Love Me, Sam ve Andy Zuchero’nun yönettiği bir romantik bilim kurgu filmidir. Filmin başrollerinde Kristen Stewart (Me) ve Steven Yeun (Iam) yer almakta ve hikâye insanlığın yok oluşundan milyarlarca yıl sonra bir uydu ile bir şamandıra arasındaki sözde aşk olarak adlandırılmış ilişkiyi konu almaktadır. Başta film yapay zekaların internet arşivlerini tarayarak aşkın ve insan olmanın anlamını keşfetme sürecini ele alıyor. Ancak bu ilginç çıkış noktasına rağmen Love Me filmi, derinlikten yoksun, yüzeysel ve büyük oranda tatmin edici olmaktan uzak bir anlatı sunuyor.

Bir Bilim Kurgu İçin Fazlasıyla Sığ Bir Konsept
Bilim kurgu olarak bildiğimiz film türü insana dair varoluşsal soruları, toplumun olası geleceğini ve teknolojinin sınırlarını keşfetmek için güçlü bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Love Me, sunduğu konsepti bu çerçevede derinlemesine ele almaktan çok uzak kalmış. Filmde insanlığın nesli tükendikten sonra bile sosyal medyanın varlığını sürdürmesi ve iki yapay zekanın arkadaşlık kurmak adına bu mecraları kullanıyor oluşu ironik bir şekilde insanlarla makineler arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.
Ne var ki, bu metaforun anlatım biçimi son derece sığ. İnsanların robotlaşması, sosyal medyanın gerçek ilişkiler üzerindeki etkisi, insan duygularının ne kadar programlanabilir olduğu gibi temalar ele alınıyor gibi gözükse de, film bunların hiçbirini detaylandırmadan sadece üstünkörü işlemiş. Bunun yerine, yapay zekaların aşkı anlamlandırmaya çalışırken yaşadığı çocuksu ve basit diyaloglara odaklanmakla kalıyor.
Love Me, sosyal medyanın ilişkileri nasıl robotlaştırdığına dair ilginç bir alt metin sunuyor gibi gözükse de anlarım tarzı ve karakter dinamikleri o kadar yüzeysel ki, bir izleyici olarak bende bile bu temalara dair düşünmemi sağlayacak bir etki bırakmayı başaramadı.

Yapay Zekalar Bile Daha Karmaşık Olmalıydı
Kristen Stewart ve Steven Yeun gibi yetenekli oyuncuların varlığına rağmen bence karakterler izleyici ile bağ kurmakta zorlanıyor. Bunun en büyük sebebine gelecek olursak diyalogların ve duygu aktarımının inanılmaz derecede mekanik, kısa ve duygusuz olmasından kaynaklı diyebiliriz.
Örneğin, bir noktada Stewart’ın canlandırdığı Me karakteri bir vlog fenomeninden insan ilişkilerine dair fikir edinmeye çalışıyor. Ancak bu sahne, sosyal medya ve kimlik üzerine ilginç bir tartışma yaratmak yerine vasat bir gençlik dizisi repliği gibi duruyor ve Me, film boyunca sadece ergence davranışlar sergileyerek hayatı sorguluyormuş gibi ciddi bir izlenim yaratmaya çalışıyor.
Film boyunca iki yapay zekanın insanlaşmaya çalıştığını görüyoruz ama burada asıl soru şu: İnsanlaşmak gerçekten böyle mi olmalıydı? Blade Runner gibi yapımlar, yapay zekanın insan duygularını nasıl içselleştirdiğini derinlemesine işleyebilirken, Love Me aşk kavramını yalnızca TikTok’taki ilişki tavsiyelerine indirgeyen bir bakış açısına sahip.

Aşk, Varoluş ve İnsanlık Üzerine Yarım Kalmış Sorular
Görsel açıdan film başarılı sayılabilir. Canlı aksiyon ile animasyonu birleştiren sahneler, özellikle boş bir dünyada geçen hikâyeye belli bir estetik katıyor. Ancak bu eksiklik, filmin eksikliklerini kapatmaya yetmiyor.
Yönetmen Sam ve Anday Zuchero, ilk uzun metrajlı filmlerinde cesur bir görsel dil denemeye çalışıyorlar. Ancak sahne geçişleri ve anlatı tarzı, film boyunca tutarsızlık gösteriyor. Bu da filmi izlerken sürekli olarak bir kopukluk hissi oluşturuyor. Görsellik üzerine yoğunlaşılan sahneler, hikâyeyi ilerletmek yerine izleyicileri oyalamaktan öteye gidemiyor.
Film, aşkın ne olduğu, insan olmanın ne anlama geldiği, varoluşun nasıl bir deneyim olduğu gibi büyük sorulara dokunuyor. Ancak bunların hiçbirini derinlemesine ele almıyor. Bu sorgulamanın temelini oluşturan kavramların hepsi film sonunda biraz daha gelişme gösteriyor gibi olsa da bence tam aksine izleyicilerin film boyunca anladığı konsepti karmaşıklaştırıyor.
Her, Blade Runner gibi filmlerde gördüğümüz “insan ve yapay zeka ilişkisi” kavramı burada yalnızca çok sığ bir içerik olarak kalmış. İzleyiciye bu aşkın neden anlamlı olduğunu ya da bu iki karakterin neden birbirlerine bağlandığı tam anlamıyla hissettirilmiyor. Film sadece birkaç felsefi cümle ile derinlik kazanacağını düşünürken, her şeyin daha da yapay durmasına sebebiyet veriyor.

Düşünsel Derinlikten Yoksun Bir Bilim Kurgu Denemesi
Love Me, harika bir filmden yola çıkıp bunu etkili bir şekilde işleyemeyen filmlerden biri. Film boyunca bir aşk hikâyesine şahit oluyoruz ama bu aşkın neden önemli olduğunu, neden gerçek olduğunu veya neden bizi etkilemesi gerektiği konusunda hiçbir şey hissedemiyoruz.
Bu denli iki başarılı oyuncunun varlığına rağmen, karakterlerin derinliği o kadar eksik ki, duygusal bir bağ kurmayı imkansızlaştırıyor. Yönetmenlik açısından estetik olarak etkileyici anlar var ancak bunlar filmi kurtarmak için yeterli değil.
Özetle eğer aşk, yapay zeka ve insan doğası hakkında düşünmek istiyorsanız. Her ve Blade Runner 2049 gibi çok daha iyi örneklere yönelmek daha mantıklı olacaktır. Love Me ise ne yazık ki özgün fikrinin potansiyelini tam anlamıyla değerlendiremeyen ve unutulmaya mahkum bir film olarak kalacak.
Nil Su Çakmak’ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar