Rüşdünü ispatlamış yönetmenlerin geç dönem işleri, ilginç bir seçki sunuyor. Coppola gibi varını yoğunu alışılmadık projelere yatıran efsaneler de var, Scorsese gibi ancak eriştiği bakış açısını işlerine yansıtan yönetmenler de. Kanıtlayacak bir şeyleri kalmadığı için yaşadıkları rahatlık, her filmlerinin son filmleri olabileceğini bilmenin getirdiği baskıyla birleşince kişisel tutku projelerinden “bir onlara bir bana” yaklaşımının sonuçlarına kadar geniş bir yelpaze çıkıyor karşımıza. Michael Mann’in Heat 2 üzerinde çalıştığı, Spielberg’ün yeni bir UFO filmi çektiği ve ikisinin de garip hissettirmediği bir dönemden bahsediyoruz.
Tabii bu durum, bu yönetmenlerin kariyerindeki belli bir dönemden hoşlanan hayranların “X de çok bozdu.” veya “Yaşlanınca bunadı…” gibi cümleler kurmasını engellemiyor. Yine de Ridley Scott’ın 80 yaşından sonra çektiği beş benzemeze şöyle bir bakınca (Raised by Wolves, The Last Duel, House of Gucci, Napoleon, Gladiator 2) James Cameron’ın başarılarla dolu kariyerini Avatar serisiyle sonlandırmak istemesi, şaşırtıcı gelmiyor.![]()
Cameron’ın Son Baharı
Avatar üç Oscarlı bir gişe canavarı. Teknoloji harikası. Benzerlerini defalarca dinlediğiniz bir hikayenin bilim kurgu soslu yeniden anlatımı. Film hakkında geçtiğimiz 16 yılda yüzlerce kez tekrarlanan jenerik tanımları aradan çıkardıysak, serinin kültürel etkisi ve Cameron için anlamına biraz odaklanmaya çalışalım.
Gelmiş geçmiş en başarılı yönetmenlerden biri olan Cameron’ın kariyerine şöyle bir bakarsanız, yaptığı her işte kendisinin tutkuyla bağlı olduğu şeylerin yansımalarını görebilirsiniz (Bu cümlenin doğruluğundan şüphe edenleri, İstanbul Sinema Müzesi’ndeki James Cameron Sanatı sergisini gezmeye davet ediyorum.). Avatar serisi de, ilk film itibariyle yönetmenin anti-kolonyalist görüşünü ve çevreci tarafını belgeliyor. İlk kez karşılaştığınız bir mesaj değil, olabilecek en çarpıcı şekilde de anlatılmıyor belki ama bir filmi iyi yapacak tüm elementlerin özenle birleştirilmesiyle yüksek bir seyir zevki sunuyor. Ne de olsa hiçbirimiz Yüzüklerin Efendisi’nin ilk kötülüğe karşı mücadele anlatısı olduğunu düşünmüyoruz, değil mi?![]()
Yetersizlik Değil, Tercih
Avatar’ın hikayesinin basitliği, genelde bir eleştiri kaynağı olarak gösteriliyor. İnsanlar muhtemelen filmin absürt gişe başarısının da etkisiyle, bu sadeliği bir tercihtense yetersizlik olarak yorumluyor. Bu noktada filmin başarısının, kısmen Cameron’ın bu kararının sonucu olduğuna dair bir alternatif yaklaşım sunmak istiyorum. Avatar gibi bir filmin bu kadar iyi işleyebilmesi için birkaç kritik unsur var ve James Cameron’ın diğer her alanda yakaladığı basitlik, bu yönlerin daha da öne çıkmasını sağlıyor. Özünde Pocahontas’ın uzayda geçen versiyonu olan Avatar, ancak izleyiciler de Pandora’yla bir bağ kurabilirse etkileyici olabilecek bir film. Ve kariyeri boyunca izleyicisinden duygusal bir karşılık almayı bildiğini defalarca kanıtlamış olan Cameron, burada da bu bağın kurulması için gereken formülü bildiğini kanıtlıyor.
Bugün Avatar’ın herhangi bir kültürel etkisi olmadığını söyleyenler, 2010’da Pandora’nın varolmadığını öğrenince depresyona giren hayranlar olduğunu unutuyor. Gerçekten de filmin başarısı, izleyiciye Pandora’yı önemsetebilmesinden geliyor. Ve bu etkinin sağlanmasında CGI sanatçılarının ve dijital performans aktörlerinin başarısı kadar, hikaye anlatımında tercih edilen yolun da etkisi var. Ana karakteri Jake Sully’i alışılagelmiş kahraman kalıplarından uzakta, herhangi bir adam olarak tanıtarak izleyicinin karakterle bağ kurmasını kolaylaştırıyor Cameron. İzleyicinin Pandora’yı tanıma ve sevme yolculuğunu Sully’ninkiyle senkronlayan yönetmen, bu sayede gezegenle bağınızın siz farkına varmadan kurulabilmesini sağlıyor. Tıpkı Sully’nin on yaşındaki bir çocuğun kelime dağarcığıyla koca bir gezegeni ortak düşmanlarına karşı birleştirmesi gibi, Cameron da böylesine basit bir hikayeyle milyonlarca izleyiciyi mesajının arkasında topluyor.![]()
Eskimeyen CGI, Azalmayan Seyir Zevki
Avatar’a dair kurulan eleştirel cümlelerin başında “Karakterlerin adlarını bile hatırlamıyorsun!” geliyor. Ama bu cümleyi kuranlar, filme dair hatırlanması gereken ve herkesin de hatırladığı tek ismin Pandora olduğu gerçeğini kaçırıyor. “Kültürel etkisi yok!” yorumu, Avatar’ın son yirmi yılda doğmuş doğrudan uyarlama olmayan tek sinematik evren olduğu düşünüldüğünde komik duyuluyor. 21. yüzyıldaki başka hangi filmin ilkinden 13 yıl sonra çıkan devam filmi 2 milyar dolarlık gişe hasılatı toplayabilir ki? Tabii bu noktada James Cameron’ın sanatını görmezden gelmemek gerek, zira filmin seyir zevkinin bu kadar yüksek olması Cameron’ın her aşamada verdiği sonsuz doğru kararın bir çıktısı.
Avatar, üstünden 16 yıl geçmişken bugün hala keyifle izleyebileceğiniz bir film. Ki CGI ağırlıklı filmlerin ne kadar kötü yaşlandığı düşünüldüğünde bu övgünün boyutu daha da artıyor. Cameron’ın başarılarla dolu kariyerinin sonunu, tutkulu olduğu konularda yıllarca hatırlanacak bir anlatı yaratmaya ayırması, bu uğurda en ufak tavizi vermeyi reddetmesi onun seviyesindeki pek çok yönetmenden bile göremediğimiz bir adanmışlık. Üçüncü filmin izleyicilerle buluşmasına bir haftadan az kalmışken Cameron’ın planladığı gibi dördüncü ve beşinci filmleri çekebileceğinin henüz bir garantisi yok. Ama Avatar: Fire and Ash’ten keyif alacağından şüphe eden bir kişinin bile olmayışı, yönetmen için yeterli bir gurur kaynağıdır diye düşünüyorum. Siz de kendinize bir iyilik yapın ve bu hafta, ilk iki filmi yeniden izleyin. Pişman olmayacaksınız.
Tuncer Haydarlar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar