Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Yarışması’ndan En İyi Kurgu Ödülü’yle ayrılan Noir, yüzeyde bir kadın cinayeti dosyasını izler gibi görünse de, aslında erkeklik, vicdan ve toplumsal cehalet üzerine kurulu bir isyan filmi. Orta yaş krizinin eşiğinde, kendi yarattığı imgelerin ağırlığı altında ezilen yönetmen Kerem’in hikâyesi; ıssız bir adada, metruk bir yel değirmeninde, bir kadın cesedinin kıyıya vurmasıyla birlikte çok daha karanlık bir soruya dönüşüyor: “Fail kim?” Ragıp Ergün, Noir ile bu soruya tek bir isimle cevap vermek yerine, kamerayı toplumun tamamına çeviriyor.

Ragıp Ergün, filmi klasik anlamda bir “kadın hikâyesi” ya da tür sineması kodlarıyla örülmüş bir polisiye olarak değil, hem sinemanın hem de erkeklik hâlinin içerden sorgulandığı bir vicdan deneyi olarak kuruyor. Kırmızı koltuk, boş mezar, gelinlik, siyah-beyaz imgeler ve Shakespeare’in “ölmek–uyumak” monoloğu; bir cinayetin ötesinde, patriyarkal düzenin sıradanlaşmış şiddetini ve “normal” diye içselleştirdiğimiz cehaleti işaret ediyor. Kadın bedenini erotize etmeyen, şiddeti teşhir etmek yerine ima ve sessizlikle kurcalayan bu anlatı, izleyiciyi konforlu bir seyir pozisyonundan çekip suç ortaklığıyla yüzleşmeye zorluyor.

Biz de Noir vesilesiyle Ragıp Ergün ile bir araya geldik; filmin “erkeklik itirafı” olarak konumlanmasından namus kavramına, boş mezarın anlamından şiddeti göstermemeyi seçen etik-estetik tavra kadar uzanan bir hattı konuştuk. Aşağıda okuyacağınız röportaj, hem filmin karanlık damarlarını hem de yönetmenin bu karanlıkla neden ve nasıl hesaplaştığını açığa çıkarmaya çalışıyor.Ragıp Ergün ile Noir Filmi Üzerine Röportaj Arakat Mag Antalya Uzun Metraj

Bir Erkeklik İtirafı

Sizce bu film bir “kadın hikâyesi” mi, yoksa “erkeklik eleştirisi” mi?

Ragıp Ergün: Bu film bir “kadın hikâyesi” değil; bir “erkeklik itirafı.” Kadına şiddeti, kadına empatiyle anlatmak haddim değil. Hele bir de öldürülmüş bir kadın. Bu hikâyede ancak katile ve onu yaratan kitleye “empati” riskine girerek çarmıha çıkabilirim. Ancak böyle günahlarımızla yüzleşebiliriz. Kötülüğü anlamlandıramadan iyiliğe varamayız.

Huzurunuzu bozacak evet, bu film “kötü bir film”. Bu yüzden de kadın olmakla ilgili değil, insanın karanlık tarafıyla ilgili bir film. Belki de en çok da toksik olanın ifşasıyla ilgili.

Namus!

Burayı kanatırsak, bütün yaralarımız iyileşmeye başlar gibi bir cüretin içindeyim. Umarım iddiamın altında kalmam. İki yüzlü bir empati, kötülüğe sempatiden başka hiçbir şey yaratmaz.

Filmde asıl failin kim olduğu belirsiz bırakılmış. Bu belirsizlik, “suçun bireysel değil, toplumsal” olduğu fikrini mi vurguluyor?

Ragıp Ergün: Evet, kesinlikle. “Fail kim?” sorusu aslında “vicdan kim?” sorusu sanki. Bu filmdeki vicdani belirsizliktir bir “kahraman” yaratamama çabam.

O kadını öldüren tek bir el yok; o eli yetiştiren bir toplum var. Bir anne, bir baba, bir öğretmen, bir usta, bir patron, bir arkadaş var. Sonra faile, güdülmüş zihinlerden çıkan tekil eylemler kalıyor.

Biz sadece o tek eli cezalandırınca, toplum kaldığı yerden kendi “normaline” dönebiliyor mu? Keşke dönmese. Bugün hâlâ kim bilir, aynı otobüste, aynı kaldırımda, aynı hastanede, aynı eğlencede birlikte yüz yüzeyiz kimileriyle. Birçok potansiyel fail, birçok katil aramızda dolaşıyor; toplum dediğimiz şey biraz da bu. Biz o sessiz çoğunluğuz. Farkında değiliz. Ama onlar farkında kötülüklerinin. Hem de her sınıftan, her coğrafyada. Beni en çok bu ürkütüyor.

Noir, bir polisiye değil; bir toplumsal vicdan deneyi. Eğer film bir tek kişiye bile “şiddet seviciliğinin” ötesine geçip gerçek bir katlin, gerçek bir mağduriyetin ne olduğunu hissettirebilir ve izleyenini uyandırırsa, kendi adıma doğru bir şey söyleyebilmiş olurum.

Yoksa yine sadece “beğeni butonunu” zorlayan bir içerikten öteye geçmeyecek. Suç bireysel de olsa toplumsal da olsa, aynı duyarsızlık hepimizi boğacak. Benim derdim, bu cahillikle.

“Noir” ismini neden seçtiniz? Klasik “film noir” estetiğiyle bilinçli bir paralellik kurdunuz mu?

Ragıp Ergün: Filmin adı önce “Kara”ydı. Sonra kurgu bittikçe, bu kelimenin filmin derdini, yükünü taşımadığını hissettim. “Toprak parçası olma” çağrışımı, içimdeki zamana ve filmin anlattığı derde yenik düştü.

“Noir”, bir türü sahiplenmekten çok, o türün estetiğinin temsil ettiği makyajlı karanlığa Alaturka bir yorum katma arzusuydu. Coğrafyanın kader olduğu klişesine, daha sert bir gerçeklikle isyan etmek istedim. Yoksa kriminal bir türde patlamış mısır yedirmek beni üzer.

Bugünden baktığımda ise Noir, benim için tür değil, ruh hâli. Artık her şey çok parlak ama kimse bir şey görmüyor. O karanlığı geri çağırmak istedim; görebilmek için. Gösterebilmek için yaşam ile ölüm arasındaki o kontrastı.Ragıp Ergün ile Noir Filmi Üzerine Röportaj Arakat Mag Antalya Uzun Metraj

İnsanın Çıplak Hâline Dönmek

Bundan sonraki projelerinizde yine toplumsal cinsiyet temalarını işlemeyi düşünüyor musunuz?

Ragıp Ergün: Aslında hayır, en azından doğrudan o başlıkla değil. Ben cinsiyetin bize verilmiş bir lütuf ya da eksiklik olduğunu düşünmüyorum. Onu bu kadar ucuz bir zemine oturtan da yine bizim bitmek bilmeyen kendimizle savaşımız, anlam arayışımız.

Zamanımızın büyük ruh sıkıntılarından biri buydu; benim karakterlerimin düştüğü bunalım da bu konu etrafında şekillendi. Ölüm nedir? En zalimce olanı hangisi?

Ama artık bu temaların üzerinde bir insanlık kavgası vermek istiyorum.
Bu filmde anlatılan ana konu cehalettir. Ve cehaletin sonuçlarını geçmişte de, şimdi de en kolay yükleyebildiğimiz beden kadın bedeni olmuş hep. Bu cümlem bile başlı başına bir sorun. Umarım geleceği değiştirebiliriz.

Cinsiyet, inanç, vicdan… Hepsi insan hikâyesinin damarları ama kendisi değil.
Ben kadın ya da erkek üzerinden değil, insanın çıplak hâlinden bahsetmek istiyorum. İnsanın evrenle ve kendisiyle ilişkisi. İyi olan ne? Kötü olan nedir?

İzleyicinin filmden “rahatsız olması” sizin için başarı mıdır?

Ragıp Ergün: İzleyici filmden değil, filmin bıraktığı duygudan rahatsız oldu bence. Ve bu benim için bir başarı. Huzurunuzu bozduysam ne mutlu bana.

İlk gösterim sonrası anladım ki o rahatsızlık, her şeyi bildiğini sanan ama artık hiçbir şeyi hissetmeyen zihinlerin alışkanlıktan mahrum kalma huzursuzluğu.

Evet, hayatı pesimist bir cehenneme çevirmeye gerek yok; hepimizin yaşamak için arzuya, neşeye ihtiyacı var. Ama bu yaşama isteği, “sadece kendimiz varmışız” gibi bir hâle indirgenip, başkalarının hayatına hiçbir şekilde değer vermemeyi getiriyorsa, perde ayna olur.

Rahatsız olmalısın; gölgelerinin farkına varmalısın, elindeki kelepçeler bileğini sıkmalı ve mağaradan çıkmalısın, hakikati aramalısın. Ama rahatsız olan otoriteyse, ona yapabileceğim bir şey yok. Değişim zordur ve mümkündür. Genel izleyici rahatsızlığı için ise özür dilerim; alternatif çok daha güzel, eğlenceli filmler var evet.

Kadın cinayetleri konusunu işlerken bir “vicdan hikâyesi” mi anlatmak istediniz, yoksa bir “toplumsal yüzleşme” mi hedeflediniz?

Ragıp Ergün: Dediğim gibi bu salt bir kadın cinayeti filmi değil. Başlı başına bir isyan filmi. Topluma, sisteme, sanata, otoriteye… Ama soruya cevap: Vicdanla yüzleşme birbirinden ayrılamaz. Bu film, şiddetin ve ötekine tahammülsüzlüğün kökenine inen bir yüzleşme çağrısı.

Anadolu’nun anaerkil gibi görünen ama ödevlerle dolu seremonileriyle kutsanmış eril yapısına bakıyor. “Namus” kavramına yüklediğimiz anlamın ağırlığına… Kızının ölmesine değil, “kendini öldürmüş olma ihtimaline” isyan eden bir babanın uyanma eşiğine… Şehre ve modernizme diğer yüzünü dönüp, tanımadığı bir kadının cenazesinde ağladığı için linç edilen bir adamdan bahsediyorum.

Gözyaşlarında toplum dinamiklerini okuyamayan bir aydının romantikliğini makul görme gafletine düşe düşe… Bu film, eril şiddetin kökenine dair bir teşhis. Sonra ise kitle histerisine bakıyor. Film sonrası söyleşide birinin söylediği gibi: “Açık hava tımarhanesi.” Benim için tam da bu ifade. Sosyal medyadan takip edilebildiği üzere, tüm insanlığın başını önüne eğdiği bir hemzeminde.Ragıp Ergün ile Noir Filmi Üzerine Röportaj Arakat Mag Antalya Uzun Metraj

Şiddeti Göstermeden Anlatmak

Filmde doğrudan şiddeti göstermeyip ima etmeyi tercih ediyorsunuz. Bu tercih bir estetik mesafe mi, yoksa etik bir duruş mu?

Ragıp Ergün: Etik. Ve estetik. Sinemanın ikisine de gücü var.

Estetik olarak, şiddeti yeniden üretmek istemedim. Etik olarak, o acıyı göstermeden de hissettirebileceğinize inanıyorum. Yarası olanın yarasına hoyratça davranmamak lazım. Kamera bazen susmalı; seyirciyi değil, vicdanı çıplak bırakmalı.

Bazen de en fütursuz hâliyle, alışılmış bakış açısını bozup bize yeni bir perspektif açabilmeli. Filmde aslında kanırtırcasına var olan şiddete ne kadar alıştığımızın da ironik bir cevabı bu soru. Dikkatle izlediğimiz her şiddet, “katil olmanın da ‘cool’ bir tarafı var”a evrilttiyse bizi usul usul… “Eyvahhh!” Bütün bir sinema tarihine! Sırf eğlencesine! Alkışlarla!

Kadın bedeninin filmde neredeyse hiç erotize edilmemesi, sizce feminist bir duruşun sonucu mu?

Ragıp Ergün: Feminist hareketi çok içten bir yerden benimsiyorum. Etrafımdaki birçok kadın sinemacının çabasını bizzat görüyorum; verdikleri haklı ve onurlu mücadeleyi de. Onlar bu kadar haklı bir davada kazanmak üzereyken, onlardan rol çalan bir erkek olmayı asla istemem.

O yüzden, evet, fikir destekçisi olarak feminist bir duruş olarak okunmasını isterim; ama yaptığım şey salt feminist bir iddiadan çok, insan onuruyla ilgili bir karardır. Gücüm bu kadarına yeter.

Hem de bir erkek bedeninin mutlak çaresizliğinde. Bütün bir reklam algımız zaten yeterince sorunlu. Derdime derman olmayan bir çıplaklığa gerek var mı?

Noir bu yüzden bir cinsiyet filmi değil; bir haysiyet filmidir. Herkes çırılçıplak olsa ne olurdu ki? Hiç!

Filmin 8. dakikasındaki kırmızı koltuk sahnesi birçok izleyiciye Schindler’s List’teki kırmızı paltolu kızı hatırlattı. Bu renk kodlarını bilinçli mi kullandınız?

Ragıp Ergün: Evet, tamamen bilinçli. Filmde var olan bütün o “Tanrı kazası” denk gelişler gibi. İçgüdüsel olanın kaçınılmazlığı. Kurguda doğan bir anlam.

Kırmızı koltuk, kıçımızı rahat hissettiğimiz her şeyin kanlı canlı imgesi. Rahatın bedeli. Bazen rahatlık da şiddetin en zarif biçimi ve destekçisidir. Kırmızı burada vicdanın alarm rengi; hem uyarı hem uyanış. “Birazdan göreceklerinizin sorumlusu sadece ben değilim,” diyen bir renk bu.

Oturduğunuz koltuk birazdan vıcık vıcık olacak. Cehaletin konforsuzluğu, huzursuzluk olarak paçalarınızdan akacak. En basit kıyımdan en bilinen soykırımlara kadar uzanan bütün insanlık hâllerinin hayaleti gibi. Sinema kendi içinde böyle gizil bir bağ kurmadıkça evrimini tamamlayamaz.Noir Filmi Üzerine Röportaj Arakat Mag Antalya Uzun Metraj

Adalet Algısı ve Görünmez Bedenler

Mezarlık sahnesinde gelinlikle beliren imge oldukça çarpıcı. Gelinliği hangi nedenin metaforu olarak kullandınız?

Ragıp Ergün: Gelinlik bu filmde hem kirlenmiş bir mutluluk hayalinin hem de ölümün simgesi. Masumiyetle kefen arasındaki beyaz çizgi.

Bu ülkede özellikle, ama aslında tüm dünyada kadın hep başkalarının anlamını taşıyor sanki; ben o anlamı geri sahibine vermek istedim. Hiçbir anlamı olmayan bu üniformaya yüklenen bütün anlamların içini boşaltmak istedim.

Erkekler de giyebilir yüreği varsa demek istedim. Ve elbette bir hakaret olarak kullanılan “Adam mısın sen, etek giy!” söylemine de bir atıftır; içimden yutkunduğum tüm isyanlar için. Karakterim özelinde delirip, faili olduğu suçun yaftasını boynuna geçirmek… Bütün kirli ellerin gözlerinin içine baka baka.

Boş mezar, ölümün inkârı mı yoksa toplumun sessizliğini mi simgeliyor?

Ragıp Ergün: Hem sinemasal değer olarak bir MacGuffin yaratmak hem de sonucu olmayan bir boşluk hissi… İzleyici için ise yeni bir çukur: Her sorunun cevabı yoktur.

Öleni gömüyoruz. Ceset yoksa suç da yok sanıyoruz.
Film bitiyor, alkışlıyoruz ve sessizce evlerimize dağılıyoruz.

En azından (filmlerde bile olsa) artık huzura ermesi gereken bir canı durup durup huzurundan etmeye yeltenmemek… Toplumsal özür mecburiyetimizin sefil hâlini gömebilmek için bir çukur daha. Ateş gerçekten sadece düştüğü yeri yakıyor. Tek umudum artık ateşin herhangi bir yuvaya düşmemesi. Adalet “algısı” kadar toplum algısının da içi boş mezarlara dönmemesi.

Erkek karakterlerin her biri farklı türde bir “suçluluk” taşıyor. Bu figürleri oluştururken Türkiye’deki erkeklik algısından mı beslendiniz?

Ragıp Ergün: Erkeklik, utançla karışık bir sessizlik hâli artık. Kaybolduk bence. Her insan bir babanın evladı; dönüp bakınca göreceği şey bu olsun isterim. Ne ara bizim babalarımız bu kadar sorumsuz oldu! O yüzden bir babanın elinden umuda gülümsedim ‘finalde’ kendimce. Biz “erkek kulüplerinin” yüzleşmesi gereken bir dilemmanın içindeyiz. “Biz neyiz?” Ben o sessizliği konuşturmaya çalıştım. İhtiyacımız olan çığlık, susturulmuş bir erkeğin içinden çıkar belki diye bir öz eleştiri. Böyle alışkanlığımız olur şefkat, eşitlik ve insan olma arzusu. Kim bilir!

Filmde neredeyse mutlu, umutlu tek bir insan evladı yok, evet. Üstelik filmin diyalogları tamamen oyuncu doğaçlamasına dayanan bir teknikle akarken. Bu da bence zamanın ruhu. Kötü günlerden geçiyoruz. Oyuncularımın bu retoriği içselleştirebilmeleri benim şansım. Ama insanlığın utancıdır. Ben kendi adıma her bir oyuncuma teşekkür ederim; bu filme, bu hikâyeye kattıkları her bir anlam için. Karanlığı tarifte bile sıkılıp aydınlığa çıkmak için verdikleri mücadele için.

Ama eğlencelik erkek karakterler seçkisine çok yükselemedim bu hikâyede; bir izleyici olarak bile maalesef. Özür dilerim! Onlar bende başka bir filmin konusu. Her biri yine bu kadar mutsuzlar üstelik.

Ben henüz zamanımızı kutsayacak kadar mutlu olunacak bir şeyde göremiyorum üstelik. Yaptığımız şey en nihayetinde belki sadece birazcık umut. Umarım…


Zehra Çelik’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Twitter, Instagram, Discord ve Letterboxd aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Noir: Estetik Bize Ne Söylüyor?

Erdem Yener ile Barselo Filmi Üzerine Röportaj

Zehra Çelik
Akademisyen/ R-Tv-Cinema

    Bağlar, Kökler ve Tutkular: Sınırda Sıkışan Hayatlar

    önceki yazı

    Eternity: Ölsek de Beraberiz

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Yorumlar kapatıldı.

    Bunlar da ilginizi çekebilir