir şekilde desteklenmeyince kısa bir sürenin ardından etkisini zamanla kaybetmeye başlıyor.
Brameshuber, filmin iki saatlik süresi içerisinde farklı karakterleri doğrusal bir temponun içerisine sürüklüyor. Bu minimal esaslarla bezeli sinema, metin olarak belirli kalıpların içerisinde döndüğü için kendisini bir üst potaya çıkaramıyor. Geri kalan tüm unsurlar, gerçekçi gündelik yaşamın etkenleriyle örülürken, karakterlerin konuşmaları birbirleriyle uyuşmayan ve fazla estetik kalan bir dil içeriyor. Ağdalı sorular ve açıklamalar gerekli entelektüel dolgunluğa sahip olmadığı gibi, bulunduğumuz konumla birlikte elde edilenleri sönümlendirmeye başlıyor. Kameradan yansıyan ve iyi hissettiren huzurlu görüntülere rağmen, ele alınan konuların içselleşmeyen yapaylığı bu atmosfere bir sis bulutu gibi çöküyor.
Buradaki bir diğer problem, yönetmenin kısa film olarak çekilmeye daha uygun olan bu fikrin dokunulmazlığına kapılması. Anlatının ilk 30 dakikasında nasıl bir işleyişle karşılaştıysak sonuna geldiğimizde de neredeyse aynısına sahibiz. Bu durum, yönetmenin elbette bilinçli bir tercihi. Ancak bu tercihin gerek izleyicide gerekse anlatıda elde edebildikleri oldukça sınırlı. Zira, bu alana karakterin komadaki arkadaşı Arthur üzerinden yaşadığı pişmanlıklar ve geçmişe yönelik birtakım bilgilerin dışında eklenen herhangi bir unsur yok.
Brameshuber, lastiklerin üzerinden geçtiği şeritleri Bobby’nin yaşamı ile eşleyip bunu ufak anekdotlarla birleştirmenin dışında temel fikrinin yanına herhangi bir unsur ekleyemiyor. Onu çitleri çekilmiş bir alanın içerisine hapsediyor. Risk alma ihtimalinden kaçınan neredeyse muhafazakar bir yaklaşım benimsiyor. Film boyunca yolcuların kişilikleri üzerinden Bobby’nin geçmişine uzanan parçalar görüyoruz. Ancak bunların işleniş aşaması, filmin gücünü büyütmekten ziyade -senaryonun sorunlarıyla birlikte- fikirlerin yol içerisinde gücünü kaybetmesine neden oluyor.

Şabloncu Stereotipilerle
London, arabaya konuk ettiği yolcuları Bobby’nin hayatından parçalarla birleştirirken farklı tercihlerde bulunuyor. Komünist, asker, mülteci, göçmen ve aktivist olduğunu öğrendiğimiz karakterlere rastlıyoruz. Buradaki sorun; sosyopolitik kimlikler özelindeki seçimlerden değil, anlatıdaki gidişatın bu karakterlerle kesişmemesinden kaynaklanıyor. Film, aceleci bir şekilde her noktaya parmak basmak istiyor. Ancak bunu yalnızca biçimci bir şekilde kalıplaşmış stereotipiler üzerinden yansıtıyor.
Anlatılanlar, Bobby’nin iç dünyasından yansıyanlara daha yakın kaldığından dolayı, yalnızca gösterilmek için gösterilen karakterlerden ibaret. Dolayısıyla, yer verilmesi değerli olan bu bireylere adeta bir skeç estetiğinde, obje muamelesinde kalan bir tutum var. Zira, anlatılanlar karakterlerin meselelerine yönelik değil. İçerisinde bulundukları durumlara dair unsurlara yer verilse de, bunların çoğu Bobby’nin çağrışımsal çıkarımlarını sağlayabilmemiz üzerine kurulu. Bu; politik düzlemde konuşmaya çabaladığını sanan ancak bunu meseleyi aktarmak için değil, göstermek için tercih eden bir tavır.
Bu çerçevede verilebilecek örneklerden biri, Marksist bir genç yolcu üzerinden yansıtılıyor. Karakter, bir sahnede “Son zamanlarda en beğendiğim filmler büyük mesajlar içermeyen ve apolitik olanlardı.” gibi bir cümle kullanıyor. Elbette sinema, karakterler üzerinden dışa vurulan düşüncelerin nasıl gösterildiği kadar, hangi motivasyonla resmedildiği üzerinden de bir anlam kazanıyor. Buradaki sahnenin -Berlinale’nin soykırım destekçisi tavrı ve Wim Wenders’in açıklamalarını düşündüğümüzde- güncel atmosfer ile ne kadar uyumlu olduğunu hatırlatmakta fayda var. Karakter, bu sözlerinin ardından Avatar‘ın Marksist bakış çerçevesinde bir okumasını yapıyor. Bu kısım, filmin karar mekanizmasının bir yansıması aslında. Zira anlatı, komünist olduğunu belirten bir karaktere Avatar‘ın Marksist bir başyapıt olduğunun açıklaması üzerinden yaklaşabiliyor.
Böyle bir senaryoda merceğin eğilebileceği alanlar oldukça sınırlı. Metin, derinlerde saklı tutulanı ancak bu kadar büyütebiliyor. Arzulanan da fazlasıyla bu: Bobby’nin mültecilere yardımcı olması, onları sadece sessizce dinlemesi. Filmin politik sözünü sakınmamak gibi başlıca bir derdi olmasa da, girdiği alanlardaki edilgenliği fazlasıyla göze batıyor. Bunlar, genel olarak anlatının her aşamasının ne denli büyük bir riskten kaçınma çabasında olduğunu gösteren unsurlardan bazıları. Bir fikri çevreleyemeyen, onu yanına yaklaşan her etkenden olabildiğince koruyan bir eserle karşı karşıyayız.
London, içsel olanı açığa çıkarmayı planlasa da, fikrine karşı düşkün muhafazakarlığı nedeniyle izleyicide zamanla gelişen bir duyarsızlaşma yaratıyor. Üst üste binen, tekrarlanan aktarımlar; ne metinle ne de görsel kompozisyonlarla bütünleşen bir birlikteliğe kavuşabiliyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar