
Dying Light: The Beast (PS5)
Keyifli dövüş mekanikleri, Crane'in intikam hikayesi ve güzel yan görevler ile Dying Light: The Beast, bu sene içerisinde epey beğendiğim oyunlardan birisi oldu.
Dying Light, parkur ve hayatta kalma ile zombi türünü birleştiren belki en önemli oyun serisi. 2015 yılında Polonyalı Techland firması tarafından hayatımıza giren seri, dünyada büyük bir ses getirdi. Oyunun etkili savaş sistemi, parkur ile birleşince benzersiz bir oyun deneyimi ortaya çıkıyordu. Hem mekanik olarak oldukça güçlüydü hem de Kyle Crane bağ kurulabilecek, güzel yazılmış bir karakterdi. Fakat oyun, Türk oyuncular tarafından ekstra sevilmişti. Oyunun Türkiye’de geçiyor olması da bunda etkili olmuştur tabii, ancak seriye karşı normalden fazla bir sevgi vardı.
Serinin bu denli sevilmiş olması Techland‘i de harekete geçirdi ve 7 yıl sonra 2. oyunu yapmaya itti. Fakat bu 2. oyun aslında bir devam oyunu değildi. Her ne kadar parkur mekaniklerini geliştirip oyunun skalasını ciddi derecede büyütmüş de olsalar, bağ kurduğumuz Kyle Crane’i görememek biz oyuncuları oldukça üzdü. Techland tepkileri duymuş olacak ki, Dying Light: The Beast oyununda Crane’in geri döneceği açıklandı. Aslında bir DLC olarak planlanan The Beast, çapı büyütülerek tam bir oyun olarak biz oyunculara sunuldu. Şimdi kapsamlı bir şekilde bu oyunu inceleyeceğim.

Geçen Yılların Ardından
Dying Light: The Beast, aslında 2. oyuna nazaran daha çok bir devam oyunu gibi hissettiriyor. Serinin hayranları, özledikleri Crane’e bu oyunla kavuşuyor. Türkiye’deki hayali bir Harran şehrinde yaşanan olayların üzerinden onlarca yıl geçiyor ve Crane, üzerinde çeşitli deneylerin yapıldığı bir yere düşüyor. 13 yıl boyunca işkencelere ve deneylere maruz kalan Crane oldukça güçsüz düşüyor. Baron’un yaptığı bu deneylerin sonrasında, deliren bir deneğin sayesinde oradan kaçmayı başarıyor. Crane bitik düşmüş olmasına rağmen, deneyler sayesinde artık hem yarı insan hem de yarı yaratık. Bu kaçış sekansının sonunda yaratığa dönüşüp zombileri patakladığımız kısım mükemmeldi. Oldukça güçlü bir prolog bölümü ile başlayan oyun, sizleri direkt içerisine çekiyor.
Oyun aslında çok basit bir intikam hikayesi anlatıyor. Crane tekrardan gücünü toparlayıp Baron’u öldürmek istiyor. Fakat bu, işlenişi oldukça güzel bir hikaye. Hikaye ilerledikçe çeşitli sürprizlerle karşılaşıyoruz. Aynı zamanda yan karakterlerin hikayeleri de ilgi çekici ve güzel olunca, elimizde takip etmesi keyifli bir hikaye deneyimi oluyor.
Bu basit ve düz hikaye, Techland‘in ikinci oyundaki daha karışık olan anlatı türünü terk ettiğini gösteriyor. Aslında bu durum oldukça pozitif bir gelişme. Çünkü stüdyo, oyuncuların fikirlerine önem verip hızlı bir şekilde hikayeyi ve oyunu ona göre değiştirdi. Dying Light: The Beast düz bir hikaye anlatıyor olsa da, yan görevler hikayeyi derinleştiriyor. Ana hikayede intikam arzusu ile yanıp tutuşan Crane, yan görevlerde tanıdığı müttefiklerine yardım ediyor. Bu görevler sayesinde hem onları tanıyoruz hem de Crane’in diğer yönlerini görüyoruz.

Geceler Daha Zor, Gündüzler Daha Keyifli
Dying Light serisinin en önemli tarafı her zaman oynanışı olmuştur. Güzel bir hikaye anlatıyor olsa da, hikaye hiç en ön planda olmadı. Dying Light: The Beast; temel olarak mekanik açısından 2. oyunu, atmosfer olarak ise 1. oyunu kullanan karma bir yapım. İki oyunun da en iyi taraflarını alarak ortaya bir ürün çıkarmışlar. 2. oyun ile ilgili laf edilemeyecek belki de tek şey parkur mekanikleri. Fakat oyunun en çok eleştirilen yönü, gece gezintilerinin inanılmaz derecede kolaylaştırılmış olmasıydı.
The Beast, gece gezintilerini inanılmaz derecede zorlaştıran bir oyun olmuş. Hatta zorunda değilseniz bence gece dışarı çıkmayın bile. Geceler yine size fazladan xp veriyor; fakat ortam o kadar karanlık ki, fener açmadan gezmek imkansız. Fenerinizi açarsanız da eceller bunu fark edip peşinize takılıyor ve sizi kovalamaya başlıyor. Alacağınız riski hesap edip ona göre oynamanız lazım.
Oyunun geçtiği Castor Woods oldukça güzel görünüyor. Gündüz manzaraları oldukça keyifli. Şehir de parkur için güzel bir şekilde tasarlanmış. Binalara tırmanmak, oradan oraya uçup kaçmak yine çok keyifli. Fakat harita, oyun esasen bir DLC olarak tasarlandığından ötürü biraz küçük gelebilir. Ama bence yetersiz değil. Oyunda araba bulunduğundan dolayı haritaya sürüş için uygun yollar da konmuş. Arabalar biraz kolay hasar aldığı için ben kullanmayı pek tercih etmedim ama yine de işlerimi kolaylaştırdığı zamanlar oldu. Dying Light‘da her zaman çatılarda gezinmek bana daha zevkli gelmiştir.

Artık Yarı İnsan, Yarı Canavarız
Oyundaki silah çeşitliliği oldukça yeterli. Kesici ve delici aletlerin yanı sıra, ateşli silahlar ve yaylar da oyunda mevcut. Ekipman geliştirmek ve üretmek bazen zor olsa da, sık kullandığımız ürünleri kolay bir şekilde üretebiliyoruz. Kullandığımız silahların, insanlar ve zombiler üzerindeki etkileri ve animasyonları çok daha iyi hale getirilmiş. Oyunun vahşet dozu biraz daha yükseltilmiş. Vurduğunuz şeyin neresine vurursanız, orası ya eziliyor ya da kesiliyor. Bu da vuruş hissiyatını inanılmaz derecede artıran bir şey. Ama tabii ki artık dövüşürken sadece silahlarımızı kullanmıyoruz.
Crane, maruz kaldığı deneyler sonrasında artık bir canavara dönüşebiliyor, ki oyun zaten adını buradan alıyor. Crane’in bir öfke barı var ve bu bar dolduktan sonra direkt olarak Beast moduna geçiyor. Kalabalık düşmanlarla dövüşürken bu dönüşüm oldukça işe yarıyor. Aynı zamanda oyunda güçlenmemizi sağlayan Chimera dövüşleri de Crane’in Beast özelliklerine puan vermemizi sağlıyor. Böylece Beast modundayken daha farklı hareketler yapıp daha havalı bir şekilde dövüşebiliyorsunuz. Chimera dövüşleri ise oldukça iyi tasarlanmış. Düşmanların her biri Baron’un denekleri ve bunları öldürüp kanlarını kendimize enjekte ederek güçleniyoruz. Birer denek olduklarından dolayı, savaşları da farklı hissettiriyor.

Teknik Açıdan Kusursuz Bir Oyun
Oyunlar artık öyle şekillerde çıkıyorlar ki, insanlar performans sorunu yaşamadıkları oyunları direkt övmeye başlıyor. Dying Light: The Beast çıktıktan sonra çoğu pozitif yorumun sebebi, oyunun çok iyi bir optimizasyonla çıkmış olmasından dolayıydı. Bu duruma gelmemiz elbette biraz üzücü. Fakat Techland‘in sıkıntısız bir oyunu piyasaya sürmesi de takdiri hak ettiklerini gösteriyor. Ben oyunu PlayStation 5 üzerinde deneyim ettim ve hiçbir sorun yaşamadım. Ne bir bug ne de bir çökme yaşayarak oyunu tertemiz oynadım. Grafik kalitesi muhteşem olmasa da, karşımızda oldukça iyi görünen bir oyun var.
Müzikleri ise 2. oyundan tanıdığımız Olivier Deriviere üstleniyor. Birinci oyundan bildiğimiz ana tema müziği bu oyunda da kullanılıyor, fakat biraz daha değiştirilmiş bir haliyle. Müzikler genel olarak açıp dinleyeceğim türden olmasa da, atmosferi ve gerginliği oldukça iyi yansıttığını düşünüyorum. Bu açıdan yine yeterli bir çalışma yapılmış.

Sonuç
Öncelikle, bizlere kod sağladığı için Techland‘e teşekkür ederim. Dying Light: The Beast hem Türkçe dil desteğine sahip hem de ülkemizde özel fiyatlandırma ile satılmakta. Özellikle türü sevenlerin bu kriterleri göz önünde bulundurarak oyunu kesinlikle kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum. Seriye 2. oyunda Crane’in olmamasından dolayı küsenler, tekrardan aradıkları tadı bu oyunda bulabilirler.
Dying Light, benim hep oldukça sevdiğim ve oynamaktan keyif aldığım bir seri olmuştur. Bu yüzden Dying Light: The Beast‘i de heyecanla bekliyordum. Küçük bir oyun olacağından dolayı beklentimi biraz düşürmüştüm. Fakat Techland, beklentimin üzerine çıkarak oldukça keyif aldığım ve eğlendiğim bir oyun sunmayı başarmış. Keyifli dövüş mekanikleri, Crane’in intikam hikayesi ve güzel yan görevler ile Dying Light: The Beast, bu sene içerisinde epey beğendiğim oyunlardan birisi oldu.
Poyraz Akyol‘un diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar