20
YAZARIN PUANI

Konvansiyonel sinemanın deneyimli isimlerinden Ron Howard, yeni filmi Eden ile izleyici karşısına çıkıyor. Gerçek bir hikâyeden esinlenen ve Alman bilim insanı Dr. Friedrich Ritter’ın Floreana Adası’nda kurmaya çalıştığı ütopyadan yola çıkan film, insanın farklı coğrafyalarda yaşanan toplumsal çürüme ve erozyonun mutlak nedeni olmasına değiniyor. İnsanın kurtuluş çabası, Antik Yunan efsanesi Sisifos’un yazgısındaki bir kaya gibi ne kadar itilirse o kadar ağırlaşıyor. Ron Howard, filmin senaryosunu Noah Pink ile kaleme alırken film müziklerini duayen besteci Hans Zimmer besteliyor. Prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yapan Eden’in oyuncu kadrosunda ise Jude Law, Ana de Armas, Vannessa Kirby, Sydney Sweeney, Daniel Brühl, Felix Kammerer, Toby Wallace gibi önemli isimler yer alıyor.

20
YAZARIN PUANI

Alman bilim insanı Dr. Friedrich Ritter, sevgilisi Dore Strauch ile Birinci Dünya Savaşı’nın yoğun ekonomik buhranından ve yükselen faşizmden kaçıp yeni bir ideal yaşam kurmak için Galapagos Adaları’ndaki Floreana Adası’na yerleşmişlerdir. Heinz ve Margret Wittmer çifti ise yazıları gazetelerde yayınlanarak efsaneleşen Dr. Friedrich Ritter ile tanışmak ve hasta oğullarına şifa bulmak amacıyla adaya gelir. Ritter, çifti birer turist olarak görür ve rahatsız edilmek istemez. O sırada lüks bir otel inşa etmek için adaya gelen davetsiz misafir Baroness, iki ailenin yaşadığı çekişmeyi kısa sürede unutturacaktır.

Eden Film İncelemesi Arakat Mag 2024 Ron Howard Jude Law Ana de Armas Vanessa Kirby Sydney Sweeney

Ron Howard’ın Sinema Dili

Happy Days (1974-1984) dizisinde Richie Cunningham rolüyle küçük bir çocuk olarak adım attığı sinema sektöründe zamanla steril işler arayan yapımcıların gözde yönetmeni olan Ron Howard, sinema dünyasının hiç kuşkusuz önemli simalarından. Yönetmenin kariyerine dönüp baktığımızda klasik Hollywood formüllerinin iyi bir uygulayıcısı olarak oluşturduğu filmografisinden kısaca bahsetmekte fayda var.

Howard, ilk uzun metrajı 1977 yapımı aksiyon-komedi türündeki Grand Theft Auto’dan itibaren sektörde yönetmen olarak yer edinmeye başladı. 90’lardan itibaren parmakla gösterilen bir yönetmen olarak eleştirmenlerce çok beğenilen Apollo 13 (1995) ile adını duyurdu. Ardından sükse yaptığı A Beautiful Mind (2001) ile En İyi Yönetmen ve En İyi Film Oscar ödüllerini kazandı. Cinderella Man (2005), The Da Vinci Code (2006) gibi gişe sinemasında izleyici edinen bir isim olarak üretimine devam etti. Frost/Nixon (2008) ile akademi tarafından yeniden En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında aday gösterilen Howard’ın kariyeri, Rush’a (2013) uzanan görkemli bir yolla örüldü.

Ron Howard, sükseli filmografisinin yanında kariyeri boyunca birtakım sabit eleştirilere maruz kaldı. Proje odaklı çalışma prensibi, stüdyoların işlerini teslim ettiği bir isim olması, klasik Hollywood anlatısına sahip işlerle yol alması, onun genellikle belirli bir konfor alanında konumlanmasına neden olan etkenler olarak öne çıktı. Önemli başarılar ve kazanımlar elde etse de, kariyeri boyunca özgün bir sinema dilinden uzak ve stüdyoların sevdiği bir zanaatkâr algısına itildi. Eden’e de bu perspektifle baktığımızda yönetmene yönelik klişeleşmiş eleştirileri haklı çıkaran bir tablodan söz edebiliriz. Teknik unsurlar ve hikâye seçimi olarak konvansiyonel sinemanın ilkelerini gereğince uygulayan, ancak derinlik ve senaryo becerileri açısından oldukça eksisi olan bir film var karşımızda.

Eden Film İncelemesi Arakat Mag 2024 Ron Howard Jude Law Ana de Armas Vanessa Kirby Sydney Sweeney

İnsanlık Anlatısı ve Oyuncu Kadrosu

İnsanlığın potansiyeli ile önündeki birçok engelin nedeni olduğunu konu alan sayısız mit, film, roman ve oyuna şahit olmuşuzdur. Daniel Defoe’nin kült romanı Robinson Crusoe, H. G. Wells’in bilim kurgu klasiği The Island of Dr. Moreau, William Shakespeare’in oyunu The Tempest, Danny Boyle’ın 2000 yapımı filmi The Beach aklımıza gelen bazı örnekler. Bu eserler, genellikle insanlığın hayatta kalma ve medeniyet kurma çabasına ve iktidar mekanizmasının sınırlarının bulanıklaştığı alana odaklanır. Eden’e bu çerçevede baktığımızda filmin söylediği yeni ve farklı bir şey yok. Filmin sahip olduğu dar kapsam tam da burada başlıyor. Eden, hikayesini adada yaşayan üç farklı insan grubundan alıyor. Adanın ilk sakinleri Ritter ve Dore, oğulları için gelen Margret, Heinz ve Harry; son olarak adaya katılan Baroness, Rudolph ve Robert. Ritter ile Dore insanlığın daha fikirsel üretim kısmını, Margret ve Heinz ise yönetilen, uyumlu şehirli tipolojisini kapsıyor. Baroness ise doyumsuzluğu ve acımasızlığıyla beslenen, deniz kızı masallarındaki hipnotik cazibeye sahip olan karanlık bir figür. Her şey zaman ilerledikçe değişiyor. Karakterlerin yaşadığı çıkmazlar, tanık olunan cinayetler, kaçırılmalar, cinsel arzular bastırılmış benlikler üzerinden örülüyor.

Eden’in üstesinden gelmeyi başardığı noktaların çoğu teknik unsurlarla sınırlı. Bunlardan ilki, yaratılan atmosferin iyi bir şekilde aktarılması. Film, prodüksiyon tasarımı ve görüntü yönetmenliği açısından elde tutulur bir imaj çiziyor. Floreana Adası’nın kasvetli, ıssız ve tekinsiz halini hissediyoruz. Adanın yabani doğası her ne kadar iyi bir şekilde derinleşmese de, bu sahipsiz coğrafyanın havası ekrandan solunabiliyor. Önemli isimlerden oluşan oyuncu kadrosu, bu noktada filmin dinamiğini ayakta tutan en güçlü halkalardan. Hikâye ve karakter anlatımı vasatın altında kalmasına rağmen, oyunculuklar filmi bir o kadar taşımayı başarıyor. Popüler ve önemli isimlerden oluşan kadro potansiyeline tam ulaşamasa da, oyuncuların sundukları standart performanslar filmin izlenebilirliğini korumaya yetiyor.

Hikâyenin ne boyutta işlendiği ve karakter problemlerine değinmeden önce, ele alınan konunun genel izleyici için doğal bir ilgi çekiciliğe sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Dr. Friedrich Ritter’ın peşinden gittiği ütopya, sinemada her zaman karşılık bulan bir alan. Bilinmezliklerin bulunduğu yabani bir adanın içerisinde yeni şeyler yaratmak, üretmek ve keşfetmek. İnsanların toplumsal çıkmazlarına, yaşadıkları çatışmalara ve gerilimlere tanık olmak. Tüm bu unsurlar, merak duygusuyla birleşerek teşvik edici bir takip etme arzusu oluşturuyor. İzleyici olarak insanlığın doğayla bütünleşen yabani ve ilkel haline doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

Eden Film İncelemesi Arakat Mag 2024 Ron Howard Jude Law Ana de Armas Vanessa Kirby Sydney Sweeney

Uçsuz Bucaksız Bir Alanda Yok Olmak

Eden’in sorunları, büyük ölçüde bir hayal kırıklığına dönüşmesine yol açıyor. Öncelikle hikâyenin konumlandığı büyük bir alan var. Başlı başına geniş bir oyun alanı, uçsuz bucaksız bomboş bir kara parçasındayız. Dolayısıyla tasarlanabilecek ve üretilecek çokça şey var. Burası, hakimiyet kurmanın da bir o kadar zorlu olduğu bir arazi aslında. Adada oluşan fikirler, insanlığın geleceğini daha sürdürülebilir yapma gayesi üzerine kurulu. Ancak bu devasa alan, yönetmenin dar ve steril aktarımı nedeniyle tam olarak değerlendirilemiyor. Alana hakimiyet kurmak zor olsa da, filmin sahip olduğu öze dair bile derinlikli bir yaklaşımı yok.

İnsanlıktan uzaklaşarak özgür bir yaşam dileyen, yabani doğayla bütünleşmeye çalışan karakterlere yalnızca örülmüş sınırlı bir alanın içerisinden bakabiliyoruz. Bu tutum, filmin doğal prensipleriyle olumsuz bir tezatlık yaratıyor. Bir diğer unsur, verilmek istenilen mesajın basitçe lanse edilmesi. İnsanlığın kendi potansiyeli önündeki en büyük engel olduğu anlatısı filmin genelinde ön planda. Bu çerçevede en yabani duygulara şahit oluyoruz. Fakat tam tersi şekilde, anlatının mesajı nasıl derinleştireceği önemsenmiyor. Dolayısıyla karakterlerin hareketlerini ve motivasyonlarını anlamlandırmaktan bir o kadar uzakta kalıyoruz.

Adanın mekânsal coğrafyasına yönelik bir aktarım sağlanmadığı gibi, karakterlerin görünümleri akla ilk gelen karikatürize stereotiplerden oluşuyor. Ritter, bilim insanı olduğu için daktilo başında söylenerek bulduğu dahiyane fikirlere sahip. Baroness ise adaya bir otel inşa etmek dışında başka motivasyonuna tanık olmadığımız için sadece kötü olmaya çalışan bir deniz kızı temsilinde. Bu iki örnekte olduğu gibi, karakterler insanlığın nesilden nesile sahip olduğu bazı özelliklerine atıfta bulunuyor. Ancak Eden, bunu akla gelen ilk fikirlerle sunarak sinemasal anlamda yeni bir şey dile getirmekten uzak kalıyor.

Film İncelemesi Arakat Mag 2024 Ron Howard Jude Law Ana de Armas Vanessa Kirby Sydney Sweeney

Görkemin Derinlikten Uzak Kompozisyonu

Eden’in sorunlarına odaklanmaya devam ettiğimizde, büyük ve gösterişli sinema arzusunu tam anlamıyla gerçekleştiremediğini görüyoruz. Film, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yükselen faşizm ve ekonomik buhrandan bahsederek açılışını yapıyor. Bu noktada ana karadan uzakta olan bir adaya adım atıyoruz. Filmin, konumunu olduğu kadar mizansenini de ana karadan uzakta tutması kasıtlı bir seçim. Buradaki problemli husus, ele alınan dünyanın tahribatının boyutuna ve karakterlerin ana karada yaşadığı sorunlara dair perspektif eksikliği. Bizi ana karadan uzaklaştıran nedenler, filmin henüz başında bir açıklama ile veriliyor.

Kendilerini insanlıktan soyutlayan bireylerin vahşi doğaya benliklerini bırakmaya iten kötü yaşam şartlarına yönelik süre içerisinde bir fikrimiz yok. Bu gibi eksiklikler, filme derinlik katabilecek yapı taşlarının zayıf kalmasına ve karakterlerin inandırıcılıktan uzak görünmesine neden oluyor. Daha ilk andan itibaren sadece alana itilmiş, gerçeğin tozu üzerine bulaşmamış içi boş karakterler izliyoruz. Onların ne yaşadıklarına ya da ne düşündüklerine kısıtlı bir açıdan bakabiliyoruz. Bu duruma ek olarak karakterlerin bir sorunu da klişe arketiplere sahip olmaları. Ya fazlasıyla iyi ya da bir o kadar kötü olacak şekilde yazılmışlar. Tıpkı senaryonun tasarımında olduğu gibi burada da bir denge yok.

Film, iki saati aşkın bir süreye sahip olmasına rağmen belli başlı tempo sorunları da yaşıyor. Paralel kurguyla tasarlanan bazı sahneler fazlasıyla ucuz görünüyor. Kurgu, çoğu noktada ise tahmin edilebilir manevralarda bulunuyor. Film, psikolojik gerilim öğelerini kullanarak kendini bu türe yakın konumlandırırken karakter psikolojisine dair bütünlüklü bir dilden yoksun kalıyor. Bu mesafeli tutum, -tıpkı yeni bir konuma alışma sürecinde edinilen mesafe gibi- anlatıya dahil olmamızı ve sürüklenmemizi engelliyor. Bolca gösterişli sahne, içi boş nutuklar ve inandırıcılıktan uzak davranışlar izlememize neden oluyor. Eden, kasvetli bir atmosfer sunsa da derinlikten yoksun karakterleri ve görkemli olma isteğinin altında ezilen anlatısıyla vadettiği sarsıcı olma çabasından uzak kalan olgunlaşmamış bir buhranın portresi.


Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

She Rides Shotgun: Sanki Hiç Yaşanmamış Gibi

Caught Stealing: Aronofsky’nin En Beklenmedik Vuruşu

Ahmet Duvan
Psikoloji bölümü öğrencisi. Sinema üzerine blog yazarı. Film eleştirmeni.

She Rides Shotgun: Sanki Hiç Yaşanmamış Gibi

önceki yazı

The Thursday Murder Club: Muzip, Şaibeli ve Talihsiz

sonraki yazı

Yorumlar

Yorumlar kapatıldı.

Bunlar da ilginizi çekebilir