Antalya Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan Tunç Davut yönetmenliğindeki Kesilmiş Bir Ağaç Gibi, seçkinin ortalama filmlerinden biri. Oyuncu kadrosunda Ali İpin, Annemin Şarkısı filminden hatırlayacağımız Feyyaz Duman ve Fikret Reyhan’ın Cam Perde filminde Nesrin karakterine hayat veren Selen Kurtaran gibi isimleri görüyoruz. Aile, göçmenlik, vicdan, hesaplaşma gibi konuları işleyen filmde, köklerinden kopmuş insanlar aracılığıyla tüm katmanlar aynı merkezde buluşuyor.
Konudan bahsedecek olursak, emekli mühendis Refik, evinde çalışan Suriyeli bakıcısı Nesrin’e iki oğlu ile Avrupa’ya kaçması için yüklü bir miktar para verir. Refik, Kurban Bayramı’nda ailesiyle bir araya gelme hazırlığı yaparken, Nesrin aldığı para ile çocuklarını onun evinde bir başlarına bırakıp ortadan kaybolur. Refik’in oğlu İhsan ise hayvan çiftliği kurma çabasındadır ve bunun için babası ve kardeşini ikna etmeye çalışmaktadır. İstanbul’daki akademik kariyerini bırakıp Almanya’ya yerleşme planları yapan Nalan, uzun bir aradan sonra bayram için baba evine gelir. Biz de Refik-İhsan-Nalan üçgeni içinde bakıcının bıraktığı iki çocukla aralarında geçen olaylara konuk oluruz.

Aile İçi İletişimsizlik ve Kopuş
Refik, oğlu İhsan ve kızı Nalan ile aile üzerine birçok meseleye tanık oluruz. Tunç Davut; baba-oğul, baba-kız, ağabey-kardeş ikilileri arasındaki ilişkiler sayesinde bizi de günlük hayatımızdaki ilişkilerimizi sorgulamaya itiyor. Film boyunca Refik ile çocukları arasındaki iletişim parçalıdır: Kimse kimseye açık olmaz; hep dolaylı cümleler, suçlamalar, yarım bilgiler görürüz. Baba her şeyi en son öğrenir, kardeşler arasında öfke ve birikmiş kırgınlıklar vardır, ailenin her üyesi bir diğerine yabancılaşmıştır. Bu kopukluk, filmin en güçlü dramatik omurgalarından biri.
Nesrin, bir sahnede İhsan’a “Onunla aynı şehirde yaşayıp nimetlerinden faydalanan da ben değilim ama.” diyor. Aslında bu mevzu, ülkemizde çokça rastladığımız bir konu. Uzakta olan evladın yanında bir de ailesinin yanında olan evlat vardır ve bazen bu evlat, bir şekilde “yardım etme” kisvesi altında annesini veya babasını hep sömürür, bu da zamanla göze batar. Filmde bu mesele güzel bir şekilde dile getirilmiş. Tunç Davut; filmin senaristi Sinem Altındağ ile Antalya’daki röportajda bu konudan bahsederken, kendisinin de uzun bir dönem aile evinden uzakta olduğunu söylüyor. “Baba evine gelince sanki herkes kendi arasında bambaşka bir dünya kurmuş, ben dışarıda kalıyordum.” diye ekliyor. Filmi yazan kişilerin direkt kendi hayatlarındaki tecrübelerden beslendikleri için bu meseleyi seyirciye de hikaye vasıtasıyla çok güzel yansıttıklarını düşünüyorum.
Filmin sonlarına doğru kurbanlık hayvanın gebe çıktığı sahneden sonra İhsan ve Nalan arasında geçen uzun bir diyalog izliyoruz ve konuşmanın tonu gittikçe yükseliyor. Nalan bir nevi içindekileri döküyor ve ağabeyine açık açık konuşuyor, çiftlik işinin yapılmasının en baştan yanlış olduğunu söylüyor. Bunun karşılığında İhsan da Nalan’a “Senin gibi insanlardan tiksiniyorum.” diyor. Sadece Nalan’ın değil, İhsan’ın da kardeşine karşı nasıl dolduğunu ve kendisine söylenen sözlerden sonra onun da bir şekilde patlama seviyesine geldiğini görüyoruz. Bu sahneden hemen sonra ise İhsan, sanki şiir okuyormuş izlenimi veren bir nutuk atıyor ve filmde daha önce de karşılaştığımız yavaş çekim sahneler izliyoruz. Ama ara sıra yapılan bu yavaş çekim yakın planlar anlatıya hiçbir katkı sağlamıyor, sadece birkaç estetik görüntü olarak hafızamızda kalıyor.

Göç ve Göçmenlik Meselesi
Filmin aile içi ilişkiler dışında göçmenlik meselesine de değindiğini görüyoruz. Türk birinin evinde çalışan Suriyeli kadın Nesrin, daha ilk sahneden dikkatimizi çekiyor. Daha sonra Nesrin’i inşaatta kayınbiraderinden kaçarken görürüz, adamın zorla kadının peşinden gittiği ve onu sıkıştırdığı açıkça anlaşılır. Hemen bu sahnenin ardından filmin başlığının çıkmasıyla beraber hikayeyi izlemeye başlarız. Nesrin’in yokluğu ve ardında bıraktığı çocuklar üzerinden göçmenlik meselesini ve çocukların masumiyetini daha derinlemesine anlarız.
Nesrin ve çocukları üzerinden göçmenlerin toplumdaki konumu, yerel halkla aralarındaki gerilim, yeni bir umut için yapılan kaçışlar, geride bırakılan çocuklar, güvenlik problemi, belirsizlik ve dışlanma hâlleri gibi konular işlenir. Film; bu temaları doğrudan politik bir dille değil, aile dramıyla ilişkilendirerek anlatıyor. Filmde Nesrin’in yokluğu bile ailede büyük bir boşluk ve panik yaratıyor; çünkü ev işlerinin görünmeyen yükü, çocuk bakımının kadınlara yüklenmesi, alt sınıf kadınların sessizce sömürülmesi, “hizmetçi” figürünün aile içindeki kritik rolü gibi etmenler, Refik başta olmak üzere diğer karakterler üzerinden çözülmeye başlıyor. Kesilmiş Bir Ağaç Gibi, böylece farkında olmadan sürdürülen sömürüyü görünür kılıyor.

Erkeklik Baskısı ve Başarısızlık Duygusu
Filmde erkeklik baskısı ve erkeklik meselesi, İhsan karakteri üzerinden ele alınıyor. Kültürümüzde anne-baba tarafından erkek evlattan belirli bir yaşa geldikten sonra eve ekmek getirmesi ve aileye destek sağlaması beklenir. Bu beklentinin de birçok insanda olumsuz etkisi olmuştur, zira bu baskı kişide beklentileri karşılayamama gibi tereddütlere sebep olur. İzlediğimiz hikayede de İhsan evlenmiş, evden ayrılmış ve bir çocuk sahibi olmuştur; ama işleri pek yolunda gitmediği için yeni bir iş amacıyla hayvan çiftliği kurma çabasına girer. Buna rağmen babası dahil olmak üzere Nalan gibi pek çok insan, İhsan’ın bu işi yapabileceğine kanaat getirmez ve içten içe bu işten pek anlamadığını düşünür. Başarıya ulaştığını bir türlü göremesek de, İhsan kolay kolay bu işin peşini bırakmaz.
Bir sahnede Refik, İhsan ve Nesrin’in bıraktığı çocuklardan biri, Nesrin’in nereye gittiğini bulmak için hep beraber kıraathaneye gider ve orada çalışan Suriyeli bir adam ile görüşürler. İhsan ise babası kıraathaneden çıktıktan birkaç dakika sonra -belki de onun gözüne girme çabasıyla- Suriyeli adama saldırır; “Geldiniz tepemize çöktünüz lan. Her yerdesiniz!” der. Bu sahnede İhsan’ın gövde gösterisi dışında ülkemizdeki pek çok insanın göçmenlere ve göçmen meselesine karşı olan bakış açısını karakter üzerinden görürüz.
Filme genel manada baktığımızda birçok sahnenin geçişinde uzak planlar, perspektif oyunları, ani geçişler, yavaş çekimler ve yakın plan yüzler görüyoruz. Kesilmiş Bir Ağaç Gibi, biçimsel olarak “sanatsal” görünmeye çabalıyor fakat bu tercihler, anlatıya katkı vermek yerine çoğu sahnede fazlalık yaratıyor. Özellikle ara sıra giren yavaş çekim yakın planlar, filmin ritmini bozarak anlamsız boşluklar yaratıyor. Bunları bir kenara bırakırsak, film hikayesi ile adını doğrudan temsil eden temayı çok güzel anlatıyor: Refik köksüz, Nesrin köksüz, çocuklar köksüz; İhsan ve Nalan birbirlerine yük; Suriyeli çocuklar ülkesiz, evsiz, annesiz; kısacası aslında herkes, birbirinin hayatında “dallanıp budaklanamayan” birer gölge. Filmin adı seçilirken kullanılan “kesilmiş bir ağaç gibi” ifadesi, bu yüzden tam isabet olmuş diyebilirim. Finalde de görüyoruz ki, Tunç Davut‘un eseri kesilmiş bir ağaç gibi büyük laflar etmeden konuşan, en derin yarayı sessizliğin içinde gösteren bir yapım. Zira kökü kaybolmuş bir dünyanın orta yerinde herkes biraz savrulmuş, herkes biraz yarım.
Hüseyin Çakır‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar