Türkiye sinemasında uzun süredir bu kadar rahatsız edici, bu kadar çıplak bir yüzleşme izlememiştik. Erdem Yener ilk uzun metrajı Barselo ile komediden tanıdığımız bir ismin beklenmedik bir karanlığa yürüyüşü olmanın çok ötesine geçiyor; otogarın dar koridorlarında gezinen vahşeti, toksik erkekliğin çürümüş damarlarına kadar inen sosyolojik bir teşhise dönüştürüyor. Film, hem biçimsel cesareti hem de keskin toplumsal sezgisiyle, uzun yıllar sonra “kapalı mekân gerilimi”ne yerli sinemada yeniden bir ağırlık kazandırıyor.
Barselo, şiddeti bir gösteri olmaktan çıkarıp bir semptom, bir toplumsal hastalık olarak ele alıyor. Bu karanlık dünyanın merkezine yerleştirdiği iki şoför ve bir muavinin hikâyesi, yalnızca bir geceyi değil; sınıfsal eşitsizlikten bastırılmış erkekliğe, yabancılaşmadan kırılgan umuda kadar geniş bir toplumsal döngüyü açığa çıkarıyor.
Tam da bu nedenle, Erdem Yener‘in sinemaya attığı ilk adım bir “deneme” değil, doğrudan bir müdahale niteliğinde. Oyunculuk geçmişinin getirdiği ritimle, tiyatro kökenli diyalogları sinemasal bir klostrofobiye dönüştürürken; ışık kullanımından mekân tasarımına kadar tüm tercihler, filmin gürültüsüz ama ezici gerilimine hizmet ediyor.
Biz de Barselo’nun yarattığı bu karanlık yankının izini sürmek için, Erdem Yener’le şiddetin tezahürleri, erkeklik döngüsünün çıkışsızlığı ve sinemanın toplumsal hesaplaşmadaki rolü üzerine konuştuk.

Güç Yanılsaması ve Şiddet
Sizi komedi sahnelerinden tanıyoruz. İlk uzun metrajınızda, beklentilerin aksine, Barselo gibi karanlık ve tavizsiz bir tona sahip bir filmle sinemaya girme kararınızın ardındaki motivasyon neydi? Bu sert geçiş, kariyeriniz için nasıl bir milat teşkil ediyor?
Erdem Yener: Motivasyonum bu hikayenin kendisiydi. Senaryoyu ilk okuduğumda “Bunun filmi olsa izlerim.” dedim ve Alper’e [Kul] yapımcılığını seve seve yapacağımı söyledim. Fikirlerimi paylaştım, o da filmi benim çekmem gerektiğini söyledi. Karşılıklı bu kıvılcım, kısa sürede alev aldı. Genel olarak kariyerimde hep gönlümden geçeni yaptım. Bu proje de onlardan biriydi.
Alper Kul’un tiyatro oyununu sinemaya uyarlarken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi? Tiyatro sahnesinin yoğun diyalog ritmini, klostrofobik otogar mekanının sinema diline çevirirken hangi sanatsal ve teknik kararları aldınız?
Erdem Yener: En büyük zorluk, hikayenin tek mekanda geçiyor olmasıydı. Tek mekanda resim çeşitliliği sağlamak güç. Mekanın farklı zamanlarda farklı amaçlarla kullanılmış olabileceğini hayal ederek birden fazla duvar dokusu yaratıp belli bir noktadan sonra aks değiştirerek resimleri monotonluktan kurtarmaya çalıştım.
Görüntü yönetmenim Ersin Gök’ün de dekorun tam ortasına bir sütun yaptırmak gibi bir fikri vardı. Kendimize zorluk çıkarıp bunun üstesinden gelmeye çalışmak, filme doğallık katacaktı. Biz de öyle yaptık. Yoğun diyalog ritmi olsa da, diyalogların didaktiklikten uzak doğal yapısı doğru bir oyun ritmiyle hikayeyi akıcı kılacak ve odaklanmamızı sağlayacaktı.
Filminiz bence şiddeti romantize etmiyor, onu “toplumsal yozlaşmanın kaçınılmaz bir tezahürü” olarak konumlandırıyor. Şiddeti bir cazibe unsuru olmaktan çıkarıp, bir hastalık gibi teşhis etme yaklaşımınızla Türk sinemasındaki şiddet anlatımına nasıl bir eleştiri getiriyorsunuz?
Erdem Yener: Genel olarak şiddeti bir güç göstergesi olarak ele alma eğilimi görüyorum. Dövüyorsa güçlüdür veya sadece güçlüler dövebilir gibi. Ama köşeye sıkıştığında yavru bir kedi de elinizi çizecektir. Şiddet, Barselo’da bir fetiş unsuru değil, çaresiz kötü kalplilerin kaçınılmaz yardımcısı.

Sahip Olma Arzusunun Karanlık Yankısı
Filminiz, erkekliği bireysel bir krizden çıkarıp kolektif bir döngüye indirgiyor. Bu döngüde, sınıf baskısı ve kültürel normların şiddeti besleyen rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Bu “döngü”den çıkış var mı, yoksa Barselo bu çıkışsızlığı mı ilan ediyor?
Erdem Yener: Bahsettiğiniz sınıf baskısı ve kültürel normlar, bir adaletsizlik duygusu yaratıyor. Yasalar her tür sosyal adaletsizliğin önüne geçemiyor. O noktada adaleti vicdan sağlayabilir. Herkesin de aynı vicdana sahip olmayacağını düşünürsek, sevgisiz ve yetersiz büyümüş insanlar için böylesi bir döngü bence kaçınılmaz. Tabii doğru politikalarla onları kazanamaz isek.
Barselo, Gemide (1998) ve Barda (2007) gibi Türk sinemasının “kapalı mekân gerilimi” kült yapımlarıyla özdeşleştiriliyor. Bu filmlerle kurduğunuz ilişki bilinçli bir referans mıydı, yoksa ortak bir toplumsal damarın doğal bir sonucu mu?
Erdem Yener: Metnin kendisi ve tek mekanda geçiyor olması benim için tek ve doğal referans haline geliyor. Bu, görsel dil ve oyun ritmi ile ilgili görüşümü paylaşabileceğim doğru bir metindi ve ben de elimden geleni yaptığımı söyleyebilirim.
Filmde zamanla ikon olacağını düşündüğüm bir replik var: “Diyelim ki evlendik, sonra ben öldüm…” diyor ana karakter. Bu replik, erkekteki bastırılmış yetersizlik hissinin dışavurumu gibi. Bu cümle, sizce filmin rahatsız ediciliğini ve erkeklik döngüsünü nasıl özetliyor?
Erdem Yener: Bastırılmış bir yetersizlik mi, yoksa erkekte sonu gelmeyecek içgüdüsel bir sahip olma arzusu mu olduğundan şahsen çok emin değilim. Eski dönemlere göre kadının sosyal ve iş hayatındaki varlığı arttıkça erkeğin zamanla “Sadece ben yokum.” dediğini görüyoruz. Kadını tanıdıkça ve saygı gösterdikçe gelişecek olan ilişki, bu durumu da av ve avcı durumundan kurtaracaktır. O noktada herkes “Ben ölünce umarım daha iyi bir ilişkin olur.” diyebilecektir. Yani öyle umuyorum.

Şiddeti Anlatmak mı, Teşhis Etmek mi?
Barselo‘nun ardından sinema dilinizde bu karanlık ve sert tondan beslenmeye devam edecek misiniz? Yoksa yeni projelerinizde biçimsel ve tematik olarak farklı denemeler yapmayı düşünüyor musunuz?
Erdem Yener: Barselo’yu okurken zamanlama, oyunculuk anlayışı ve görsel dille ilgili hayal kurmuş ve çok heyecanlanmıştım. Kendimce aynı katkıyı verebileceğim her eseri çekebilirim diye düşünüyorum.
Barselo, kolektif bir felaketi bireysel patolojiden çıkarıp sistemin ezici gücüne bağlıyor. Erkeklik krizini otogar işçileri üzerinden somutlaştırırken, 2025 Türkiye’sinin kültürel normlarından hangisini en çok eleştirmek istediniz?
Erdem Yener: Güç ve yabancı hayranlığı. Özgüvensiz ve sevgisiz bir toplumuz. Onayı dışarıda arıyor ya da kendi güçlümüzü yaratıp ona biat ediyoruz. Hiç ortamız yok.
Türkiye’de son yıllarda erkek şiddeti ve kadın cinayetleri rekor seviyede. Barselo gibi bir film, bu şiddeti “anlatmak”la yetindiği için eleştirilebilir mi? Yoksa sizce tam da bu kadar acımasız gösterilmesi, politik bir müdahale sayılır mı? Seyirciyi sadece rahatsız etmekle yetinmek yerine, bir “çıkış kapısı” göstermemeyi özellikle mi tercih ettiniz?
Erdem Yener: Çıkış göstermek çok küstahça olurdu, çünkü ben de bu toplumun çıkış arayan bir ferdiyim. Çıkışın olup olmadığını birlikte iyi niyetle arayarak bulabiliriz. Film, kadına şiddeti anlatmıyor. Sevgisizlik ve savrulmuşluğun herkes için nelere mal olabileceğini anlatıyor. Bu sebeple bu tarz bir geri dönüş beklemiyorum. Şu ana kadarki hiçbir eleştiride de buna rastlamadım.
Güney Birtek‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
Seyfettin Tokmak ile Tavşan İmparatorluğu Filmi Üzerine Röportaj




















Yorumlar