Yeni Şafak Solarken ve Gece Babamızı Ararken adlı filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev yapan Sunay Terzioğlu, ilk uzun metrajı olan Bağlar, Kökler ve Tutkular ile seyirci karşısına çıktı ve Antalya Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. Filmin senaryosu ise Okul Tıraşı, Cennetten Kovulmak gibi önemli yapımların yönetmeni Ferit Karahan’a ait.
Suriyeli, Afgan ve Kürt olmak üzere üç karakterin (Hazel, Hamza ve Khalid) ele alındığı Bağlar, Kökler ve Tutkular, bir mülteci kazası ile başlıyor ve ardından bu kazadan kurtulmayı başaran 3 karakterin hayatlarını hikaye boyunca izliyoruz.
Filmin ilk dakikalarından itibaren parçalara ayrılmış ve geçişleri hızlı ilerleyen bir kurgu yapısı dikkat çekiyor. Farklı karakterlerin hikâyelerinden seçilmiş anlar sunan bu yaklaşım, izleyiciyi çeşitliliğiyle içine çekmeyi hedeflese de, zaman zaman bütünlüklü bir anlatı kurmakta zorlanıyor ve ritmini geç buluyor. Bu nedenle merak duygusu ve dramatik bağ yavaş gelişiyor, film daha çok belgesel estetiğini çağrıştıran bir kolaj hissi yaratıyor. Ayrıca, aynanın bulunduğu sahnede kameranın kadraja yansıması gibi küçük teknik aksaklıklar da yer yer izleyicinin dikkatini dağıtıyor ve sahnenin etkisini zayıflatabiliyor.
Bu yazı Bağlar, Kökler ve Tutkular filmi hakkında spoiler içerebilir.

Karakterler ve Performanslar
Bağlar, Kökler ve Tutkular, üç farklı göçmen deneyimini bir arada sunarak kolektif bir portre çizmeyi amaçlıyor. Ancak bu çoğul yapı, karakterlerin bireysel dönüşümlerinin zaman zaman yüzeyde kalmasına neden olabiliyor.
Ushan Çakır’ın canlandırdığı Hamza, hapisten yeni çıkan bir karakter olarak filmin dramatik hattında önemli bir yer tutabilecek potansiyele sahipken, anlatı içinde bu alan yeterince açılmıyor. Otelde geçen sahnede tercih edilen sekans ise karakterin duygusal dünyasına dair bir katman eklemek yerine daha çok tekil ve amaçsız bir an olarak kalıyor; bu nedenle Hamza’nın içsel yolculuğuna dair bağ kurulmasını zorlaştırıyor.
Hazel’in evdeki sessiz ve çekingen hali ile dans stüdyosundaki özgürleşen beden dili arasında belirgin bir fark var. Oyuncu, bu iki yaşam arasındaki geçişleri hem dış görünüşü hem de jestleriyle görünür kılıyor ve filmin aidiyetsizlik temasına duygusal bir karşılık sunuyor.
Hasibe Eren’in karakteri ise anlatıya dâhil olma motivasyonundan yoksun, filmdeki varlığı belirsiz ve karşılığı olmayan bir unsur gibi kalıyor. Böyle başarılı bir oyuncu, herhalde filme ancak bu kadar kötü dahil edilebilirdi. Zira karakterin hikayeye neredeyse hiçbir faydası yok. Oyunculukların sade yaklaşımı filmdeki gerçeklik duygusunu destekliyor, ancak karakterlerin hikâye içinde biraz daha gelişmesine olanak tanınsa performansların etkisi çok daha güçlü hissedilebilirdi.
Göçmenlik Temasının Ele Alınışı
Son zamanlarda birçok filmde gördüğümüz mülteci problemi bu filmde de işleniyor. Film, güncel ve yakıcı bir meseleye dokunmasına rağmen bunu son derece dar bir pencereden ve neredeyse hiçbir eleştirel perspektif sunmadan aktarıyor. Buna karşın, göçmen karakterlere ekran zamanı tanıması ve onların yaşadığı mikro şiddeti kayda geçirmesi açısından Bağlar, Kökler ve Tutkular önemli bir görünürlük sağlıyor. Özellikle Hazel ve Khalid üzerinden kurulan sessiz anlatım, bazı sahnelerde duygusal bir etki yaratmayı başarıyor.
Afgan Khalid, köyden birine aşık olduğunu söyleyince arkadaşı hemen kendi memleketinden sanıyor, köyden bir kız olduğunu duyunca şaşırıyor ve garipsiyor. Beraber istemeye gitmek için onunla gelmesini teklif ediyor ama arkadaşı, Khalid sırf Afgan olduğu için “Ben o işe bulaşmayayım.” diyor.
Bağlar, Kökler ve Tutkular, göçmenlik meselesini çoğunlukla gündelik karşılaşmalar üzerinden kuruyor. Örneğin, Ushan Çakır’ın hayat verdiği Hamza’nın bulunduğu restoran sahnesindeki garsonun tavrı ve yükselen tansiyon, göstermekle yetinilen ama düşünsel bir derinliğe ulaşmayan bir yaklaşımın parçası olarak kalıyor. Yine de bu sahne, Türkiye’deki toplumsal tansiyonun gündelik hayatta nasıl görünür hale geldiğini yansıtmak açısından önemli bir karşılık buluyor.
Aidiyetsizlik ve Final
Filmin en etkili sahnelerinden biri, Hazel ile erkek kardeşi arasındaki diyalog:
-Kaçalım buradan.
-Hiçbir ülke almaz bizi.
Bu cümleler, filmdeki aidiyetsizlik duygusunun gerçekten ilk kez seyircinin içine oturduğu bir an yaratıyor. Benzer şekilde Suriyeli Khalid’in yürüyerek Türkiye’ye gelme hikâyesi ve köyden sürülme sahneleri, filmin kaçırdığı potansiyelin somut birer göstergesi. Khalid’in dayak yediği ve köpeğinin öldürüldüğü sahne; şiddetin yalnızca insana değil, hayata yöneldiğini gösteren sarsıcı bir an olarak kalıyor. Fakat film, bunu da dramatik bir duyguyla işlemek yerine hızla geçiyor.
Khalid, Afganistan’dan başlayıp İran üzerinden Türkiye’ye yürüyerek bir ayda gelmiş. Bunları arabada giderken jandarmaya anlatıyor. Köyden ayrılırken camdan sevdiği kızı görüyor, belki de son bir defa ona bakıyor; daha sonra beraber vakit geçirdikleri kökleri uzun ağacı fark ediyor. Khalid, sırf köyden bir kıza aşık olduğu için ilk önce dayak yiyor, sonraysa bir suç işlemiş gibi köyden sürülüyor. Bu yaşadıkları; onun yalnızca bir köyden değil, ait olabileceği bütün dünyalardan dışlandığını hissettiren bir kırılma anına dönüşüyor. Film, bu duyguyu daha fazla geliştirse Khalid’in hikâyesi senaryonun en yıkıcı boyutlarından biri olabilirdi.
Hazel’i filmin sonunda gelinlikle odada beklerken görüyoruz, ama içeriden bağrışmalar geliyor. Evdekiler muhtemelen evlendiği adama tepki gösteriyor, “Kızın yaşındaki kadınla nasıl evlenirsin? Bizi utandırdın!” gibi sözler söyleniyor. Daha sonra kavga alevleniyor ve camlar kırılıyor, işler iyice çığırından çıkıyor.
Filmin son sahnesinde Sırbistan üzerinden Finlandiya’ya kaçmaya çalışan ve aralarında Hamza’nın da olduğu ekibi görüyoruz. Ama polis tarafından Sırbistan olduğunu tahmin ettiğimiz bir yerde durduruluyorlar ve kamyondan inmeleri isteniyor. Bakışlarında çaresizlik duygusunu hissediyoruz, aslında kabullenmek istemeseler de yazılmış kaderlerini yaşıyorlar.
Bu kapanış, Bağlar, Kökler ve Tutkular boyunca farklı hikâyelerde hissedilen çıkışsızlık duygusunun toplandığı bir an olarak öne çıkıyor. Karakterlerin sınırda sıkışmış hali; onların yalnızca coğrafi olarak değil, yaşamlarının tamamında bir eşiğe hapsolduğunu gösteriyor. Yönetmen, ulaşılamayan bir geleceğin ve sürekli ertelenen bir umudun fotoğrafını çekerek filmi sessiz ama ağır bir duyguyla noktalıyor.
Hüseyin Çakır‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar